“Siyasal davranışlar” üzerine yapılan klasik çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçlar arasında, sınıfsal aidiyet ve siyasal parti aidiyeti arasındaki bağın zayıflaması özellikle dikkat çeken bir bulgu... Yani klasik modern siyasette var olan temel sınıfsal ayrımlar ve onların “sol” ve “sağ” partilerle doğrudan bağlantılarından söz etmek artık neredeyse imkânsız. Başka bir deyişle, artık işçi sınıfı sol partilere, burjuvalar da sağ partilere oy vermiyorlar. En azından artık bu “otomatik” bağlantı yok...
Klasik olarak, bu otomatik bağlantıyı esas kuran unsur her zaman için partilerin programı olmuştu. Yani bir işçi, oy vereceği partinin gelir dağılımında daha çok eşitlikçi, sosyal adaletçi davranıp davranmayacağına bakıyordu. Öteki cephede ise sermaye sahibi bir seçmen, vergilerin düşürülüp düşürülmeyeceğine, piyasa kuralları içinde korumanın kimden yana yapılacağına bakıyordu. Bu programların algılanmasında da sınıf bağlarının, aidiyet ilişkilerinin gücü önemli bir rol oynuyordu. Yani yaşanılan çevre partinin programının, sloganlarının, mesajlarının üretim ve yeniden üretiminde doğrudan rol oynuyordu. Dış dünyaya, başka sınıflara kapalı ve sınıf kültürünün güçlü olduğu yerlerde özellikle bu mesajlar parti ve seçmeni arasında karşılıklı olarak benimseniyordu.
Sınıfsal oy verme davranışının ötesine geçildiğinde, gene klasik oy verme davranışları arasında eğitim düzeyi, dinsel eğilimler, kültürel, bölgesel farklılıklar, tarihsel birikimler, aileden gelen siyasal eğilimler, yaş, cinsiyet gibi faktörler sayılabiliyor. Oy verilecek partiyi seçerken devreye giren bu faktörlerin yanı sıra, seçmenler ayrıca “soruna dayalı” olarak da oy verebiliyorlar. Yani belli bir konuda hangi partinin nasıl bir tavır sergilediğine, ne tür bir söylem sunduğuna bağlı olarak seçmen A veya B partisine oy verebiliyor. Örneğin, başörtüsü konusunda ya da Abdullah Öcalan’ın idamı konusunda partilerin tavrı tek başlarına da etkili olabiliyor.
Bütün bu faktörlerin ortadan kalkmadığını; az veya çok etkilerinin sürdüğünü, daha da doğrusu, bütün bu faktörlerin tümünün birden farklı kesimlerde, farklı oranlarda olmak üzere seçmeni etkilediğini söylemek mümkün... Bir başka deyişle, “sınıfsal” ya da sosyo–ekonomik düzeye bağlı olarak parti seçme davranışı da dahil olmak üzere, bütün bu değişkenlere bağlı olarak, hangi seçmenlerin hangi partilere, hangi nedenlerle oy verdikleri kabaca anlaşılabilir. Ancak bu tür bir “makro” incelemenin eksik bıraktığı, açıklayamadığı çok daha derin, “mikro” düzeyde, gündelik yaşamda süren var olma biçimleri ve bunların siyasal davranışlara dönük sonuçları var.
Bu özellikle, bugünün Türk siyasal yaşamına bakıldığında çok daha rahat söylenebilir...
Öncelikle, siyasetsizleşmiş bir siyaset... Bırakın partilerin programlarının seçmenler tarafından bilinip bilinmemesini; herhangi bir ideolojik tercihin bile olmadığı bir rekabet hali... Aday sıralamasında iyi bir yerde olmadığı için, A partisinden istifa edip B partisine, B partisinden istifa edip A partisine geçen milletvekilleri, solda görünen bir partiden sağdaki bir partiye geçen milletvekilleri... Gazetecilerin siyasetçilere yönelttikleri siyaset dışı her türlü soru... Vitrin düzenlemeleri...
Her halûkârda, siyaset içinde, giderek daha az “partizan” siyasal kimliklerden bahsetmek mümkün. Ancak siyasetin dışına düşmüş toplumsal kesimler için de benzer bir durum söz konusu. Partilerin ideolojileri bilinmediği gibi, seçmenlerin de artık siyasal bir ideolojisi olduğunu söylemek çok zor...
Seçmenlerin siyasal ideolojisinden bahsetmek zor ama, toplumu sarsan, her türlü dengesini bozan ekonomik çöküş, yoksulluk, açlık, sağlık ve eğitim sorunlarını duymamak ve görmemek ancak sağır ve kör olmakla mümkün ...
Kısaca siyaset dünyası ile toplum arasında bir tür “kopukluk” var. Siyaset kendi iç mantığı içinde evrilirken, toplum da kendi küçük arayışlarını sürdürüyor... Bu arayışın ilk olarak dile gelme biçimi “siyasetçiden nefret” olarak belirginleşiyor. Bir yanda, daha az partizan bir durumdan bahsedilebilecek olmasına rağmen, siyaset dünyasından topluma büyük lâflar, hamaset nutukları gönderilmeye devam ediyor. Öte yanda, verdiği oylarla kendisinin üretmiş olmasına rağmen, siyasetçiye yönelik olarak da benzer bir hamasi tutumu seçmen geliştiriyor.
İşte, büyük lâfların altında ve küçük yaşamların içinde kurulan “mikro” düzey burada devreye giriyor... Ve paradoks ya da risk de burada başlıyor... Çünkü, gündelik yaşamı, küçük duyguları anlamak ve o duygulara hitap eden bir tarzda siyaset yapmak siyasetin içini boşaltıyor. Siyaset bir reklam aracı oluyor. Afişlerde kullanılan renkler, hiçbir program sunmayan sloganlar, lider tipleri, bu liderlerin kullandıkları kelime dağarcığı, vücut dili bizim derinlerimizde var olan duygularımıza, gündelik yaşamda kullandığımız taktiklerimize, birebir insan ilişkilerimizde karşılaştığımız kıskançlıklara, sevinçlere, hüzünlere hitap ediyor...
Ve siyasetçilerden nefret etmemize rağmen, siyasetten kopmuyoruz. Siyasetçilerin yerleştiği dünya bizim hiçbir sorunumuzu çözmemesine rağmen, siyaset oyununa yaşamımızı kuşatan küçük oyunlarla sarılıyoruz. Protesto edemiyoruz. Alternatif bir siyaset yapma biçimi geliştiremiyoruz. Biz de siyasal hesapların içine giriyoruz. Siyaset sahnesinde sergilenen oyunun içine hapsolarak, iktidarı bir kere daha, yıkılmamak üzere inşa ediyoruz.
Bu yüzden, kimimiz, “oyumuzu satmaya” karar veriyoruz; kimimiz bir liderin “mağduriyetine”, kimimiz de siyasetçinin üslûbundaki “yumuşaklığa” bakıyoruz; kimimiz “küçük sahte babaları” oynuyoruz; “bölünme” korkusu ve “milli değerler”den başka üretecek hiçbir lafı olmayan bir partinin tabanı olarak, kimimiz de cinayet sanıklarını aday olarak görmek istiyoruz...
19.09.2002
|