| |
Şiirsel Söz, Dil’le Kutsal Olan’ı Birleştirebilir mi?
Heidegger’in ‘Kutsal olan’la Söz’ün birliğini Hölderlin’e atfederek yorumlaması, Paul de Man’ın ‘Blindness and Insight’da söz konusu ettiği eleştirilerin ötesinde, Hıristiyanlığın temeline ilişkin birtakım problemleri de birlikte getiriyor.
Heidegger, geçen hafta da belirtmiştim, Hölderlin dolayımında şiirsel Söz’ü, Vahiy düzeyine çıkartmayı öngören bir ontolojik yanılsamanın kurbanıdır;– evet, ama Hıristiyanlık bağlamında belirli bir meşruiyet zemini bulunan bir yanılsama...
Açıklayayım: Hıristiyanlık, Kutsal Söz’e dayalı bir Vahiy dini değildir. Prof. Seyyid Hüseyin Nasr’ın İslam Araştırmaları Dergisi’nde (sayı: 1) Adnan Arslan’la yaptığı söyleşide de belirttiği gibi, sadece Arapça, Sanskritçe ve İbranice ‘kutsal diller’dir ve ‘o dillerde Vahiy adına söylenen her şey, Tanrı’nın dilidir. ‘Hz. İsa’nın konuştuğu dil ise, Aramice’dir ve Allah, ne bu dilde ne de İnciller’in yazıldığı Yunanca ve Latince’de Vahiy göndermemiştir. Prof. Nasr’ın belirttiği gibi, hiç kimse, ‘Tanrı’nın Latince ve Yunanca konuştuğunu söyleyemez.’ Elbette, Kur’an–ı Kerim’de de ifade edildiği gibi, İncil, ‘Allah’ın Kitabı’dır, ama bu Hz. İsa’nın Kelam’ın (‘Logos’un) bir tezahürü olmasından dolayıdır;– yoksa, İnciller’in doğrudan Kelamullah olmasından dolayı değil! Şüphesiz, Allah, eğer isteseydi, elbette, tıpkı Hz. Muhammed’e vahyettiği gibi, Hz. İsa’ya da, onun konuştuğu dilde (Arami dili) Vahiy gönderebilirdi;– ama göndermemiştir ve bu, bence, Hıristiyanlık’ta, ‘Kutsal olan’la ‘Söz arasındaki ilişkiyi, problematik kılmaktadır.
Heidegger’in, bu problematik durumun yarattığı meşruiyet zemininden yararlandığı söylenebilir. Hıristiyanlıkta Söz’ü (‘Kelam’; ‘Logos’), Hz. İsa’nın Beden’inden ayırarak Dil’e aktarmak! Heidegger’in, yapmak istediği, sanırım, budur: Kutsal olan’la (‘Beden’) Söz arasındaki ilişkinin, şiirsel Söz’le kurulabilmesi olanaklarını araştırmak! Hölderlin’in şiirini Vahiy düzeyine çıkarmak! Benim ‘ontolojik yanılgı’ olarak gördüğüm de, işte tastamam budur!
Daha önce de yazdımdı: İslam, bu türden ‘ontolojik yanılsamalar’ için hiçbir (evet, hiçbir!) meşruiyet zemini tanımaz. Hıristiyanlıkta belirli bir meşruiyet zemininden söz edilebilmesine karşılık, İslam’da mesela Mutezile’nin sergilediği benzer tavrın ‘sapkınlık’ (heresy) telakki edilmesi de bundan dolayıdır. Prof. Dr. Talat Koçyiğit, ‘Kelamcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar’ adlı o çok değerli kitabında, Mutezile’nin Kur’an’a ‘lüzumundan fazla değer vermeye tarafdar olmadıklarını’ bildirir. Ünlü Mutezile imamlarından en–Nazzam, bu konuda en müfrit tavır sergileyenlerden biridir. En–Nazzam’ın, el Fark beyne’l–Firak’tan alıntılayarak söylersem, ‘Kur’an’ın nizam ve kelimelerindeki telifin güzelliği, Hz. Peygamber’in mucizelerinden değildir. (...) (H)erkes bunun gibisini ve daha güzelini yapmaya kaadirdir.’ sözleri, Prof. Koçyiğit’in de belirttiği gibi, Mutezile’nin ‘Kur’an hakkındaki zayıf itikatlarının delillerinden sadece biri’dir. Evet, belki daha güzeli (?) yazılabilir;– ama bu, Kelamullah olmaz! Ebu Zeyd’in ‘İlahi Hitabın Menşei’nde ifade ettiği gibi, Kur’an’ın, ‘özel bir metin’ olması ve bu özelliğinin, ‘onun kutsallığından, İlahi menşeli oluşundan’ kaynaklanması, ona bu ontolojik ayrıcalığı sağlar.
Ebu Zeyd, Kur’an’ın İlahi menşeli olmasının yanı sıra, onun, yine de, ‘belli bir kültüre ait bir dinsel metin’ olduğunu da bildiriyor. Bu, elbette doğrudur! Ama Kur’an’ın ‘İlahi menşeli’ bir Kitap, yani Vahiy oluşunu değil de, ‘belli bir kültüre ait dinsel metin’ oluşunu öne çıkarmak, ona en–Nazzam ve Mutezile gibi bakmak ve Kur’an’ı Şiir’e indirgemek anlamına gelecektir. Kur’an’ın şiirsel Söz karşısındaki ontolojik ayrıcalığından söz ederken kastettiğim de elbette bundan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla, İslam’da Söz’ün Kutsal olan’la birleşmesi diye bir durum söz konusu olamaz. Hıristiyanlık’ta Vahiy, yukarıda da belirttiğim gibi, Söz olarak Vahiy değil, Beden (Hz. İsa’nın bedeni) olarak Vahiy olduğu için, Söz ile Kutsallık arasında bir birlik arzusunun anlaşılabilir, meşru bir zemini vardır. Ama bu birlik arzusunun, mesela Hölderlin’in şiirinde gerçekleşmiş olması iddiası (her ne kadar Paul de Man, bu birliği olanaksız görüyor olsa da!), Kutsal olan’la Söz arasındaki parousia’nın bir içkinlik olarak, Varlık’ın özünü (onun dolaysız kavranışını) vermesi anlamında şiirsel Söz’ü, olsa olsa, ‘dinî ve felsefî kavrayışın birliğini’ sağlayacak konuma getirebilir belki;– ama onu, hiçbir zaman Vahyin ontolojik konumuna yükseltemez...
Kelamullah’ın Panteizmi dışta bırakması da bundan dolayıdır. İslam’da Varlık’ın özü, Söz’e içkin değildir. Öyle olsaydı eğer, varlığın Kutsal olan’dan pay alması’ndan (‘parousia’) söz edilebilirdi. Oysa, İslam’da Varlık’ın özü, Söz’e aşkındır (transcendent) ve bu da Kelamullah’ın Gayb’ın Dili olmasıyla ilişkilidir: Kur’an dışında hiçbir söz, Gayb’ı, yani söz’e aşkın olanı dile getirmek iktidarına sahip değildir.
18.09.2002
|