Almanya’nın savaş sonrası tarihinde ilk kez dış politika federal seçimleri belirlemek üzere. Dahası, eğer Başbakan Gerhard Schröder pazar günkü seçimlerden sonra mevkiini korursa bunu, aşikar Amerikan karşıtı tutumuna borçlu olabilir. Schröder, ABD ile terörle mücadele hususunda ‘şartsız dayanışma’ sözü vermesinin üzerinden sadece bir yıl geçtikten sonra, Bush yönetimi BM’den bir onay alsa dahi Almanya’nın Irak’a karşı bir askeri harekata katılmayacağını ilan etmiş durumda.
Bir Almanya başbakanının açıkça Amerikan karşıtı bir platformda kampanya yapması Almanya’nın savaş sonrası tarihi ile paralellik göstermediği gibi, Sosyal Demokratları ve Yeşillerin Birleşmiş Milletler’in reddi hususundaki “enternasyonalci” koalisyonunun da kararlılığı demektir. Schröder’in taslak haline getirdiği “Alman yolu”, 1990’ların ortalarından beri inşa halinde olan ve kendisinin iktidarda olduğu 4 yıl boyunca hızlanan Alman dış politikasındaki daha esaslı bir yeniden yönlenme için yeni bir formülden ibarettir.
Schröder, 1998 sonlarında ana hatlarını verdiği “özgüveni olan ulus” vizyonunda, kendi kuşağını geçmişin engelleyemediği kuşak olarak niteledi.
Kendisi, ‘Berlin Cumhuriyeti’nin’, ‘çek defteri diplomasisinin’ yerine açıkça ulusal çıkarlara odaklanan bir diplomasi getireceği hususunda söz verdi.
Halihazırdaki bu retoriğin çoğu önümüzdeki seçimlerin bir ürünüdür. Saddam’a karşı etkili harekete karşı çıkan Alman muhalefeti seçimler sonrası sesini kısacaktır. Schröder’in karargahında dahi, Berlin’in Amerika’nın Basra Körfezi’ne yığınak için Almanya topraklarındaki hayati üslerini kullanmasını reddedeceğine dair bir işaret bulunmamaktadır.
Daha önemli olan nokta, seçimleri kim kazanırsa kazansın, Irak meselesinin de ötesinde, Alman dış politikasının gelecek yıllarda daha kendine özgü hususiyetler göstereceğinin kesin olduğudur. Berlin muhtemelen Paris veya Londra gibi büyük güç oyunu oynamak üzere. Daha geniş anlamda, bu durum savaş sonrası Alman dış politikasının üzerine inşa edildiği iki dayanağın çatırdamasından veya çökmekte olmasından kaynaklanmaktadır.
Federal Cumhuriyet’in yaşamasını ve aynı zamanda Alman birleşmesini garanti altına alan Atlantik’in iki yakası arasındaki bağ, NATO’nun genişlemesine karşın 1990’ların ortalarından beri sürekli zayıflamaktadır. Kosova ve 11 Eylül sadece bu süreci hızlandırmıştır. Bush yönetiminin, tek bir amaç güden terörle savaş takibi ve önleyici (preemptive) müdahaleleri de içeren, gerekli her türlü aracı kullanma konusundaki vurgusu, Berlin tarafından, baba Bush’un 1990’ların başlarında vaat ettiği “liderlikte ortaklık” prensibinin unutulması yönünde bir sinyal olarak algılanmış durumda.
Amerikalı ve Alman üst düzey generaller arasında yakın zamanda yapılan bir toplantıda, Alman tarafı, büyümekte olan ‘stratejik ve fikri farklılık’ konusundaki endişelerini açıkça dile getirdi. Bölgesel ihtirasları olan ve genellikle uluslararası hukuk düzeni, çok taraflı siyasete vurgu yapan bir ülke için, Amerika’nın terörizmle savaşında önemsiz bir role sahip olmak hayati bir çıkar değildir. Bu, esas olarak, Alman dış politikasının iki temel dayanağından birini yok eder.
Bu durum Avrupa Birliği’ni bir tarafa bırakır. Berlin’in bakış açısıyla, Avrupa Birliği şimdi, NATO’ya alternatif oluşturmak, kendi kurumlarının güvenliğini sağlamak ve en büyük genişleme dalgasını hazmetmek gibi üçlü bir yükü taşımak zorundadır. AB’nin yeterince güçlü olup olmayacağı konusundaki şüpheler kolay kolay geçmiyor.
Alman–Fransız ekseni çatırdıyor. Üstelik, Almanya’da, bugünlerde Washington gibi Brüksel’e karşı kampanya yapmanın daha cazip olduğu yönünde çok sayıda sinyal mevcut. Artan iç sorunlar bir sonraki hükümetin AB’deki Alman çıkarlarını daha görünür bir şekilde ileri süreceğini hemen hemen garantilemiş durumda.
Bunların hiçbiri Almanya’nın radikal bir şekilde geçmişiyle ilgisini kesmekte olduğu anlamına gelmez. AB açık bir şekilde, Alman hükümetlerinin önceliği olmaya devam edecektir. Fakat bu, AB’nin önde gelen bu gücünün niyeti konusunda komşularının şüphelerini giderici bir vasıta olmaktan ziyade, kıtayı idare için bir araç olarak kalacaktır.
Avrupa–Amerikan ilişkilerini bozulmadan korumak da önemli bir gaye olarak kalacaktır. Ancak, yeni lider neslin güveni göz önünde tutulduğunda, Berlin muhtemelen, Almanya ile Amerika’nın uluslararası düzen konusundaki görüş farklılıklarını gidermekten ziyade bu işe angaje olacaktır.
Amerikalıların, istemedikleri halde terör konusunda kendilerini savaşa mecbur hissetmeleri gibi, Almanlar da ABD’nin takip ettiği tek yanlı siyasetin çağdaş uluslararası ilişkilerin iyiliği için engellenmesi gerektiğine ikna olmuş durumda. En alt düzeyde bir uyumu devam ettirmek için iki tarafın da kendini sınırlaması ve itinalı davranması gerekmektedir.
Siyaset Bilimi Profesörü, Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi (20 Eylül 2002, International Herald Tribune)
21.09.2002
|