| |
Heidegger Yazılarına Eleştirel Yaklaşımlar (2)
Heidegger ve Kutsallık konusundaki tartışmalar devam ediyor. Geçen hafta, değerli okurum Ali Ömer Akbulut’un eleştirilerini aktarmaya başlamıştım. Hatırlayacaksınız, Akbulut, Heidegger’in Hölderlin’in ‘Ve gördüğüm Kutsal–olan, sözüm olsun benim’ mısraına ilişkin yorumunun, bir ‘imkan’ın önünü açmak şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini bildiriyor ve sözü Vahiy meselesi’ne getirerek, Hz. Peygamber’in Miraç deneyiminin ‘insanoğlu için, Hakikat’in özüne dokunmada açık bir imkanlılık’ taşıyıp taşımadığının da sorgulanması gerektiğini öne sürüyordu...
Akbulut’a göre, ayrıca. ‘Hikmet kapısı’ kapalı değil’di. Akbulut soruyordu: ‘Hikmet’in açılmasını da, salt Vahiy olarak anlamak doğru mudur?’
Bu tereddütlere cevap vereceğim elbet. Ama Akbulut’un ‘Kutsal Dil’ler konusundaki düşüncelerini de aktarmak istiyorum. Akbulut, benim Prof. Seyyid Hüseyin Nasr’dan iktibas ettiğim, sadece Arapça, İbranice ve Sanskritçenin ‘Kutsal dil’ler olduğu yolundaki açıklamasını da sorgulayarak şöyle diyor: ‘Bu, bence doğru olamaz. Hiçbir dilin kutsallığı yoktur. İ’caz bilginlerinin de belirttiği gibi, Kur’an gelmezden evvel Arapça sentaksı kilitlenmiş bir dildir; gelişmesi Kur’an’la olmuştur. Üstelik Allah, her topluluğa peygamber göndermiştir. Dil seçimi gibi bir şey Allah için nasıl ifade edilebilir?
Akbulut, eleştirilerini şöyle bitiriyor:
Hakikat/Hikmet kapısı açıktır. Mesele budur. Varolan’ın neyse o olarak adlandırılması mümkün müdür? Varolanın varlığının verdiği sesle uyuma sokan uygunluk nasıl kurulur? Kalıcı olan nedir?’ Ozanların bakım ve hizmetine mi emanet edilmiş’tir? Kur’an’ın açtığı şehrahta, şiir bana da (şimdilik) büyük bir imkanlılık gibi görünüyor.’
Şimdi Rotterdam Üniversitesi’nde felsefe doktorası yapmakta olan eski öğrencim, sevgili Ahmet Demirhan’ın da bu konudaki düşüncelerini, bana değil de, bir web sitesindeki arkadaşlarına gönderdiği elektronik mektuptan iktibas edeceğim. Demirhan şunları yazıyor:
‘Hemen belirteyim ki, aslında geniş bir meselenin sadece belirli bir kısmına hitap ediyorum burada. Hilmi Yavuz da öyle yapmış aslında. O da Heidegger’in şiir hakkındaki görüşlerinden yola çıkarak, bunun Hıristiyan teolojisiyle ve kutsallık anlayışıyla bağlantılarını ele alıp, oradan da İslam’ın mümkün görüşleri arasında bir analoji kurmuş... Aslında, Heidegger’in ‘Kutsal’ olana şiirden bir yol bulmaya çalıştığı doğru. Çünkü onun Metafizik dediği ve Varlık’ı anlamamıza engel teşkil eden zihniyetin hakimiyeti nedeniyle, başka şeyler yanında, Kutsal olan’a ulaşabileceğimiz bir vasıta sunar bize şiir. Hilmi Yavuz’un ilk yazısı da zaten buradan yola çıkmıştı ve şiir ile Kutsal olan arasında bir ilişki kurulabilir mi, kurulabilirse bu Hıristiyani teolojinin Vahyi anlaması açısından yola çıkan bir ilişki kurma denemesi olmaz mı, sorusunu, ortaya atmıştı Hilmi Yavuz. Elbette ki, üzerinde durulması gereken bir soru bu. Yalnız burada bazı meseleleri Paul de Man dolayımı ile değil, doğrudan Heidegger’den yola çıkarak değerlendirmekte fayda var. Mesela Hilmi Yavuz, ‘kutsal’ olan meselesini pek açmıyor. Ayrıca, aslında Heidegger’in bahsettiği ‘şiir ile Hakikat arasındaki ilişki de ne?’ sorusunu ortaya atıp ‘Hakikat ile Kutsal arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?’ sorusuna da hiç yönelmiyor. (Aslında bunlar, Heidegger bağlamında da, Batı felsefesi bağlamında da, ortaya atılması gereken sorular. İslam örneğinde, sanırım, bu meseleleri daha farklı formüle etmemiz gerektiği gayet açık.) (...) Mesela, Batılı terimlerle ifade edersem, ‘kutsal’ derken ‘holy’den mi bahsediliyor, yoksa ‘sacred’den mi;– belli değil! Yoksa, ‘divine’ mi, o da belli değil. Hem Heidegger hangisinden bahsediyor? Bundan da hiç söz etmiyoruz. Bence bir karışıklık buradan doğuyor ki, bu da Hilmi Yavuz’a yöneltilecek ikinci eleştiriye yönlendiriyor.
Demirhan, ‘ikinci eleştiri’sini de şöyle formüle ediyor:
Hilmi Yavuz, yine Paul de Man’dan yola çıkarak (ki, aynı mesele, Derrida’nın sık sık üzerinde durduğu bir konudur) ‘Dilin dolayımsız olanı ifade ettiği an, araya bir dolayım sokulmuş olur; çünkü, dolayımsız olanı ifade etmek mümkün değildir’ sonucuna varıyor. Hilmi Yavuz’un burada vardığı sonuç, Heidegger’in, dolayımsız olan olarak anlaşılabilecek parousia’yı, hayli Hıristiyani bir biçimde anladığı noktasında. Ben ise tam aksini, düşünüyorum...’
Demirhan’ın bu konudaki, gerekçelerini ve hem Akbulut’un hem de onun eleştirilerini bir sonraki yazımda ele alacağım.
Hamiş: Sevgili okuyucularım, bu hafta sonunda bir göz ameliyatı geçireceğim için, yazılarıma bir süre ara vermek zorundayım. Dualarınıza ihtiyacım var. (H.Y.)
09.10.2002
|