|
Puşkin gibi Goethe de...
Meşhur Rus şairi Puşkin’in Kur’an hayranlığını ve en sıkıntılı günlerinde Kur’an okuduğunu kendi şiirindeki ifadelerinden biliyoruz.
Bu ilginin derinlerine indiğimizde, Puşkin’in anne tarafından dedesinin Habeş asıllı İbrahim olduğunu öğreniyoruz. Onu I. Petro, İstanbul’dan getirerek, Abraam Petroviç adını vermiş ve büyük bir ihtimamla yetiştirmiştir. Zaten Puşkin, dedesinin meziyetlerini belirtmektedir. I. Petro tarafından Paris’e gönderilerek yetiştirilip, temayüz etmiş olan İbrahim, I. Petro’nun ölümünden sonra Habeş asıllı olması yüzünden bazı Rus asilzâdeleri tarafından kötü muamelelere maruz kalmıştır. Müslümanlığını unutmayan İbrahim’den torununa elbette bazı şeyler geçecekti. Puşkin de her fırsatta bu dedesinden iftiharla söz etmiştir.
Aynı şekilde, Kur’an ve İslamiyet’e ciddi alâka duyan meşhur Goethe’nin dedelerinin de araştırmalar neticesinde Müslüman oldukları anlaşılmıştır. Bu hususta Almanya’da neşredilen reklam gazetesi Birlik’te Latif Çelik şunları yazıyor:
Nedir Goethe’yi bu kadar İslam’a yaklaştıran, onu İslam ile tanıştıran kimdir? Goethe diye dikkatlerimizi bu ünlü düşünürün soy kütüğüne, şeceresine yönelttiğimizde yolumuza, karşımıza çıkan belgelere yıllarca kafa yorduk. O İslam’ı inceledi, hayranı oldu, biz de Goethe’yi inceleyince aynı yoldan geçerek onun hayranı olduk. Weimar ve Giesen şehrindeki araştırmalarımız sonunda Heilbronn’a geldik. Buradaki belgeler Brachenheim köyündeki kilisede. Hessen eyaletinde Sultanlar sülalesinden bir hanımla evlenen Profesör Sommer, eşinin diğer bayanlarda olmayan hasletleri karşısında hayrete düşerek araştırmaya koyuluyor. Ulaştığı belgeleri “Familienforschung und Vererbungslehre” adlı eserinde ortaya koyar. Yaşadığı çağda Müslüman olarak yaşayıp öldüğü konusunda önemli iddialar olan ünlü Alman düşünürü Johann Goethe’nin soyunun Türklere dayandığı konusunda açık tezler ileri sürer. Diğer kiliselerden ayrı bir yapı stiline benzeyen Brachenheim Kilisesi’nin bahçesindeki küçük türbenin içinde Latince olarak burada Türk soylu sultanların kabrinin olduğu yazmaktadır.
1291 yılındaki haçlı seferlerinden esir olarak getirilen bir Selçuklu subayı Baden Württemberg’e getirildi. Cerrah, hekim, mimar, kendi lisanının yanında Latince ve Arapça da bilen Selim’e kısa zamanda Baden–Württemberg bölgesindeki en büyük kont tarafından albaylık rütbesi verildi. Devlet yönetiminde ciddi başarılar gösteren Selim’e Türk kökenli olması dolayısıyla ‘Selim Sultan’ diye hitap edildiğini görüyoruz. Günümüzde Prof. Sommer tarafından ortaya koyulan ve Brachenheim Kilisesi’nde bulduğumuz iki şecereden Selim Sultan’ın soyunun devlet kademesinde özellikle hukuk sahasında etkili olduğunu görüyoruz. Özellikle Sultan ailesinin kendi aralarında yaptıkları evliliğin de çok olmasından bu ailenin izini sürmek araştırmacıların işlerini daha da kolaylaştırmıştır. Selim Sultan sülalesi üç kola üç oğlu vasıtası ile ayrıldı. Bu kilisenin bahçesinde mezarların Selim Sultanlar’ın çocuklarına ait olduğu, çevre halkının kiliseye “Sultanlar Kilisesi” dediği de yöre halkından edindiğimiz bilgiler arasında. Özellikle Selim Sultan’ın oğullarından ve daha sonra Sultan adı ile anılacak olan Melchior kolu 16. yüzyıldaki Lutherizm’in Baden–Württemberg eyaletindeki liderlerindendir. Selim Sultan’ın çocuklarının Frackenberg, Brachenheim ve Waldeskirchen’e yerleştiklerini soy kütüklerinden anlıyoruz. Selim Sultan’ın soyunun genelde adalet, din veya kuyumculuk alanında iştigal ettiğini görüyoruz. Philip Sultan aynı soydan gelen tanınmış ressam ve heykeltıraştır. Onun oğlu I. Bickel ise Habsburg hanedanına yakınlığı ile tanınan imparatorun baş terzilerinden biridir. Johann Goethe’nin soyu Prof. Sommer’in araştırmalarında Philip Sultan’a kadar ulaşmaktadır. Netice şu ki; Goethe’nin neslinin ucu Türklere dayanıyor. Şimdi daha iyi anlıyoruz; Goethe’nin İslâm hayranlığını ve bize olan ilgisini Doğu–Batı Divanı’nı mutlaka okuyun. Özellikle bizim yazımızı okuduktan sonra Goethe’yi iyi incelediğinizde bize de dua edeceğinizden eminiz.
Latif Çelik’in Dr. Bayram Yılmaz, Claudia Himmel ve Nielsen Hansen’e dayanarak ulaştığı bu gerçeği kendi kaleminden size aktarmış oldum.
Bizim gittiğimiz yerlerde ve geçtiğimiz topraklarda mutlaka ayak izlerimiz kalmıştır. Altın tozlarına veya yaldızlarına bulanmış ayakların bastığı her yerde elbette onlardan bir işaret, bir motif, bir nakış kalmış olacaktır.
29.10.2002
|