İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
23.09.2002
Pazartesi
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 
 

Akademi...(Bütün Haberler)

akademi@zaman.com.tr

 

“Kendinizi öldürmeyin!”

Toplumun değişik kesimleri arasında dengeyi bozmanın bir iç bunalıma ve vuruşmaya müncer olması; bazı cahillerin zühd telakkisine göre, meşru yolları işletip mal kazanma yerine, fakr u zaruret içinde kalıp topyekûn bir milletin ölümüne sebebiyet verilmesi; meşru olmayan yollarla başkalarının malına el uzatmak suretiyle öldürülmeye istihkak kesbetmesi veya başkalarını böyle bir şeye tahrik etmesi muvâfakat noktalarından bazılarıdır.

“Ey imân edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp–vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı Rahim’dir.” (Nisa, 4/29)

Kur’ân, “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” derken şümullü bir tabir kullanmakta, hem umumi malların hem de akraba ve yakınımız olan kişilere ait emtianın (ticaret mallarının) rızaya dayanmadan kullanılmasının haram olduğuna dikkati çeker ki; buna çalıp–çırpma girdiği ve gireceği gibi, gasp, tefecilik, kumar, israf ve sefahat uğruna harcamalar ve daha değişik spekülasyonlarla mal ve imkan elde etmeler de girer. Herkesin birbirinden hoşnut olduğu bir yolla mal mübadelesinde elde edilen kazanç, gönül rızasıyla yapılan ticaret –ki burada en önemli kazanç yolu olması itibarıyla bilhassa o zikrediliyor– kazanmaya, yaşanmaya yeter; haram ve şüpheli yollara girmeye ne zaruret ne de ihtiyaç vardır.

Bu ayet–i kerimede ifade edilen “kendinizi öldürmeyin” kaydını şöyle anlamak mümkündür:

1) Faiz, kumar, rüşvet.. vs. haramın hangi çeşidi olursa olsun, bunları irtikap etmekle insan kendisini manen öldürmüş sayılır.

2) İnsanlar arasında bâtıl, haram ve haksız yollarla mal kazanma ve yeme mânâlarına gelen her türlü davranış veya kapitalizm, aşırı liberalizm hatta pragmatizm ve makyavelizme girerseniz, komünizm gibi tepki sistemlerinin doğmasına sebebiyet verir ve katillere, teşridlere yol açarsınız.. evet, daha başta böyle sistemlerin içine girerseniz, neticede birbirinizle boğuşur, ölür ve öldürürsünüz. Öyle ise İslam’ı bırakıp da değişik yanlışlıkların arkasında birbirinizi öldürmeyin! Evet, bugün bu sistemlerin uygulandığı dünyanın hali, ayet–i kerimenin en büyük tasdik edicisi olarak, gözlerimizin önündedir.

3) İnsanın intihar ederek kendi kendini öldürmesi ki, ayetin siyakı zahiren buna pek muvafık düşmemektedir. Ancak böyle bir yaklaşımın bile kendine göre bir kısım muvafık yanlarının var olduğu söylenebilir. Şöyle ki, toplumun değişik kesimleri arasında dengeyi bozmanın bir iç bunalıma ve vuruşmaya müncer olması (sürüklenmesi); bazı cahillerin zühd telakkisine göre, meşru yolları işletip mal kazanma yerine, fakr u zaruret içinde kalıp topyekûn bir milletin ölümüne sebebiyet verilmesi; meşru olmayan yollarla başkalarının malına el uzatmak suretiyle öldürülmeye istihkak kesbetmesi veya başkalarını böyle bir şeye tahrik etmesi muvâfakat noktalarından bazılarıdır.

Allah (celle celâluhû) bu emriyle size, yolun en selametlisini göstermek suretiyle engin rahmetinin bir tecellisini daha ortaya koyuyor ki, O Rahim’den beklenen de budur.

23.09.2002


 

Allah’ın hidayet nasip etmediği kimseler

“İman edip Rasul'ün hak olduğuna şehadet getirdikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkarcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder ki? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola hidayet etmez.” (Âl–i İmrân, 3/86)

İyiyi bütün güzellikleri ile gördüğü, kötüyü bütün şenaatleri (fenalıkları) ile müşahede ettikleri halde, kötüye, çirkine ve küfre taraftar olan zalimlerin ve inkarcıların yanında yerlerini alan insanlar, haddini bilmez, inhiraf içinde zâlim insanlardır. Bunlar cibilliyetleri bozulmuş, hidayet kabiliyetlerini köreltmiş öyle talihsizlerdir ki, âdet–i sübhaniyesince artık Allah, bu türlü kimselere hidayet nasip etmez, onları asla ve kat’a doğru yola iletmez.. etmez çünkü bunlar İslam’ın câzibe–i kudsiyesinden anilmerkez bir hareketle uzaklaşma sürecine girdikleri için, hep uzaklaşmanın gerektirdiği ruh haleti içinde olacak ve hep ayrıldıkları merkezi suçlayacak, karalayacak ve dolayısıyla da kendi tabiî renklerini aşkın şekilde kararacaklardır. Böyle yapmakla, güyâ tanıdıkları ehl–i imanı, onları bilen içlerinden birileri gibi olumsuz şekilde deşifre ederek ilhad ve küfür cephesinin moralini yükseltip onları sevindirecek; mü’minleri de inkisar ve kedere gark edeceklerdir.

Ayrıca, Allah nezdinde, diğer dinlere nisbeten ışığı, vâridatı ve va’dettikleri güneşler mesabesinde olan İslam’dan ayrılmakla, hep arayış içinde olacaklar; ama daha parlağını bulamadıklarından dolayı da ömürleri bir bulunmazın arayışında tükenip gidecek; yol ve erkan bilmeyen şaşkın kitlelere de fena bir örnek teşkil edeceklerdir.

23.09.2002


 

“Allah'tan O'na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun”

Tedellî yoluyla müessirden esere giderek, kendimizi itminana kavuşturmalıyız. Müsebbibü’l–esbâb’ın Allah olduğunu, dolayısıyla da bütün sebeplere o hâsiyeti veren Cenab–ı Hakk’ın, sebepler dairesi dışında da halk ve icadda bulunabileceğini sık sık hatırlayarak mü’mince düşüncelerimizi yenilemeliyiz.

Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl–i İmrân, 3/102)

Allah’tan hakkıyla korkma, marifetullah ile doğru orantılıdır. Bu itibarla da denilebilir ki, marifetimize yardım etmeyen bütün bilgiler, zahiri marifetle kîl ü kâlden (dedikodudan) ibarettir. Yine bu marifete yardım etmeyecek olan sohbetler, müzakereler, sorular, cevaplar bir ölçüde israf–ı zaman ve israf–ı beyan sayılır. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah şu üç şeye gazab eder” (Buhari, Zekat, 53; Müslim, Akdiye, 10, 13, 14) deyip bunların içinde çok sual sormayı da zikrederek bu hakikate işaret etmiştir. Yine bu abes suallere misal olarak “Şunu Allah yarattı, bunu Allah yarattı. Pekala Allah’ı kim yarattı” (Buhari, Bed'ü'l-Halk, 11; Müslim, İman, 214) sözlerini zikreder.

Bu son hususla alakalı şu mütalaaları serdetmekte yarar var. Zaman gelmiş bize esbab planında öyle şeyler anlatmışlar ki, herkes üzerinde sanki (haşa) Allah âciz, her şeyi sebepler yapıyor ve yaratıyor gibi bir his uyarmışlardır. Kanser denince, “tedavi olmaz” demişler. AIDS adı geçince, “çaresi yok” diye mırıldanmışlar. Derken mü’mince bütün düşünce, tevekkül ve teslimiyeti yıkmışlardır. Bugün, hemen herkeste, cüz’î, küllî vardır bu. Bence, tedellî yoluyla müessirden esere giderek, kendimizi itminana kavuşturmalıyız. Müsebbibü’l–esbâb’ın Allah olduğunu, dolayısıyla da bütün sebeplere o hâsiyeti veren Cenab–ı Hakk’ın, sebepler dairesi dışında da halk ve icadda bulunabileceğini sık sık hatırlayarak mü’mince düşüncelerimizi yenilemeliyiz. Allah’a karşı, O’na yaraşır şekilde takva mülahazası içinde bulunmak; değişik bir ifadeyle, O’nun mehafet ve mehabetiyle oturup kalkmak, böyle bir duyguda sadık olmanın gereği sayılan her sebep ve her vesileye fevkalade dikkat ederek hayatla hedef arasında boşluklara meydan vermemek; her hâdise, her söz, her düşünceden bir girizgah bularak düşünceyi O’na çekmek, sözü O’na kaydırmak; saymakla bitmeyen nimetleriyle, o nimetlerin keyfiyet ve gelişleri üzerinde durup şükürde şuur temadisini yakalamak hakiki takva yoluna girmek demektir. Aynı zamanda Müslümanca ölmenin de yoluna girmek demek olan böyle bir takva, enbiyaya ve has mânâda dava–yı nübüvvetin vârislerine has bir halet–i marziyyedir. Böyle bir haleti ihraz için ashab–ı kiram efendilerimiz elleri ayakları nasır bağlayacak ve bîtab düşecek şekilde ibadete koyulup bu hedefte günlerce koşmuş ve hayat–ı tabiinin hasıl ettiği boşluklarını niyetlerin safvet ve enginliğine emanet ederek seyr–i ruhanilerini “gücünüz yettiği ölçüde Allah’tan ittika edin!” ufkunda devam ettirmişlerdi.

23.09.2002


 

[HİS DÜNYASI] Gönlümüzü âbâd et

Yollardayız Allah’ım, Senden ola bir himmet; Lütfunla kullarına bir kez daha imdad et!

Olmalı bir mîâdı bu teklemenin elbet;

Kurtar bendelerini, gönüllerini şâd et...

Gözlerimiz ufukta sürekli tulû bekler,

Mihnetkeş garipleri bir de ünsünle yâd et!

Bahçelerde, bağlarda her zaman güller açsın.!

Gül günlerini artık bizlere de mûtâd et!

Bilmem kaç asır oldu ırmaklar kuruyalı,

Nezdinde hapsettiğin rahmetini âzâd et!

Uçmak için sonsuza güçlü kanat ver bize,

Son arzumuzdur ya Rab, gönlümüzü âbâd et!

23.09.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


GAZETE SAYFALARI


 




Bütün haberler



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.