| |
Geçmiş Zaman Kitapçıları III
Elli–altmış yıl öncesinin Babıali çevresini hatırladığım kadar tanıtmaya devam ediyorum. Halen İstanbul Valiliği’ne ait ve asıl Babıali’nin, yani Sadaret Dairesi’nin bittiği noktada üç katlı, ahşap, muhtemelen eski bir konaktan çevrilme Türkiye Yayınevi vardı.
Daha okula gitmeden aldığım ilk gözağrım, ilk çocuk dergim olan Yavrutürk’ü, biraz daha büyüyünce okumaya başladığım Binbir Roman’ı, benim alamadığım; fakat buldukça okumaktan zevk aldığım, daha büyük çocuklar için çıkan Ateş’i, Yavrutürk kapandıktan sonra onun yerine çıkan, fakat artık ortaokul öğrencisi olduğum için benim takip etmediğim Çocuk Haftası’nı, epey sürekli çıkmış kaliteli bir sinema dergisi olan Yıldız’ı hep bu yayınevi çıkarırdı. Sahibi Tahsin Demiray heyecanlı bir Türkçü idi. Bu dergilerin dışında Nihal Atsız’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihî romanlarını, yakın tarihimiz için çok değerli ve önemli bir hatıra koleksiyonu olan Canlı Tarihler’i, Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz’ini, İsmail Hami Danişmend’in Osmanlı Tarihi Kronolojisi’ni de hep Türkiye Yayınevi çıkarmıştı. Tahsin Demiray’ın yayıncılık sermayesini, Latin harflerinin kabulü sırasında yeni alfabeyi basma imtiyazını üzerine alarak, o yıllarda yalnız ilkokullar değil bütün okulların hatta halk okullarının ihtiyacını karşılayacak sayıda alfabe basmış olmasından elde ettiği söylenir. 1950’den sonraki siyasi hareketler arasında Remzi Oğuz’la beraber Tahsin Demiray’ın da kurucuları arasında bulunduğu Köylü Partisi, daha sonra Millet Partisi ile birleşerek bugünkü MHP’nin çekirdeği sayılabilecek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi haline gelmişti. 1961’de de Adalet Partisi’nin de kurucuları arasında yer alan Tahsin Demiray milletvekili de olmuştu. 1971’de öldükten bir süre sonra yayınevi eski canlılığını kaybetmiş, depoda mevcut eski kitapların satışı da Yeşildirek’te bir hanın altındaki küçük bir dükkânda birkaç yıl sürmüştü. Ben de, yaşımın kırkı çoktan geçtiği yıllarda eski gözağrısı Yavrutürk’ün on iki ciltlik, Binbir Roman Özel Sayıları’nın da altı ciltlik koleksiyonunu orada bulup nostaljik bir hatıra olarak almıştım.
Türkiye Yayınevi’nin birkaç dükkân alt tarafında, dar bir binanın ikinci katında Turgut Atasoy’un İstanbul dergisinin bürosu vardı. Döneminin oldukça kaliteli bir edebiyat ve sanat dergisi olan İstanbul’da aylık kritik yazılar yazan Faruk Timurtaş’ın uzun bir süre için Avrupa’ya gitmesi üzerine, onun bıraktığı sayfalarda benim ilk kalem denemelerim çıkmaya başlamıştı.
Ankara Caddesi’nin bu kaldırımı, kitapçı sayısı bakımından karşısı kadar zengin değildi. Türkiye Yayınevi’nden en az sekiz–on dükkân sonra, hatırlayabildiğim ilk mekân da kitapçı değil, Reşat Ekrem Koçu’nun 1944’te yayınlamaya başladığı ilk seri İstanbul Ansiklopedisi’nin bürosu idi. Reşad Ekrem’in ve bu ansiklopedinin benim kitap maceram içindeki yerini Silik Fotoğraflar kitabımda anlattığım için burada uzun uzun üzerinde durmayacağım. Caddeye vitrini bulunmayan ve ev olarak yapıldığı belli olan üç katlı binanın giriş katında galiba iki yahut üç odalık bir daire İstanbul Ansiklopedisi’ne aitti. Burası ansiklopedinin hem madde arşivi, hem de basılı nüshalarının deposu olduğundan yerden tavana kadar hatta zeminde bile ayak basacak yer kalmayacak kadar kitap, kâğıt, evrak doluydu. Kısacık boyu ve kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasından fıldır fıldır bakan gözleriyle kâğıt ve kitap yığılı bir yazıhanenin ucundan kafası görünen Reşad Ekrem Koçu galiba bazı geceleri de burada geçirirmiş.
Bunun hemen yanında Burhanettin Erenler matbaası vardı. Daracık bir yazıhane ile bodrum katında bulunan epeyce ilkel bir matbaa makinesinden ibaretti. O yıllarda matbaaların çoğunda entertip ve linotipe geçilmiş olduğu halde, burada dizgi hâlâ el ile yapılıyordu. Burasını tanıyışım, Nurettin Topçu’nun Hareket dergisinin 1947 başlayan ikinci döneminin bu matbaada basılması, benim de tashihlerine yardımcı olmam dolayısıyladır. Matbaanın sahibi Burhanettin Bey Bektaşi–meşrep, bir kolu çolak bir zat idi. İmam kadrosu olmayan Nallı Mescid’de teberrüken namazları kıldırdığını bahsettiğim, bu Burhanettin Bey’dir.
Biraz daha aşağıya doğru bu kaldırımın en büyük ve Babıali’nin en eski Türk kitapçılarından biri bulunuyordu: Hilmi Kitabevi. Burası da benim ortaokul yıllarından itibaren dadandığım kitabevlerinden biri olmuştur. Pol ve Virjini’yi, Hintli Kulübesi’ni, daha sonra eski harfleri öğrendiğim yıllarda Ahmed Refik’in kitaplarını hep ondan almıştım. O yıllara göre bile inanılmaz derecede ucuz yayınları vardı. Bence Babıali’nin en tokgözlü, galiba en entelektüel kitapçısı idi. Osmanlı’nın İkinci Meşrutiyet yıllarından sonra yaşadığı en sıkıntılı döneminde halkı ve gençleri uyandırıcı millî ve ahlâkî eserler yazmıştır. Hüseyin Rahmi’nin kitaplarının hemen tamamını da o yayınlamıştır. Yine ilk defa eserlerinin birçoğunu yayınlayarak edebiyat dünyasında tanınmasını sağlayan, Geçmiş Zaman Köşkleri’nin zarif müellifi Abdülhak Şinasi Hisar’ı da, bu geçmiş zaman kitapçı dükkânının bir köşesinde Hilmi Bey’le yavaş sesli sohbete dalmış olduklarını da birkaç defa görmüştüm. Hilmi Kitabevi’nde, kendi bastırdığı eski harfli kitaplar da, özellikle 1945’ten sonraki nisbî serbestlik yıllarında epey ucuza bulunuyordu. Ahmed Refik’in iyi kâğıda basılmış, çok güzel deri ciltli Büyük Tarih–i Umumi’si de 1950’den sonra bile altı ciltlik takım halinde, yanılmıyorsam altı liraya satılıyordu. Unutamadığım bir hadise de yaşı sekseni geçtiği yıllarda Konya Lezzet Lokantası’nın, elli yıllık müşterisi olarak Hilmi Bey için devrin kalburüstü bütün yazarlarını davet ettiği bir ziyafet vermiş olmasıdır. Artık ne İbrahim Hilmi gibi yayıncı ve kitapçı, ne de Konyalı gibi kadirbilir lokantacı kaldı.
Babıali’nin zaten fazla kitapçı bulunmayan ve çoğu kahvehane, otel, lokanta gibi esnafın yer aldığı bu kıyısında son hatırladığım yer, Lütfi Erişçi’nin kitabevidir. Kitabevinin adını hatırlamıyorum. Yalnız Ankara iş hanının giriş kısmında ve cadde üzerinde bulunduğunu biliyorum. Beşir Fuad çalışmalarım sırasında Mehmet Kaplan, Lütfi Erişçi’nin konuyla ilgili önemli bir makalesi bulunduğunu, gençlik yıllarından beri belli bir seviyede arkadaşlıkları olduğunu ve kendisini arayarak yardımını isteyebileceğimi söylemişti. Bu vesileyle Lütfi Erişçi’ye gittim. Kaplan’ın da selamını söyleyerek konuyu açtım. 1940 yılında Küllük diye tek sayı çıkabilen bir dergide “Beşir Fuad Kimdir?” başlıklı bir makale yazdığını, dergi toplatılmış olduğu için kolay bulamayacağımı, eğer istersem, orada gerekli notları almak üzere gösterebileceğini söyledi. Dergiyi getirdi ve dükkânın üzerindeki çekme katta bir masa ve sandalye göstererek çalışmamı söyledi. Fotokopinin henüz olmadığı o yıllarda (1960 olacak), o uzun yazının tamamını kopya ettim. Makale gerçekten Beşir Fuad üzerine ilk ciddi yazılardan biriydi. Ne var ki Marksizmle malûl idi ve Beşir Fuad’ın sadece materyalist oluşunu vurguluyor, gereksiz bir zaruret–sefalet teması işliyordu. Lütfi Erişçi’nin hayatı hazin bir şekilde sona erdi. 1971’de, kitabevinde çalıştırdığı, daha sonra işten attığı söylenen çırağı tarafından vurularak öldürüldü.
06.10.2002
|