Zaman zaman şerlerden hayır çıktığına rastlanıldığı gibi, inanmak istiyoruz ki G.Saray kulübünde de yakın bir gelecekte olumlu gelişmeler yaşanacak.
Belki de Sarı–Kırmızılı ekip kötü futbol oynayarak bugünleri kaybediyor iken yarınları kurtarıyor! Vakti saati gelmeden neyin ne olduğunu bir kişinin dışında kim bilebilir ki?
Bazı kalemler öngörüleri gerçekleşirken çok mutlu olurlar. Biz peşin söyleyelim ki onlardan değiliz. Fatih hocanın ve G.Saray’ın aylar öncesi söylediklerimizi doğruluyor olması bize yalnızca üzüntü veriyor. Ama herkesler gibi Sarı–Kırmızılı camiayı oluşturan kişiler de iyi bilmeli ki, tüm yollar inişli–çıkışlıdır. Hep çıkış olsaydı hangi işin zevki kalırdı ki?
Aylar öncesinde G.Saray’ın mevcut kadrosuyla içerisi neyse de dışarıda da iş yapamayacağını ve maazallah Avrupa semalarından gelebilecek ters neticeler sonunda karışabileceğini ileri sürmüştük. Fatih hocanın geçmişte yaptığı işlerin daha üstüne çıkma arzusunun ancak iyi kadroyla mümkün olabileceğini, G.Saray’ın ise mevcut kadrosunun buna müsait olmadığını eklemiştik.
Şimdi en garibimize giden hadise ne biliyor musunuz? Lorant’ı kendi akıllarınca tenkit etmek ve ne kadar yetersiz olduğunu ispat etmek için geçen senenin bitiminde, “Önümüzdeki sene G.Saray’ın başına Fatih Terim geliyor. Bu Lorant’ı o çiğ çiğ yer” diyenlerin bugünlerde Fatih hocaya akıl veriyor olmaları.
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarılı hocasına akıl vermek bizim harcımız değil, işimiz ise hiç değil. Alınan mağlubiyetler ve sergilenen kötü futbol da çok önemli değil. Ortalıkta korkulacak bir nokta var; o da hocanın bizzat kendisi. Ne demek ‘Bazı futbolcular için sistemime ihanet ettim, artık bu hatamdan döneceğim!’ Çalışkanlığıyla ve bildiğini yapmasıyla buralara gelen hoca bir anda nasıl olur da tüm yıllar boyunca elde ettiklerini bir kalemde böylece silinebilir. Hem dahası büyük hedeflere ulaşmanın büyük futbolcular olmadan gerçekleşmeyeceğini o bilmezse kim bilecek ki?
Şurasını üzülerek söylemek zorundayız ki hoca işin başından beri bizi alıştırdığı gibi davranmıyor. O değilmiydi ülke içinde çok daha büyük paralar kazanabilecekken vazgeçip de yurt dışını tercih eden? O değil miydi tüm kendine güvenen Türk oyuncularının yurt dışına gitmesini arzu eden? Peki sezon başında ne yaptı? Daha yeni İngiltere’ye gidip oynamaya hem de iyi oynamaya başlayan Hakan’ı geri getirdi. Neymiş Ümit’i Milan kendisine hediye etmiş. Diyemez miydi: “Hayır Ümit, seni oraya ben götürdüm, orada banko oynamadıktan sonra buraya dönmeni istemiyorum.”
G.Saray için herşey henüz bitmedi lakin büyü bozuldu. Senelerin hocası Türk futbolcusunun doygunluğa erişiyor olmasını biraz biraz ıskaladı. Belki de ıskalamadı ama kendisine çok güvenip onları tekrardan motive edebilirim diye düşündü. Bizi bir aksilik olur da, Sarı–Kırmızlı ekibin evine erken dönmesi bile korkutmuyor. Yeter ki Fatih hoca inandığını yapsın. O bazıları darılmasın, kırılmasın, incinmesin diye değil istediği yapılmıyor diye oyuncu değiştirirdi. İnandığı oyuncuyu da aynı Hakan Şükür örneğinde geçmişte yaşandığı gibi, herkes Torinolu Şaban diye bağırırken “Bende Hakan’ın kredisi bitmez” diyerek oynatmaya devam ederek kazanırdı.
Hocam bizi alıştırdığın gibi davrandığın zaman sıkıntıların azalacak gibimize geliyor.
Efsane olmuş bir teknik direktörün bu günlerde içinde bulunduğu durum çok can sıkıcı. Bir tarafta üzerine gitmek için fırsat kollayan acımasızlar, bir tarafta ezeli rakiplerin ezici baskısı, diğer tarafta kulüp yönetimi ve fanatikler.
Başarı olunca herkes alkışlar ve fotoğrafın içinde yer almaya çalışır. Zor günlerde ise yalnız gerçek dostlar vardır. Bunlar Terim’in zor günleri, bakalım yanında kimler kalacak?
Türkiye enteresan bir ülke. Çoğu şey başarıya endeksli. Neredeyse, kimsenin mağlubiyetlere tahammülü yok. Terim Manchester United’ı ve Alex Ferguson örneğini veriyor; ama bu bize örnek teşkil etmez. Ardı ardına yaşanacak başarısızlıklar, bırakın 40 yılı 40 dakika bile koltukta kalmanıza engel olur. Terim; pusuya yatmış olanların tahammülsüzlüğü sebebiyle kendisine tanınan kredileri, çok çabuk tüketme talihsizliğini yaşayabilir.
Terim’in, başarıda zorlanmasına iyi ya da kötü niyetli tepki verenlerin dışında, alınan neticelerde sorumluluğu var mıdır derseniz; bu soruya evet diye cevap vermek gerekir.
G.Saray gibi bir takımın başında teknik patron olmak takımın yanında birçok yan faktörle uğraşmayı gerektirir. Terim daha önceki dönemde bu yan faktörlerle uğraşmayı çok iyi gerçekleştiriyordu.
Basın, taraftar, futbolun yönetimi ve futbolla dolaylı ilintili insan ya da topluluklarla kurduğu ilişkiyi, takımın başarısı yolunda kullanması, fevkalade müthişti. Terim ekolü olarak adlandırılabilecek tarzın içinde bu durum ağırlıklı bir yer tutuyordu. Bu dönem henüz böyle çalışma gözlemleyemiyorum. Terim’in bir problemi de, geçmiş dönemde yaşadığı başarıların oluşturduğu havadan kurtulamamış olmasıdır. Bu da onun yeni bir yol seçerek başarı yakalamasını zorlaştırmaktadır. Zirveden sonra yeniden zirve yapabilmek için ruhsal motivasyonun yenilenmesine ihtiyaç vardır.
Terim kızmasın; ama transfer tercihleri hatalıdır. Kendisi bunu kabul de ediyor. Bu sebeple G.Saray’ın oyuncu arayışları devam ediyor ve edecek de. Tıpkı geçmiş dönemde olduğu gibi. Unutulmasın ki bir futbol takımının iki tip futbolcuya ihtiyacı vardır. Birincisi kendini ispatlama ihtiyacında olup başarıya ve paraya aç oyuncular, ikincisi ise ustalıklarını bir kez daha başarıyı gerçekleştirerek topluma göstermek isteyenler. Bunların arasında yer alan tipler; sadece para kazanmak sevdasında olup, süre dolduranlardır. Şimdi ki G.Saray takımı, işte bu ara tiplerden oluşmaktadır. Terim süratle başarıya doymuş, adale ve ruh yorgunluğu yaşayan cepleri para dolu oyunculardan kurulu takımını revize etmeli ya da çok çalışarak mevcut takımı bu hale getirmelidir. Yoksa G.Saray’ı, Şampiyonlar Ligi’nde bugüne kadar karşılaştığı en zayıf takım olan Brugge gibi mağlubiyetler kapıda beklemektedir.
2002–2003 sezonunda bu kadar geçen süre ve oynanan maçtan sonra Terim’in hâlâ ideal bir kadro ile oyun anlayışı bulamamış olması büyük handikap hatta bir futbol ayıbıdır. İstikrar birçok konuda olduğu gibi futbol içinde geçerli bir kavramdır. Kadroda bu kadar çok oynanması sanki Terim’in bir futbol acziyeti içinde olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Sıkça değişen kadro futbolcuda da bir güvensizlik oluşturmaktadır. Terim hissi davranmadan ilk onbiri belirlemeli, çok bilmiş futbol kamuoyu teknik ve taktik hususlardaki eleştirilerini dikkate almalı, sahada futbolcunun oynadığını unutmayarak başarısızlık karşısındaki faturayı kolayca futbolcusuna kesmemelidir.
Son üç maçta alınan 9 puan Beşiktaş’ı camia olarak kenetledi ve potaya soktu. Cordoba geçen haftayı, son dakikada puanlar getiren bir kurtarışla noktalarken, bu haftayı da ilk dakikalarda yaptığı iki kurtarışla açtı.
Yüzde yüzlük 3 gole mani olan Kolombiyalı kaleci, Kara Kartal’ın kanatlanmasında büyük rol oynadı.
Lucescu doğru değişikliklerle, iyi sonuçlar alıyor. Zaten puan biriktirmeyi çok iyi bilen bir hoca. Bence Beşiktaş bu hafta Malatya karşısında, yıllardır seyrettiğim, en çağdaş futbolunu oynadı.
Kasası tamtakır, tribünleri boş, oyuncuları paralarını alamamış Altay İzmir’de, son günlerde çok kötü sinyaller veren Galatasaray’ı konuk etti.
Gayretli Christian, iyi niyetli Baliç, soğukkanlı Ergün, topu rakip alana çok çabuk taşıyan ve şans verildikçe açılan Pinto ve her zamanki gibi Mondragon, takımın iyileri idiler. Ancak Boluspor’dan gelen Altaylı Sinan, havadan ve karadan, Sarı–Kırmızılı defansı tahrip etti. Ayrıca bu defans, böylesine gereksiz bir ofsayt taktiğini uygulamaya kalkarsa, taraftarını çok üzer.
Oyuna başlayan 11 bu ise, 90 dakikada 3 oyuncu değişikliği Galatasaray’a yetmez. Liderin ligdeki zor maçları bu hafta sahasında oynayacağı Göztepe maçından sonra başlıyor, oynanan futbol, havası azalmış topa benziyor. Doğru taktiği bile yanlış adamlarla uygulayamazsınız.
21 günde 6 maç oynayacak Fenerbahçe, karşısında Gençlerbirliği, daha ziyade ofansif oyunculardan kurulu bir kadroyla yer aldı. Ersun Yanal sanki Fenerbahçe’yi ciddiye almamıştı. Temposu çok yüksek başlayan maçın son 20 dakikasında her iki takımın da gardı düştü. Tuncay, Türk futbolu için büyük kazanç, Ortega ve Ceyhun birbirleri ile hiçbir konuda anlaşamamalarına rağmen, Sarı–Lacivertlilerin en iyileri idiler.
Maçın hakemi Kuddusi Müftüoğlu, sanki Johnson’a sarı kart göstermemek için bir yemin etmişti; ve de yemininden dönmedi.
Bir daha tekrar edelim: Biz cumhuriyetimizle iftihar etmek istiyoruz. Çünkü cumhuri idare şekli bizim anlayışımıza ters değildir. Müslümanların ilk devlet yöneticileri raşid halifeler, cumhuri yönetim şeklinin başlangıcını yapmışlardır.
Kur’an–ı Kerim’in istişareyi emreden ayeti cumhuri yönetimin uygunluğuna işaret eder.
Dört büyük halifeden hiçbiri tayinle ya da ihtilalle gelmemişlerdir.
Hiçbiri diğerinin akrabası değildir. Babadan oğula yönetim devir teslimi söz konusu olmamıştır. Hepsi de kendileri istemeksizin halkın istek, hatta ısrarı üzerine görev almışlardır. Halife Hz. Ömer’in son anlarında oğlunu yerine tayin etmesi teklifleri üzerine verdiği cevap meşhurdur:
–Bir evden bir kurban yeter!
Sorumluluk duygusunu gösteren şaheser bir sözdür bu. Devlet başkanlığını kendini kurban etmekle eş tutan bir mesuliyet anlayışı... Cumhuriyetle bağdaşmayan baskı ve dayatmaları tenkit eden dindarları cumhuriyet karşıtı olarak yorumlamak bu bakımdan da yanlıştır, hatta onlara iftira niteliği taşıyan bir yakıştırmadır. Zira dindar insanlar cumhuriyet düşmanı olmazlar. Hatta onların cumhuriyet anlayışı (80) yıllık gibi kısa bir geçmişe değil belki bin dört yüz yıl gibi tarihi bir köke de sahiptir. İlk dört büyük halifenin icraatları ve uygulamalarını bir bakıma cumhuri bir yönetim şekli olarak yorumlayan insanları nasıl cumhuriyet karşıtı olarak takdim edeceksiniz? İsterseniz asr–ı saadetteki cumhuriyetçi uygulamalardan bazı örnekler sunalım. Bakalım bugünkü anlayışa çok mu ters düşecek, fazla mı yanlış görülecek! Yoksa bizim hedefimizdeki uygulama da budur; ama henüz varamamış, aynını icraya muktedir olamamışız mı denecek?
Medine’de zeytinyağı sıkıntısı çekilmektedir. Bu yüzden devlet başkanı Hz. Ömer, dışarıdan getirttiği zeytinyağını şehrin meydanında halka bizzat nezaret ederek dağıtmaktadır. Bu sırada yakınlarından biri yaklaşıp halifenin kulağına bir şeyler fısıldar. Hiddetlenen halifenin cevabı herkesin duyacağı netliktedir.
–Sana düşen, halktan biri gibi sıraya girmek, sıran gelince hisseni almaktır. Halifenin yakınlığına güvenerek herkesten öne geçemezsin. Benden sonra gelecek yöneticilere, akrabalarını kayırdı şeklinde kötü bir örneği veremem. Ve halifenin yakını doğruca kuyruğa girer, ancak sırası gelince hissesini alır, asla bir kayırma söz konusu olmaz.
Ne dersiniz çok kötü örnek mi bugün için? Yoksa bütün feryatlarımız böylesine adil bir uygulama sağlamak için mi?
Bir başka örneği de arz edelim burada:
Boşaltılan küplerden birinin içine elini sokup zeytinyağıyla saçlarını yağlayan bir çocuğu gören halife, hemen çocuğun elinden tutar oradaki birine emir verir:
– Derhal bu çocuğun saçlarını kestirin. Çünkü bu saçlarda devlet malı bulaşığı vardır. Şimdiden devlet malına bulaşan çocuk sonunda zapt edilmez bir sorumsuzluğa girebilir. Biz de ona kötü örneklik etmiş oluruz.
Ve çocuğun saçları kestirilip, devlet malının bulaşığına dahi yaklaşmama konusunda unutulmaz bir örnek de böyle verilir.
Bugün bunlar çok mu kötü örnekler, fazla mı yanlış misaller? Devletin imkanlarını eline geçirenler mutlaka hortum kullanmalı, devlet malı deniz, yemeyen ise falan.. mı demeliler? Cumhuriyetin gereği hangisi? Kimler kimleri cumhuriyet karşıtı olarak göstermeye yelteniyorlar?
Bu konuda çarpıcı örnekler en son çıkan kitabımız (İnsanlığın Ufkundaki İslam Adaleti’nde).
Geçtiğimiz günlerde Endonezya’nın tatil beldelerinden Bali’de turistlerin bulunduğu yere düzenlenen saldırı sonucunda 180 kişi hayatını kaybetti.
Eylemi şimdiye kadar üstlenen olmasa da, saldırıdan Endonezya’da faaliyet gösteren Cemaat–i İslam sorumlu tutuldu. El Kaide örgütüyle de ilişkili olmakla suçlanan Cemaat’in önde gelenleri şimdi gözaltında, sorguları devam ediyor.
Haftalardır Amerika’yı dehşete düşüren keskin nişancının bir Müslüman olan John Allen Muhammed ve üvey oğlu olduğu iddia ediliyor. John Allen Muhammed, başında Farrakhan’ın bulunduğu Amerikalı siyahların örgütü “İslam Ulusu”nun üyelerinden biri.
Şimdi de Moskova’da Çeçenlerin bir tiyatro binasına düzenlediği baskın olayıyla karşı karşıya bulunuyoruz. 22’si kadın 50 Çeçen gencin düzenlediği baskın büyük bir trajediyle sonuçlandı. Putin’in emriyle tiyatroya yapılan müdahale sonucunda eylemcilerden ve rehinelerden 150 civarında insan hayatını kaybetti; 100’ün üstünde ağır yaralı var. “Yaralı” demek zor; çünkü Rus timlerinin kullandığı ve halen aslında ne olduğu tam olarak bilinemeyen zehirli gaz “kitlesel ölümler”e yol açmış. “200’e yakın ölü ve 300 yaralı” kendi ölçeğinde bir “kitle”dir. Zehirli gazlarla ilgili olarak kullanılan “kitle imha silahları” bu trajik olayda tam da yerine oturuyor.
Elbette Rus yetkilileri bir şekilde olaya müdahale edecek, rehineleri kurtarmak ve eylemcileri yakalamak isteyecekti. Her devletin veya hükümetin yapması gereken budur. Her ne olursa olsun, hiçbir suçları olmayan insanların şu veya bu amaçla tehdit ve şantaj aracı olarak kullanılması, rehine tutulup kendileri dışında vuku bulmuş bir ihtilafta pazarlık konusu yapılması kabul edilemez. Ancak yapılan müdahalenin yerinde ve profesyonel bir operasyon mu olduğu, gerçek niyetin sahiden masum rehineleri kurtarıp eylemcileri etkisiz hale getirmek ve yakalamak mı olduğu konusu belirsiz. Zihinlerde bazı soru işaretleri var.
Ben özellikle modern devletlerin, her zaman rasyonel oldukları, kendi yurttaşlarının güvenlikleri dahi söz konusu olsa “davranmaları gerektiği gibi davrandıkları” konusunda şüpheleri olan biriyim. Uluslararası güvenlik sistemi ve bu sistem içinde belli tutumlara sahip devletler, ya bazan kendi konumlarını takviye etmek için birtakım kombinezonların içine girerler ya da başkalarına ait kombinezonları kendi lehlerine çevirmek için şaşırtıcı tutumlar içine girmekten çekinmezler.
Hiç kuşkusuz bununla, Çeçenlerin düzenlediği tiyatro baskınının Rus veya başka gizli servislerin işi olduğu yönünde herhangi bir imada bulunmuyorum; ancak Çeçenlerin düzenlediği bu baskının, Bali saldırısının ve Amerikalı “keskin nişancı”nın “ismi Muhammed” olan bir Müslüman olmasının, bazı çevrelerin arayıp da bulamadıkları bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Üst üste yaşanan bu olaylar, bir kere daha “Müslümanlar ile terör” arasında bir bağlantı kurmak isteyenlere elverişli bir fırsat yaratmış oldu. “Dünyada Müslümanlar acımasızca katliamlar yapmakta, insan hayatına kastetmektedirler” şeklinde üretilen imajı takviye edici oldu. Böylece 11 Eylül’den sonra Müslümanlara yüklenmek istenen “terörist sıfatı” pekişiyor; Afganistan’dan sonra şimdi Irak’a müdahaleye hazırlanan ABD’deki şahinlerin eli kuvvetleniyor. Bu üç olay, Filistin’de hiçbir uluslararası normu ve hukuki değer tanımayan İsrail’in ve elbette 1994’ten beri Çeçenistan’ı harabeye çeviren, 200 binin üstünde insanı acımasızca öldüren Rusya’nın da elini kuvvetlendiriyor.
Ve bir kere daha “İslam dini terör kültürü ve terörist üreten bir din” olduğu yönündeki imaj siyasetin ve popüler kültürün vitrininde “sevimsiz, itici ve tehdit edici” bir yere oturtuluyor.
Meşhur Rus şairi Puşkin’in Kur’an hayranlığını ve en sıkıntılı günlerinde Kur’an okuduğunu kendi şiirindeki ifadelerinden biliyoruz.
Bu ilginin derinlerine indiğimizde, Puşkin’in anne tarafından dedesinin Habeş asıllı İbrahim olduğunu öğreniyoruz. Onu I. Petro, İstanbul’dan getirerek, Abraam Petroviç adını vermiş ve büyük bir ihtimamla yetiştirmiştir. Zaten Puşkin, dedesinin meziyetlerini belirtmektedir. I. Petro tarafından Paris’e gönderilerek yetiştirilip, temayüz etmiş olan İbrahim, I. Petro’nun ölümünden sonra Habeş asıllı olması yüzünden bazı Rus asilzâdeleri tarafından kötü muamelelere maruz kalmıştır. Müslümanlığını unutmayan İbrahim’den torununa elbette bazı şeyler geçecekti. Puşkin de her fırsatta bu dedesinden iftiharla söz etmiştir.
Aynı şekilde, Kur’an ve İslamiyet’e ciddi alâka duyan meşhur Goethe’nin dedelerinin de araştırmalar neticesinde Müslüman oldukları anlaşılmıştır. Bu hususta Almanya’da neşredilen reklam gazetesi Birlik’te Latif Çelik şunları yazıyor:
Nedir Goethe’yi bu kadar İslam’a yaklaştıran, onu İslam ile tanıştıran kimdir? Goethe diye dikkatlerimizi bu ünlü düşünürün soy kütüğüne, şeceresine yönelttiğimizde yolumuza, karşımıza çıkan belgelere yıllarca kafa yorduk. O İslam’ı inceledi, hayranı oldu, biz de Goethe’yi inceleyince aynı yoldan geçerek onun hayranı olduk. Weimar ve Giesen şehrindeki araştırmalarımız sonunda Heilbronn’a geldik. Buradaki belgeler Brachenheim köyündeki kilisede. Hessen eyaletinde Sultanlar sülalesinden bir hanımla evlenen Profesör Sommer, eşinin diğer bayanlarda olmayan hasletleri karşısında hayrete düşerek araştırmaya koyuluyor. Ulaştığı belgeleri “Familienforschung und Vererbungslehre” adlı eserinde ortaya koyar. Yaşadığı çağda Müslüman olarak yaşayıp öldüğü konusunda önemli iddialar olan ünlü Alman düşünürü Johann Goethe’nin soyunun Türklere dayandığı konusunda açık tezler ileri sürer. Diğer kiliselerden ayrı bir yapı stiline benzeyen Brachenheim Kilisesi’nin bahçesindeki küçük türbenin içinde Latince olarak burada Türk soylu sultanların kabrinin olduğu yazmaktadır.
1291 yılındaki haçlı seferlerinden esir olarak getirilen bir Selçuklu subayı Baden Württemberg’e getirildi. Cerrah, hekim, mimar, kendi lisanının yanında Latince ve Arapça da bilen Selim’e kısa zamanda Baden–Württemberg bölgesindeki en büyük kont tarafından albaylık rütbesi verildi. Devlet yönetiminde ciddi başarılar gösteren Selim’e Türk kökenli olması dolayısıyla ‘Selim Sultan’ diye hitap edildiğini görüyoruz. Günümüzde Prof. Sommer tarafından ortaya koyulan ve Brachenheim Kilisesi’nde bulduğumuz iki şecereden Selim Sultan’ın soyunun devlet kademesinde özellikle hukuk sahasında etkili olduğunu görüyoruz. Özellikle Sultan ailesinin kendi aralarında yaptıkları evliliğin de çok olmasından bu ailenin izini sürmek araştırmacıların işlerini daha da kolaylaştırmıştır. Selim Sultan sülalesi üç kola üç oğlu vasıtası ile ayrıldı. Bu kilisenin bahçesinde mezarların Selim Sultanlar’ın çocuklarına ait olduğu, çevre halkının kiliseye “Sultanlar Kilisesi” dediği de yöre halkından edindiğimiz bilgiler arasında. Özellikle Selim Sultan’ın oğullarından ve daha sonra Sultan adı ile anılacak olan Melchior kolu 16. yüzyıldaki Lutherizm’in Baden–Württemberg eyaletindeki liderlerindendir. Selim Sultan’ın çocuklarının Frackenberg, Brachenheim ve Waldeskirchen’e yerleştiklerini soy kütüklerinden anlıyoruz. Selim Sultan’ın soyunun genelde adalet, din veya kuyumculuk alanında iştigal ettiğini görüyoruz. Philip Sultan aynı soydan gelen tanınmış ressam ve heykeltıraştır. Onun oğlu I. Bickel ise Habsburg hanedanına yakınlığı ile tanınan imparatorun baş terzilerinden biridir. Johann Goethe’nin soyu Prof. Sommer’in araştırmalarında Philip Sultan’a kadar ulaşmaktadır. Netice şu ki; Goethe’nin neslinin ucu Türklere dayanıyor. Şimdi daha iyi anlıyoruz; Goethe’nin İslâm hayranlığını ve bize olan ilgisini Doğu–Batı Divanı’nı mutlaka okuyun. Özellikle bizim yazımızı okuduktan sonra Goethe’yi iyi incelediğinizde bize de dua edeceğinizden eminiz.
Latif Çelik’in Dr. Bayram Yılmaz, Claudia Himmel ve Nielsen Hansen’e dayanarak ulaştığı bu gerçeği kendi kaleminden size aktarmış oldum.
Bizim gittiğimiz yerlerde ve geçtiğimiz topraklarda mutlaka ayak izlerimiz kalmıştır. Altın tozlarına veya yaldızlarına bulanmış ayakların bastığı her yerde elbette onlardan bir işaret, bir motif, bir nakış kalmış olacaktır.
“Olası” Irak operasyonu. Hijyenik, pürüzsüz ve şifa verici bir operasyon olacağı söyleniyor bunun.
Sistemin içinden habis bir uru (Saddam), en hassas ve uzay teknolojisinin sağladığı en mükemmel aletlerle çekip çıkartacak bir ameliyat olacakmış bu operasyon.
Bilmiyorum, Baudrillard biraz abartmış mıydı 10 küsur yıl önceki Irak “savaşı”nın hiç olmadığını söylerken? Gerçekten de savaşlar artık sadece ekranlarda mı cereyan ediyor? Hatırlayın, bir gece yarısı CNN’in bize gösterdiği, koyu yeşil bir gökyüzünde uçuşan ateşböceklerinden ibaret değil miydi? Neydi sahiden de onlar? Eğlenceli havai fişeklere daha çok benzemiyor muydu o düştüğü yerde onlarca metrelik çukurlar açan bombaların karanlık gökyüzündeki parlak izleri?
Savaş ve eğlence... Günümüzün gözde reyting–avcısı şovları.
Futbolun reytinginin bu denli yüksek olmasında, o çok bilmiş çığırtkanlarının dimağımızın zaaflarına üfürdükleri savaş naralarının rolü yok mudur dersiniz?
Her şey bir film karesinin müstekreh sıradanlığına sıkıştırılmış durumda bugün. Sevgilisini 54 yerinden bıçaklayan adamın kanlı “vahşeti”yle Berat Kandili’nin o uhrevî atmosferi eşitleniyor ekranlarımızda. Topuğundan vurulan “sanatçı”ya tahsis edilen özel saatler, 5 kardeşiyle bir çadırda yaşama mücadelesi veren 12 yaşındaki kızın hazin hikâyesinin üzerine salıyor kapkalın gölgesini.
Ekranlar, günümüzün zihin kontrol araçları olup çıkıyor. Yalnız ekranlar mı? İnternetten yazılı basına kadar her iletişim ortamı, vermek istediği mesajı haberlerin vasıtasıyla zerk ediyor beyinlere.
“Haber (medium) bir MESAJ’dır.” demişti McLuhan. Şimdi ise şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz: “Haber bir MASAJ’dır.” Her haberiyle beyinleri yoğuran ve onu istediği şekilde terbiye eden ve yönlendiren usta işi bir masaj.
Tele–voleler ve seçim–volelerin ötesinde bir kan gölünün ortasında yüzmüyoruz muyuz? Terör, savaş, şiddet... Hiç eksiliyor mu etrafımızdan?
Filistin’de babasının koltuğunun altında çırpına çırpına can veren küçük Muhammed’in yürek paralayan hikâyesini çoğu kanal işlenmeye değer bile görmedi oysa.
Ve “olası” Irak operasyonu kapıda yine. Yine düştüğü yerde kraterler açan bombalar, yine isimsiz ölüler manzumesi, yine masum çocuk kanlarından dereler.
Ekranlarımızın başında çaya batırdığımız kurabiyeyi ağzımızda eritirken, bu “temiz”, bu “hijyenik”, bu “hayırhah” operasyonu olanca kayıtsızlığımızla izleyeceğiz yine “insanlık ailesi” olarak! Bu zayiatlara bakıp bakıp Saddam’a kinleneceğiz belki de. Onun, sadece onun sebep olduğunu düşüneceğiz bu kadar telefata.
Doğrudur. Saddam, suçludur. Pek çok benzer diktatör gibi yaptıklarının hesabını vermelidir. Ama Saddam’a hesap verdireceğiz diye de yüz binlerce masumun kanının akıtılması gerekmiyor ki? Eğer bu temiz bir operasyon olacaksa gerçekten de, vücudu el bombasıyla parçalayıp çıkartamayız uru içinden.
Bünyeyi boydan boya yırtan bir operasyona hiç temiz, hijyenik ve başarılı denilebilir mi?
Ya onun narına yananlar? Onları hiç düşünen var mı? Şu petrole bulanmış haliyle çırpınan karabatak kadar olsun kederlenebildik mi bir sığınağa girmiş 300 çocuğun “yanlışlıkla” atılan bir bombayla diri diri kebap edilmesine?
Var olasın Cüneyt Özdemir; sen de olmasan 10 küsur yıl önce sınırlarımıza yığılan Kuzey Iraklı mültecilerin ölen bebeklerinden yükselen buğu, o temiz(!) atmosferimize değmeyecekti hiç. O vakitler sınırlarımıza vuran iltica dalgası sırasında, açlık ve hastalıkların hemen her zaman ilk kurbanları olan bebekler, alelusul kazılan mezarlara gömülmeye başlanmış büyükleri tarafından. Bir süre sonra tuhaf, mültecilerin daha önce hiç rastlamadıkları, tarife gelmez bir koku kaplamaya başlamış ortalığı. Neden sonra anlaşılmış ki, bu tuhaf ve insanı iliklerine kadar ürperten koku, yüzlerce ölü bebeğin toprağın altına emanet olarak bırakılan tazecik bedenlerinden tütmektedir.
Ya böyle işte, savaşların ardından ılgıt ılgıt tüter ölü bebek kokuları. Ki onların adlarını tarihler yazmayacaktır asla.
Ekranlara çivilenmiş dimağlarımıza onların kokularını duyurabilme şansımız var mı?
Seçime günler kala seçmenin kafasını karıştıracak formüller, çeşitli siyasi partiler tarafından ortaya atılmaya başladı.
Oy oranı yüksek görünenler tek başına iktidar için bize gelin derken, küçükler de eğilimlerin doğru bir şekilde ortaya çıkması için baraj endişesi taşınmadan tercih yapılmasının doğru olacağının altını çiziyorlar.
Sadece bu seçim için değil, gelecek yıllardaki seçimler için de seçmenin sağduyulu davranmasında fayda var. Her dönemde yükselen siyasi oluşumlara değil, istikrarlı fikirleri olan, doğru ve dürüst kalabilen, manipüle etmeden tutabileceği sözü verenlere eğilimin olması Türkiye’nin geleceği açısından önemli. Bu ölçülerdeki partilerin yükselişleri ve inişleri seçmeni yanıltmamalı. Ya da üretilmeye çalışılan hukuk girdapları, yine vekil seçecek milleti ürkütmemeli. Tercihler, politikacıların nefesiyle değil, vicdanların sesiyle yapılmalı.
‘Falan parti ve lideri iyi, dürüst; ama barajı aşamaz’ yaklaşımlarıyla oyların heder olacağına olan inançlar doğru olmadığı gibi, ‘İktidar ortağı olduğu için kendi siyasi programını uygulayamadı.’ safsataları da o derece yanlıştır. ‘Altın çamura düşmekle değer kaybetmez.’ darb–ı meselinde olduğu üzere, koalisyonla iktidara ortak olanlarında ürkek pozisyona düşmeleri kendi acziyetlerindendir. Yarın iktidar olduklarında da başka gerekçeleri, bahaneleri olacaktır.
‘Oyunu oyunuzla bozun’ sloganı bu açıdan önemli. Fakat bu bana ait bir slogan değil. Ulaştırma eski Bakanı Oktay Vural’ın seçim amacıyla geliştirdiği bir slogan. Ulaştırma Bakanlığı’nın web sitesinde dolaşırken, bu sloganı keşfettim. Sitede iki adet ‘bakanımız’ ikonu vardı. Birincisi ve ana sayfanın üst tarafında yer alan ‘bakanımız’ bölümünde şimdiki bakan Naci Kınacıoğlu anlatılırken, altta yer alan ikinci ikonda ise Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İzmir milletvekili adayı Oktay Vural’ın seçim amacıyla yaptırdığı siteye link verilmişti.
Vural, oyunu bozmak için bakanlığın resmi sitesinden devreye girmeyi başarmıştı. Ancak, Vural’ın bu oyunu geçtiğimiz hafta keşfedilince, bakanlık yetkilileri siteden link kaldırılarak devlet kanalıyla reklama ve seçim oyununa son verdiler. Bakalım İzmirli seçmenlerin bu oyuna tepkileri ne olacak?
Sosyal güvenlik de seçimi bikliyor
SSK Başkanlığı’nca, 2002 yılı için öngörülen bütçe 13,3 katrilyon. Bizdeki bütçe planlamaları ne derece reel, ortada. Yani bu rakam yetmeyecek. Tahminler 15 katrilyon lirayı aşacağı yönünde. Dolayısıyla kurumun 2 katrilyon lira açığını kapatma görevi Hazine’ye düşecek. Buna rağmen de sosyal güvenlikteki yara kapanmayacak. Partilerin bu yönde ortaya koydukları çok net politikalar yok. Yüzeysel yaklaşımlar ise sorunları çözecek gibi değil. Genelde bu tür meselelere, kurumları yakinen tanıyan adaylar projeksiyon tutabiliyor.
SSK eski Genel Müdür Yardımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi DYP Ankara l. bölge 2. sıra milletvekili adayı Bülent Kuşoğlu, bu meselenin Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olduğunu, yıllardır da giderilemediğini belirtiyor. Kuşoğlu, SSK’nın yaklaşık 3 katrilyon lira alacağının tahsil edilemeyişinin ana problemlerden birisi olduğunun altını çiziyor. Diğer bir deyimle sorun ve çözüm kısmen ortada. Halledilmesi için irade gerekiyor.
Genç olan Türkiye nüfusu ile bu sıkıntılar yaşanıyorsa, 20 yıl sonra yaşlı bir nüfusa sahip olduğumuzda, sorunun çözülmesinin güçleşeceğini söylemek kehanet sayılmaz. Kuşoğlu, SSK’daki sorunları; organizasyon–yapı hataları, mevzuat hataları, yönetim–uygulama hataları olarak üç bölüme ayırıyor. Mevcut sistemden, yeni ve ideal sisteme geçmenin asıl zorluğu oluşturduğunu, bunun için kurumu, sistemi, dünyayı ve Türkiye’yi bilen, çalışkan, dürüst yöneticilerle yapılacak iyi bir ekip çalışmasına ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Tersinden okunduğunda sorunun hangi tür yöneticilerden ve yönetimlerden kaynaklandığı kendiliğinden ortaya çıkıyor.
SSK hastaneleri önündeki kuyruklar, yoğunluk sebebiyle tedavi edilemeyen hastalıklar, ölümcül hastaya bile aylar sonraya randevu veren hastaneler halihazırdaki sosyal güvenliğimizin gerçek yüzü.
Bütün bu gerçekler ışığında ‘oyunu oyunuzla bozmak’, gelecekte iyi bir Türkiye’de yaşamak istiyorsanız, iki kez düşünün, fikrinizi sabitleştirip, mührü tek doğru adrese basın...