| |
Birbirimizi ayrı görmezdik
Osmanlı’nın geri kalışının ana sebeplerinden biri geçen yüzyılın ortalarına kadar ekonominin itici gücü olan demir ve kömürün Avrupa’ya oranla topraklarında daha az çıkmasıdır.
Ne zaman ekonominin itici gücü demir ve kömür olmaktan çıkıp, petrol olmaya başlayınca, bu bakımdan Osmanlı’nın zenginliği de fark edilince, bölüşülmesi emperyalist devletlerin gündemine geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın da gerçek sebebi budur.
İlk defa Rus çarı Osmanlı’yı “Hasta Adam” olarak nitelendirmişti. Ne gariptir ki aralarında kıyasıya mücadele eden devletlerden, ilk Rus Çarlığı’nın canı çıktı. Onu yüzyıllarca Osmanlı düşmanlığı yapan Habsburg ve Hohenzollern hanedanları takip etti. Bugün İngiltere’nin başında bulunan Alman asıllı hanedan da varlığını bir ada devleti olmasına borçludur. Amerika Birleşik Devletleri’nin gölgesinde hayat aramasına rağmen, her geçen gün dünyadaki etkinliği siliniyor.
Birinci Dünya Savaşı’nda Nuri Paşa’nın kumandasındaki altıncı ordumuz Irak cephesini savundu. Yokluk, her türlü imkansızlık içinde çırpınan bu ordumuz harikulâde kahramanlık örnekleri sergiledi; General Tawsend’le beraber daha beş generali ve bütün birliklerini esir aldığı Kut–ul Amere’de, Selman–ı Pak’ta, Şuaybe’de, Sabis’te tarihimize unutulmaz sayfalar ekledi. Mondros Mütarekesi yapıldığı zaman İngilizler Musul’a ve Kerkük’e girememişlerdi; ancak silah bırakılmasından sonra girebildiler.
Lozan Konferansı’nda Türkiye ve İngiltere, Musul ve Kerkük üzerinde ısrar ettiler; zaten buralar Türkiye’nin ilan ettiği “Misak–ı Milli”nin içindeydi. Dünyanın bir barışa ihtiyacı vardı; Musul ve Kerkük’teki ısrarın ipleri koparmaması için, mesele–i müsterihe addedip, diğer konulara geçtiler. Irak sınırını daha sonra Türkiye ile İngiltere anlaşarak çizeceklerdi.
19 Mayıs 1924’te Irak sınırını çizmek için Türkiye’nin ve İngiltere’nin yetkilileri İstanbul’da bir araya geldiler. İki taraf da ısrar edince, meselenin Milletler Cemiyeti’ne götürülmesine karar verildi. Fakat o dönemde İngiltere şimdiki gibi budanmış değildi, güneş batmayan bir imparatorluktu. Türkiye ise on bir yıl süren çetin savaşlardan yeni çıkmış, eli silah tutabilen insanı pek kalmamıştı. İngiltere, Kuzey Irak’ta bulunan Asurileri, Nasturileri, Irak Ermenilerini Hakkari’nin güneyine yerleştirdi. Buralarda ne olup bittiğini anlamak maksadıyla o bölgeye seyahat yapan Hakkari Valisi Nail Rıfat Bey, Nasturi Nukup kabilesinin reisi Gulyano ve adamlarının hücumuna uğradı. Bunlar Nail Rıfat Bey’in koruması jandarma binbaşısını, üç jandarma erini öldürüp, onu esir ettiler. Türkiye’nin sert tepkisi karşısında Nail Rıfat Bey’i serbest bıraktılar.
Fakat İngiltere, Nasturilerin yaptıklarını gerekçe göstererek, bu bölgede yaşayan insanların Türkiye’ye bağlanmak istemediklerini iddia etti. Halbuki Türkiye burada yaşayan halkların mukadderatlarını kendi oylarıyla tayin etmeleri için plebisit yapılmasını istiyordu; çünkü o zaman ne biz, bölgede yaşayan Kürtleri, ne de bölgedeki Kürtler bizi farklı görüyorlardı. Yapılacak plebisitte % 90’ın üzerinde bir oranla, bölge halkının Türkiye’yi tercih edeceğini bilen İngiltere, plebisite yanaşmadı. Nasturilerin ayaklanmasını bahane ederek konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürdü. Bozacının şahidi şıracı misali, Milletler Cemiyeti de İngiliz mandasında değişik halklardan oluşan Irak’a bu bölgenin bırakılmasının yerinde olacağına karar verdi. İngiltere, politikasını bize kabul ettirmek için, iç işlerimize de el atıp, tahriklere başlamıştı. Güneş batmayan imparatorlukla karşı karşıya gelmeyelim diye, Ankara Andlaşması’yla çizilen mevcut sınırlara razı olduk. O zaman Yahya Kemal, Büyük Millet Meclisi’nde bu konuyla ilgili şu mealde bir konuşma yapmıştı: “Bugün için sınırlarımızın dışında kalan Türkmenler, Kürtler, Türkler siz bizleri unutmayın; biz sizleri unutmayacağız. İlk fırsatta bir bayrak altında buluşacağız.”
İdrak sahibi insanlar Ortadoğu’da daha çok uzun yıllar sert rüzgarların eseceğinin farkında olduklarından, buradaki halkları bütünleştirmenin yollarını ararlar; bunun için bütünleştirecek hususları öne çıkarırlar; dünyanın farkında olmayanlar veya bir sinsi hesabın insanı olanlar da ayrı noktalara bakarlar. Tabii bu her şeyden önce bir şuur meselesidir. Yahya Kemal’in şuuruyla, bugünkü aydınımızın şuurunu mukayese eden ürkmez de ne yapar?
27.10.2002
|