Galiba zamanımızın büyük ironilerinden biri, bir olayla ilgili medyatik patırtının yükselmesi oranında gerçeğin gizli kalıyor olması. 11 Eylül, Körfez Savaşı’nda yaşadığımız medyatik savaşın ileri bir versiyonuydu, ama aynı kural burada da geçerliliğini korudu. İlk günlerin heyecanı geçince, hadisenin nasıl ve niçiniyle ilgili ortada elle tutulur bir bilgi olmadığı anlaşıldı. Bu durumda 11 Eylül’le ilgili kanaatler değişik fırkalarıyla post–modern bir inanç halini aldı ve ortaya üç yol/sekt çıktı: 11 Eylül’le ilgili resmi görüşe ‘inananlar’, komplo teorilerine ‘inananlar’ ve iki gruba da mesafeli duran şüpheciler.
Resmi teze inanan birinci gruba göre farklı düşünmek öküzün altında buzağı aramaktı. Onlara göre eylemin beyni Üsame bin Ladin’di. Misyona odaklanmış 19 eylemci, yıllar önce ABD’ye gelmiş, pilotluk eğitimi almış, depolardaki benzin yükünden ikiz kulelerin ve Pentagon’un havada yerini bulacak kadar bilgiye, uçakların hangi eğimle çarptıkları zaman kuleleri çökerteceğini bilecek kadar derinliğe ve bütün bu işlere niyet ettikleri andan itibaren aslında ölüme gittiklerini bile bile insan aklını donduran psikolojik dirence sahiptiler. Saldırganlar arasındaki iletişimden, aylar süren dakik planlamalarından kimsenin haberdar olamaması normaldi.
İkinci gruptakilere göre bu olay, bin Ladin’in, El Kaide’nin işi olamazdı. İçeriden destek şarttı. CIA veya FBI ortaklık etmiş, en azından göz yummuş olmalıydı. Silah ya da petrol lobisi işin içinde olabileceği gibi, Müslümanlara karşı ABD’yi yanına çekmek isteyen Yahudilerin planı da olabilirdi. İşin ilginci, bu senaryoların yalnız Ortadoğu’da değil en fazla müşteriyi Amerika ve Avrupa’da bulmasıydı. Fransa’da yayınlanan Ürkütücü Hile (l’Effroyable Imposture) adlı komplo kitabı haftalarca best–seller listesinden inmedi.
Light politikalar
Şüpheciler ise, resmi tezi tatminkar bulmuyordu. Amerika’nın müttefiklerini ikna için delilleri izah ettiği NATO toplantısında bile pek kimse ikna olmamış, ancak oyun bozan olmamak için kimse itiraz etmemişti. Bu noktada ikinci grupla hemfikir olmalarına rağmen saflarına katılmamalarının nedeni, komplo teorilerinin de boşluklarla dolu olmasıydı.
Aylarca her grup kendi çizgisinden memnun yaşayıp giderken CBS televizyonunun 15 Mayıs’ta yayınladığı bir haber, sürece limon sıktı. Haber, 6 Ağustos’ta yani 11 Eylül’den yaklaşık bir ay önce Başkan Bush ve Beyaz Saray ekibine ‘El Kaide Amerika’yı vurmakta kararlı’ başlığı taşıyan çok gizli bir brifing verildiğini ortaya koyuyordu. El Kaide’nin uçak kaçırma planları yaptığı da belirtilmişti. O güne kadar yüzde 90’lara varan inanılmaz halk desteğiyle bildiği yolda yürüyen Bush yönetimi, ilk kez apışıp kalmıştı. Terör belasını Clinton’ın ‘light’ politikalarına bağlayanlar, uyarılara kulak tıkayarak trajediye neden olmakla suçlanıyordu.
Yönetimi ölçüsüz destekleyen Amerikan basını da kaybettiği sorgulama melekesini yeniden kazanıyordu. ‘Bomba’ haberler birbirini takip etti. Dezenformasyon için kullanılacağı resmen açıklanan medya, 11 Eylül öncesi istihbaratı didik didik ediyordu. Onlarca istihbarat raporu ve yüzlerce haber değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şuydu: 11 Eylül öncesinde CIA’dan gelen istihbarat raporlarında El Kaide’nin uçak kaçırma konusunu tartıştığı bilgisi bulunuyordu. Temmuz 2001’de FBI’ın Phoenix’teki ofisinde çalışan bir ajanın üstlerine gönderdiği uyarıda (Phoenix Memo) Ortadoğu kökenli bazı kişilerin özel uçuş okullarında pilot eğitimi aldığı ve konuyla ilgili kapsamlı araştırma yapılması gerektiği belirtiliyordu. Uçuş okullarıyla ilgili kapsamlı bir araştırma yapmak FBI’ın sorumluluğuna giriyor, ancak Phoenix ofisinden gelen bu isteğin üzerine gidilmediği gibi bu bilgi başta CIA ile olmak üzere diğer servislerle ve bu arada Beyaz Saray’la da paylaşılmıyordu. Bu bilgilere rağmen yönetimin niçin uyanmadığı anlaşılamıyordu. Yalnız bu iki ipucu bile harekete geçilebilir, en azından havacılık sektörüne güvenlik uyarısında bulunulabilirdi.
Halk niçin tedbir alınmadığını merak ederken, yönetim ortalığı karıştıran bu gizli bilgilerin nasıl sızdığını araştırıyordu. Kimilerine göre istihbarat servislerinin 11 Eylül fiyaskosunu araştıran Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’ndeki Demokrat üyeler, rakiplerini zor durumda bırakmak için haberi sızdırmıştı. Kimine göre başarısızlıkla suçlanan istihbarat teşkilatları, suçu rakip servise atmak için bunu yapıyordu. Muhtemel sızdırıcılara karşı önlemler alındı, ama bir kere yüreklere de kurt düşmüş oldu.
Milli Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, suçlamalara cevap verdiği basın toplantısında kendisinin ve Başkan’ın böyle bir bilgiyi hatırlamadığını, Beyaz Saray’a ulaşıp ulaşmadığını araştırmak için de adamlarını görevlendirdiğini söylüyordu. Rice ve diğer Beyaz Saray sözcüleri El Kaide’nin uçakları kaçırma ihtimalinden haberdar olsalar bile, uçakları füze olarak kullanacaklarını tahmin etmenin imkansızlığını belirterek yönetimi savunmaya çalışıyordu. Halbuki uçak kaçırma ve onları füze gibi kullanma ihtimali Amerikan istihbaratı için yeni olgular değildi. Çünkü yıllar önce yakalanan teröristlerin itiraflarında benzer senaryolardan söz ediliyordu. Örneğin Dünya Ticaret Merkezi’ne 1993’te yapılan saldırıyla ilgili olarak yargılanan ve 1998’de 240 yıl hapis cezasına çarptırılan Remzi Yusuf’un dava dosyasında uçak kaçırma eylemi ve bunların aynen 11 Eylül’deki gibi sembol merkezlere çarptırılması itirafı vardı.
12 Amerikan şehrini 12 uçakla vurma senaryosu
Benzer şekilde Filipinler’de 1995’te yakalanan Abdülhakim Murad adında biri itiraflarında New York, Kuzey Carolina, California ve Texas’taki uçuş okullarında eğitim almış ve kaçıracağı bir uçağı CIA’nın merkez binalarından birine çarpacağını, 12 Amerikan şehrini 12 uçakla vurma senaryosundan haberdar olduğunu açıklamıştı.
Bu duyum ve bilgiler dağınık olarak tozlu raflarda kalmış da değildi. Çünkü bu veriler ışığında 1999 yılında Amerikan istihbaratı için hazırlanan bir raporda, Bin Ladin ve adamlarının uçak kaçırabilecekleri ve bunu Pentagon gibi hükümet binalarına çarptırabilecekleri belirtiliyordu. Başka ülkelerde de bu yönde bilgiler vardı. 1994’te Fransa’da bir uçağı kaçıranlar bunu Eyfel Kulesi’ne çarptırmak istemiş ama başaramamıştı. 20’nci korsan olduğu iddiasıyla yargılanan Zekeriya Musavi de 1998’den beri FBI gözetiminde olmasına rağmen, Minnesota FBI’da görevli Coleen Rowley, Kongre’deki istihbarat komitesindeki üstlerinin, şüphelinin bilgisayarının araştırılmasına bir türlü izin vermediklerini söylüyordu. İddiaya göre bu izin verilmiş olsaydı, 11 Eylül önlenebilirdi.
Bu didikleme sürecinde ortaya çıkan bilgilerden biri de, CIA’nın Malezya’da izlediği bir grup El Kaide üyesinden 11 Eylül saldırısında yer alan 2’sinin Amerika’ya girdiğinden haberdar olduğu; ama bu bilgiyi diğer istihbarat birimleriyle paylaşmadığıydı. Bu bilginin sızmasında Phoenix Memo yüzünden şimşekleri üzerine çeken FBI’ın rolü olduğu öne sürüldü.
Dahası var. Amerika’nın en tecrübeli El Kaide uzmanı ajan John O’Neill, ancak eşine filmlerde rastlanır bir şekilde Dünya Ticaret Merkezi’nde hayatını kaybedenler arasındaydı. Son dönemde FBI ile bir iki tatsız olay yüzünden yolları ayrılmış olan O’Neill, örgütle ilgili sıkıntılarını Fransız yazarların kaleminden çıkan “Bin Ladin: Yasaklanmış Doğru” adlı kitapta ortaya koymuş, Bin Ladin ve El Kaide’yle ilgili soruşturmasının petrol lobisi tarafından engellendiğini ifade etmişti.
Bu şüpheler dehlizinin, 11 Eylül’ün ardındaki gerçekle ilgili çeşitli fırkaların doğmasına zemin hazırladığı muhakkak. Şimdi cevaplanması gereken soru, ortaya çıkan bu ipuçlarının hangi grubun tezini güçlendirdiği. Resmi senaryoya inananlar, bu bilgilerin ışığında saldırıdan iddia edilen grubun sorumlu olduğunu; ama istihbaratın gafil avlandığını düşünüyor. İkinci gruba göre ise bu ifşaatlar da komplonun bir parçası. Yönetim resmi tezi güçlendirmek için özetle “Bakın, dediğimiz gibi olayın sorumlusu El Kaide; ama biz gafil avlanmışız” mesajını vermeye çalışıyor. Komplocular ABD’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasına gerekçe olan Lusitania gemisinin batması ve II. Dünya Savaşı’na girmesini sağlayan Pearl Harbour saldırısının önceden haber alınmasına rağmen savaş lobisi tarafından göz ardı edildiğini iddia ediyor. 11 Eylül öncesi yaşanan zincirleme hatalar ihmal değil, kasıtlı bir operasyon olarak görülüyor. Bu veriler şüpheciler grubunda ise kuşkuların biraz daha derinleşmesine neden oluyor.
İstihbarat fiyaskosunu araştıran Amerikan Kongresi istihbarat komitesinin ‘stratejik sürpriz’ diye nitelediği 11 Eylül’le ilgili bu ipuçları sizi hangi gruba yaklaştırıyor, kararı kendiniz vereceksiniz.
19.09.2002
|