|
Sezer’in dış politikası veya Türkiye’nin yanlışları
Bu satırların kaleme alındığı saatlerde Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, Kopenhag yolcusuydu. Şükrü Sina Gürel ile birlikte AB’nin mini zirvesine gidiyordu. Giderayak yaptığı açıklamada, Türkiye’nin AB üyeliğini hak ettiğini ve bu hedeften vazgeçmeyeceğini belirtti.
Sezer bir süredir, kendi standartlarına göre oldukça aktif denebilecek bir yoğunlukta AB meselesiyle ilgileniyor. Bu ilginin ilk ve en belirgin tezahürlerini yaz başlarında parti liderlerini AB konusunda Köşk’te toplantıya çağırması sırasında görmüştük. AB konusunun çıkmaza girme ihtimalinin belirdiği dönemlerde Sezer devreye giriyor. Şimdilerde de benzeri bir durum var. Aralık sonrasında Türkiye–AB ilişkileri tam bir belirsizlik içerisine girebilir. Aslında böyle kritik dönemlerde cumhurbaşkanının devreye girmesi normal ve hatta faydalı gibi görünebilir. Ancak dikkatle incelendiğinde bunun böyle olmadığı fark edilecektir.
Basına yapılan açıklamalardan Cumhurbaşkanı’nın AB meselesine bir medeniyet projesi olarak bakmakta olduğu anlaşılıyor. Taktiksel düzeyde ise, üyeliğin Türkiye’nin hakkı olduğu ve bir şekilde bu hakkı elde edebileceği yönünde Türk Dışişleri’nin geliştirdiği argümanları benimsediği görülüyor. Daha açık söylemek gerekirse, AB’nin bütün isteksizliğine rağmen, izlenen siyasetin, Türkiye’ye AB üyeliği verilmesiyle sonuçlanacağına inanan bir anlayış bu.
Bu siyaset analizi gerçekçi değil. AB’nin başta nüfus, jeo–stratejik coğrafya ve farklı kültürler olarak kafasında formüle ettiği Türkiye endişelerinin ‘becerikli’ ve ‘akıllı’ çocukların diplomasi oyunlarıyla geçilebilmesi mümkün değildir. Üstelik, bu akıllı çocukların fikirleri üzerine inşa edilen diplomasi girişimleri, daha az becerikli olmayan AB diplomatlarının hamleleri sonucunda Türkiye’nin aleyhine sonuçlanıyor.
Türkiye, bu siyaset sonucunda tam bir cendereye sürüklenmiştir ve Cumhurbaşkanı’nın fark etmesi gereken de budur. Türkiye’nin başta Kıbrıs meselesi olmak üzere pek çok konuda vereceğini söylediği tepkileri, AB yetkilileri, bu akıllı çocukların diplomasi oyunları yüzünden ciddiye almıyor. Bizim taraf, kapalı kapılar ardında söylenen birkaç sözün muhataplarımız tarafından ciddiye alınacağını ümit ediyor. Ancak, AB’nin bütün ayak oyunları karşısında geri adım atan taraf olduğumuz için, AB, her defasında Türkiye’nin bir şeyler söyledikten sonra yeni durumu kabulleneceği üzerine siyaset belirliyor. Ve gerçekten de öyle oluyor.
AGSP konusunda Dışişleri’nin özellikle de bir önceki bakan zamanında sergilediği zikzaklı tutumu bunun en güzel örneğidir. Yine aynı dönemde Helsinki zirvesi kararlarını kabul etmemiz için Finlandiya başbakanının gönderdiği mektubun daha sonraki kararlara temel teşkil edemez hale getirilmesi bir başka örnektir. Bu hadiseler sırasında Türk Dışişleri sadece attığımız geri adımların neden doğru olduğunu izah etmek görevini üstlenmiş ve karşı atak gerçekleştirememiştir. Karşı atak zaten siyasi irade gerektirir. Oysa mevcut siyasi irade yakın zamana kadar bütün geleceğini AB’ye her halükarda yalvarma üzerine kurmuştu. Bu yalvarma siyasetinden bir şey çıkacağını beklemek ise eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.
İçinde bulunduğumuz günler AB’ye tepkilerimizi kamuoyuyla birlikte ve güçlü bir şekilde vermemiz gereken zamanlardır. AB’den sadece tarih almaya çalışmak meseleyi yanlış yorumlamaktır. Tepkilerimizi Rum Kesimi’nin AB’ye alınmaması üzerine yoğunlaştırmamız gereklidir. Çünkü Rumlar üye olduğu takdirde, Türkiye’ye verilen müzakere tarihinin bir önemi olamaz. Kıbrıs’ta hızla kontrollü gerginlik siyasetine kaymanın zamanıdır. Ve Cumhurbaşkanı da bu siyasete destek vermelidir. AB’yi bir medeniyet projesi gibi gören anlayış, taktiksel olarak Yunanistan’ın planladığı ve yürütmekte olduğu Kıbrıs siyasetine destek veren taktiksel girişimler üretmekten başka bir şey yapamaz ve yapamıyor.
28.10.2002
|