Savaş ihtimaliyle karşı karşıya kalan Kongre, bazı anayasal esasları göz önünde tutmalıdır. Bush yönetimi bizleri uluslararası hukukun sadece bazı belirsiz ve tavsiye niteliğinde gereklilikler içerdiğine inandırmak istemektedir. Gerçekte, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD Senatosu tarafından bir antlaşma olarak onaylanmıştır ve Amerikan Anayasası’na göre bütün antlaşmalar açıkça “üstün yasa” konumundadır.
Kongre aksini söylemediği müddetçe Başkan, kendisini bağlayan yasalar arasından birilerini seçip alma yetkisine sahip değildir. Bu, Irak’a karşı bir savaşa Kongre tarafından verilecek onayın kesin şartlarını önemli kılan noktadır. Önceki hukuki örneklere göre, BM Sözleşmesi gibi anlaşmalar sadece sonradan yapılacak yasal düzenlemeyle uygun hale getirilebilir. Sözleşme sadece, Kongre onun şartlarını ihlal ederek Başkan’a savaş yapma yetkisi vermesi durumunda geçerli iç hukuku statüsünü kaybeder.
Bununla birlikte, Irak’a karşı harekatı onaylayan sınırlı bir Kongre yetkisi BM Sözleşmesi’ni ihlal etmeyecektir ve yasal statükoyu da değiştirmeyecektir. Bu tür bir yaklaşım ışığında, Kongre, ülkenin sadece BM Sözleşmesi gereklilikleriyle tutarlı olması halinde Irak’a karşı güç kullanmaya hazır olabileceğini açıkça ortaya koyabilir.
Bay Bush’un perşembe günü Kongre’ye sunduğu tasarı daha geniş bir yön içermektedir. Tasarı, kendisine BM Sözleşmesi tarafından getirilen yasal sınırlamalara aldırmaksızın güç kullanma yetkisi öngörmektedir.
Bu daha geniş yetki elde etme çabası, Başkan’ın babası tarafından ortaya konan yaklaşımla da açık bir şekilde çelişmektedir. George H. W. Bush, Körfez Savaşı’na giderken ilk olarak kendisine Irak’a karşı güç kullanma yetkisi veren bir BM Güvenlik Konseyi kararı almıştır. Sadece bundan sonra kendisi Kongre’den savaş yetkisi alma arayışına girmiş ve elde etmiştir. Bu, kat kat daha iyi bir süreçtir. Barışçı çözümün mümkün olmadığını açıkça ortaya koyarak, Kongre’ye nihai bir hükümde bulunma imkanı tanımaktadır.
Bunun tersine, Başkan Bush’un önerisi, Güvenlik Konseyi’nden yetki alamasa dahi, kendisine “güç de dahil uygun gördüğü bütün araçlara başvurma” imkanı tanımaktadır.
Bu durum, “silahlı saldırıya” karşı kendini savunmak için tek yanlı olarak güce başvurmayı sınırlayan BM Sözleşmesi’nin verdiği iznin çok ötesine gitmektedir. Başkan’ın tasarısı bu hayati sınırlamadan bahsetmemektedir. Aksine, kendini savunmayı, tek yanlı önleyici (pre–emptive) saldırıları meşrulaştıracak daha genel bir doktrine dönüştürmektedir.
Bu, geçmişteki Amerikan uygulamalarından açıkça ayrılmayı gösterir. Küba füze krizi sırasında bile, Başkan Kennedy, kendini savunma hakkı üzerindeki daha sert BM sınırlamalarını kabul etmiştir. Küba’ya füze taşıyan Sovyet gemilerini durdurduğunda, kendisi BM tarafından bölgesel barışı koruma kurumlarına tanınan yetkilere başvurma konusunda dikkatli davranmıştır. ABD geçmişte kendini savunma seçeneğine, kendi topraklarına veya vatandaşlarına düşman uluslar tarafından ortaya konan açık tehditlere bir cevap şeklinde başvurmuştur.
Başkan’ın tasarısı Saddam Hüseyin’in 11 Eylül saldırılarına karıştığını iddia etmemekte; ancak, doğrudan ve acil bir silahlı saldırı tehdidi oluşturmayan risklere karşı kendini savunmak için harekete geçme “temel hakkı” talep etmektedir. Bu, BM Sözleşmesi’nin uç durumlara karşı tek yanlı güce başvurmayı sınırlama çabalarının ve kolektif çokuluslu güvenlik tedbirlerini norm haline getirmeyi reddetmekten az bir şey değildir.
Kongre’nin, tek taraflılık konusunda uzun zamandan beri var olan sınırlamaları ortadan kaldırma zamanı değildir. Kongre, sadece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayının ardından askerî güç kullanımına izin vermelidir. Eğer Başkan, Güvenlik Konseyi’nde Irak tehdidinin üstesinden gelmeyi imkansız kılan bir kördüğümle karşılaşırsa, o zaman BM tarafından konan sınırlamalarından kurtulmak için Kongre’ye dönmelidir.
Sadece o zaman bizler Amerika’ya iki nesilden beri rehberlik yapan bu yasal sınırlamaların terk edilmesi gerekliliğini düşünmeliyiz.
Hukuk ve Siyaset Bilimi Profesörü, Yale Üniversitesi, (21 Eylül 2002, The New York Times)
22.09.2002
|