Bu seçimin belki de en önemli karakteristiklerinden birisi belirsizlik. Oy vermeye az bir zaman kalmış olmasına rağmen zihni bulanık olan seçmen sayısı bir hayli fazla. Çeşitli vesilelerle rastladığım “seçmenlere” yaptığım mini anketlerde kesin bir inançla partisini belirteni görmedim. “Herhalde filan partiye oy veririm.” diyenlerin biraz konuşma ilerlediğinde “Şu parti de olabilir.” şeklinde ikinci siyasal tercihlerini bildirmeleri, partiler açısından son günlerin dahi ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Elbette kampanyaların, propaganda faaliyetlerinin işe yaradığına, yarayabileceğine dair kanaat sadece birkaç görüşmeden kaynaklanmıyor. Ekim ayı içinde Kesit şirketi ile birlikte yapmış olduğumuz araştırmalarda da bu durumu müşahede ettik. Kararsızlar şeklindeki halihazırda kenarda duran bildik küme yüzde onlar civarında; öte yandan sanki kararını vermiş gibi davranan; ancak beklentileri itibarıyla bakıldığında “potansiyel kararsızlar” denebilecek bir küme var ki, bunların oranı neredeyse seçmenlerin yüzde yetmişine kadar çıkıyor. Hemen bir yanlış anlamayı önleme bakımından bir kez daha bildirmeliyim ki, bu insanlar oy verecekleri partiyi zikrediyorlar; muhtemelen de öyle oy kullanacaklar; ancak zihinlerinin gerisinde güçlü bir “acaba?” sorusu var. Kararları çeşitli nedenlerle istifhamın gölgesi altında kalıyor. İşte bu istifham, acaba sorusu, bu türden seçmenlerin siyasal tercihlerini gözden geçirmeye hazır olduklarına işaret ediyor. Bu “gözden geçirme” potansiyelinin harekete geçebilmesi için hangi dil, anlam, nasıl bir araç, ne tür bir görüntü gerektiği hususu ayrı bir bahis ve bu, partilerin konusu. Partiler zaten ideolojileri, entelektüelleri, imkanları, araçları nispetinde seçmene “dokunmaya” çalışıyorlar; belki bu süreçte kendilerini anlatmak kadar seçmeni okumaya çalışmaları, onun dile getirdikleri kadar suskunluklarını, kimi zaman tercümeye muhtaç dilini, kimi zaman ise duyup da anlatamadıklarını çözmeleri, siyasal dile tercüme etmeleri daha bir önem taşıyor.
Mesela seçmenlerin onda dördü verdikleri oyun neticesi hakkında umut kadar kaygı ve endişe de taşıyorlar. Özellikle trend partilerinin tabanında yer alan seçmenlerde bu gerilim daha da yükseliyor.
Yine seçmenlerin onda yedisi seçim sonrası kurulacak hükümeti bugünden başarılı ilan etme “umuduna” sahip değiller; değerlendirme yapmak için “bekleyip görmeyi” tercih ediyorlar. Doksanlı yıllarda her seçim sonrası hayat kırıklığına uğradığını düşünen seçmen bu defa geleceğe ilişkin kanaatlerinde daha tedbirli.
Son derece yüksek oranda bir seçmen kitlesi, hemen hemen onda yedisi “Bu düzen değişmeli.” diyor. Böylesine radikal bir talebi karşılayan ve buna uygun programı olan herhangi bir parti ortalıkta görülmüyor; aksine trendi yüksek partilerin bu konudaki tutumları da yine “düzenin” korunacağı “teminatı” çerçevesinde şekilleniyor.
Bu seçimler için son derece hayati olan bir başka parametre IMF ile ilgili. Son yıllarda yaşanan iki önemli ekonomik kriz ve sonrasındaki trajik gelişmeler, geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar IMF’yi seçim sathına taşımış görünüyor. Hemen hemen seçmenlerin yarısı IMF ile ilişkilerin hemen kesilmesini istiyor; dörtte biri ise “İyi pazarlık yapılmalı.” diyor. ‘IMF ile ilişkilerimiz iyi olmalı.’ diyenler ile ‘Mecburuz.’ kanaatinde olanların toplamı onda ikiyi geçmiyor. Yükselen partilerin IMF konusundaki vaatleri ile seçmenin eğilimleri örtüşmüyor. Ciddi manada iktidar alternatifi olan hiçbir parti açıktan IMF’ye meydan okumuyor.
Bütün bu değerlendirmelerin kendisinde toplandığı ve seçim ikliminin temel belirleyicisi olan sorun ise “yoksulluk korkusu”. Türkiye gibi hızlı bir sosyal değişme yaşayan, sınıflar arası hareketliliğin –özellikle aşağıdan yukarıya doğru– canlı olduğu, bunun ise insanları kişisel olarak gelecekten umutlu kıldığı bir toplumda bugün “yoksullaşma korkusu” seçmen davranışlarının en temel belirleyeni haline geliyorsa, burada herkesin seçim sonuçlarının ne olacağı, kimin iktidar kimin muhalefet olarak çıkacağı düşüncelerinin ötesinde bir an durup düşünmesi gerekir. Bu korkuyu hissedenler “yoksullar” değil; aksine dün Türkiye şartlarında orta sınıf olan bugün ise orta alt sınıfa düşenler. Bu kesim hayat standardını çeşitli kısıntılarla yeni harcama tablosu çerçevesinde düzenlemeye çalışmakta, moral olarak kendini “uyuma” zorlamaktadır; fakat tüm bunları yaparken diğer yandan daha alt sınıfa düşebileceği korkusunu da tam can evinde hissetmektedir. Bu kesimin sosyal ve ekonomik olarak yitirilmesi demek, iktidarda kimin olacağını önemsizleştirecek ölçüde istikrarın yitirilmesi anlamına gelecektir. Borges ölüme yaklaştığı bir çağda yazdığı “Anlar” şiirinde “Yeniden hayata başlayabilseydim eğer...” diye başlayan hayıflanmalarını dile getirirken, bir yerde “Gerçek sorunlarım olurdu hayalilerinin yerine...” diyordu. Türkiye’deki mevcut siyasi düzenin, dilin, örgütlenmelerin, ideolojilerin pozisyonlarına baktığımızda, bir bakıma kendi tasfiyesini hazırlayacak şekilde “gerçek sorunları” ıskalayıp yerine “hayalilerini ikame etmeye çalıştığını” görüyoruz. Hayali sorunlara tüm güç, maharet, profesyonellik harcandıktan sonra gerçek sorunlara kalan üç beş slogan, üç beş imaj bir çare getirmiyor.
Seçime doğru giderken “Son birkaç günde neler olabilir?” konusu ekim ayı içindeki trendler dikkate alınarak bir ölçüde öngörülebilir. Anketlerin önde gösterdiği partiler bu konumlarını artık daralan bir marjda sürdüreceklerdir; çünkü bugüne kadar onları yükselten nedenlere siyasal değer atfedip pozisyon alma eğilimindeki seçmenler bu yönde saf tuttular, diğerleri ise çeşitli nedenlerle öteki yanda duruyorlar. Baraj civarında görünen ikinci grup partilerden yerleşik olanları, tüm olumsuzluklara rağmen bugüne kadar bayrakları altında tutabildikleri seçmenlere bir ölçüde yenilerini ekleyerek barajın üstüne çıkabilme marjına sahipler. Çünkü bugün eski adreslerine oy vermeyeceğini söyleyen; ancak yeni bir adres de belirlememiş olan “kararsızlar”, ya da dünden farklı bir siyasal eğilime sahip olan kimi seçmenler, son anda sandık başında muhafazakar bir ruhla davranıp yeniden eski adreslerine yönelebilirler ve böylelikle bu partiler için son derece hayati olan cüz’i miktardaki oyları temin edebilirler.
Nihayet üçüncü grupta yer alan partiler bu seçimi siyasal mücadelelerini sürdürebilecekleri ölçüde bir tahkimatla çıkabilme amacına yönelik olarak değerlendireceklerdir. Onların umudu, siyasal hayatımızın sert rüzgarlarının en geride olan partileri bile bir gün öne çıkartabilecek ölçüde esiyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Son tahlilde 4 Kasım sabahının Türkiye’sinde seçimlerin galibi olarak ilan edilenlerin zaferden çok, ağır toplumsal/ekonomik sorunlar dolayısıyla zaferin hemen yanı başında onun kardeşi olarak bekleyen trajik yenilgi potansiyeline odaklanmaları, her adımlarını bu hatırlamanın eşliğinde atmaları yerinde olacaktır.
28.10.2002
|