İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
03.11.2002
Pazar
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 
 

NURİYE AKMAN



Gazetemizin yeni yüzü Şahin Alpay: Ben felsefî bakımdan bir döneğim ve bununla iftihar ediyorum

Sevgili Şahin Alpay, gazetemize hoş geldiniz. Sizinle burada buluşmaktan dolayı son derece memnunum. Okurlarımıza sizi en yalın tanıtma biçimi hayat hikayenizi anlatmanız bence. Çünkü bu hikaye bir medya analizi yapma imkanı da verecek hepimize. İsterseniz 7 yıla yakın süre çalıştığınız Milliyet gazetesinden “atıldığınız” Şubat 2001’den başlayalım.

Benimle birlikte on yazar ve çizer çıkarıldı. Bu ayıklama, her ne kadar krizle izah edildiyse de, hemen sonra birçok yeni yazar alındı. Belli ki bir kadro değişikliği isteniyordu. Buna elbette kimsenin itirazı olamaz. Beni rencide eden taraf, gazeteden çıkarıldığımızın lütfedilip gazetenin patronu veya genel yayın müdürü tarafından tebliğ edilmemesi oldu. En azından bir mektup veya telefon ile bir teşekkürü hak etmiştik.

Bir üslupsuzluktur gidiyor. Mesela ben Sabah’tan emeklilik ikramiyemi bile alamadan ayrıldım. Hâlâ da ödemiyorlar. Zafer Mutlu’ya havaalanında tesadüfen rastlayıp sorduğumda “Ben bir duvar ördüm, kimse o duvarı aşamaz.” dedi bana. Kalbinizin nasıl kırıldığını çok iyi anlıyorum...

Geçen temmuz ayında CNN–Türk’teki programıma son vermek de 40 yıllık arkadaşım, hayatımın 10 yılını birlikte geçirdiğim Nuri Çolakoğlu’na nasip oldu. O da, hemen hiç tanımadığım biri olan Milliyet Genel Yayın Müdürü Mehmet Yılmaz’ın üslubuyla işime son verdi. Lütfedip bir telefon dahi etmedi. Bu yapılanların meslektaşlar arasında yakışık alır şeyler olmadığını düşünüyorum.

Belki yaptığınız türde bir programa ihtiyaç yoktu.

Olabilir, benim itirazım meslektaşların birbirlerine meslektaş gibi davranmaması. Basının ilkelerini, ahlakını, özgürlüğünü ancak gazetecilerin kendileri koruyabilir. Biz kendi mesleğimizin ve meslektaşlarımızın saygınlığına sahip çıkmazsak, patronların bizi itip kakmalarına izin verirsek, ipin ucu, Türkiye’de olduğu gibi iyice kaçar.

Niye böyle oldu peki?

Patronlar medyayı, medya dışı çıkarları için araç olarak kullanarak hak etmedikleri ölçüde büyük paralar kazandılar. Bazı yönetici ve köşe yazarlarına dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek maaşlar ve imkanlar vererek, bir medya aristokrasisi yarattılar. Sahip oldukları gelir düzeyini patronlara borçlu oldukları için bu kimseler “sahiplerinin sesi” oldular. Meslek ilkeleri ayaklar altına alınmış veya alınmamış, böyle bir dertleri kalmadı. RTÜK Kanunu tartışmaları sırasında medya aristokrasisi, o kadar ayan beyan ortaya çıktı ki... Demokratlık konusunda mangalda kül bırakmayan yazarlar dahi, anayasa değişikliklerine, AB Kopenhag kriterlerine aykırı olan, basın özgürlüğünü ayaklar altına alan bu kanunu, patronları öyle istediği için ya savundular ya da suspus oldular. Patronlar basında sendikalaşmayı da ortadan kaldırdılar. Gazeteciler arasındaki örgütsüzlük ve dağınıklığın, basın özgürlüğünün önünde ciddi bir sorun olduğu AB ilerleme raporlarına dahi girdi.

Siz neden medya aristokrasisine mensup olamadınız?

Ben medyada her zaman hak ettiğimin altında para aldım. Bazı meslektaşlarım bana verilen ücreti duydukları zaman “bu ayıptır” demekten kendilerini alamadılar. Tabii ahlak, sadece para ile ölçülmüyor. Ben iyi bir aile terbiyesi aldım. Haddimi her zaman bildiğim gibi, para için kimsenin önünde takla atmadım.

Aydın Doğan sizi yeniden çağırsaydı, her şeye rağmen gitmez miydiniz?

Hayır, asla... Kazandıkları paralar medya aristokrasisini iyice şımarttı. Her türlü görgüsüzlüğü yaptılar. Bazı büyük gazetelerin genel yayın müdürleri basında kalite konulu bir panelde dediler ki: “Bizim gazetelerimiz çok kalitelidir. Çünkü, en kalite mürekkep, en iyi kalite kağıt kullanırlar ve en modern makinelerle basılırlar...” Dinleyenlerin kahkahalarla güldüğünü hatırlıyorum.

Zaman’da farklı ne gördünüz de geldiniz?

Milliyet’ten ayrılır ayrılmaz, Zaman’dan bana “Hemen gel” dediler. Ama, Bahçeşehir Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri vermeye başlamıştım... Biliyorsunuz, ben esas olarak bir siyaset bilimciyim. Doktoramı İsveç’te, Stockholm Üniversitesi’nde yaptım. 12 Eylül yüzünden üniversiteye dönememiştim... Öte yandan CNN–Türk’teki programa devam kararı vermiştim. Üç karpuz bir koltuğa sığmaz diye düşündüm. Ama CNN– Türk’teki işim bitince gazetelerin kapısını çaldım.

Cumhuriyet ve Star dahil mi?

O kadar değil. Cumhuriyet olmaz, çünkü ben 1992’de oradan istifa ederek ayrıldım. Star’ı da doğrusu hiç düşünmedim. Öteki gazetelerden ses çıkmadı. Zaman ise çağrısını yeniledi. Bana yeniden yazma fırsatı verdiği için Zaman’a içtenlikle teşekkür borçluyum. Şimdilik haftada iki gün yazacağım. Daha sonra üçe çıkarabiliriz. Tabii Zaman’ın teklifini kabul etmemin tek nedeni, davet almış olmam değil.

Bence asıl sebep, sizin bu kutuplaşmış, “ya siyah ya beyaz”cı medyada, “gri” alanın varlığını güçlendirme isteğidir.

Doğru... İyi bir eğitim gördüm. Hayatta zengin tecrübelerim oldu. Bilgi ve birikimimi paylaşmak istiyorum. Bir entelektüel olarak tatmin bulmak için, düşündüklerimi söyleyebilmem, yorumlarımı duyurabilmem lazım. Ne yazık ki bizde gazeteciliği habercilikle özdeş gören bir anlayış hakim. Belki biraz da bu yüzden neredeyse bütün köşeler, haber yazılan yerler haline geldi; haberlerde ise yorum yapılıyor. Oysa gazeteciliğin iki kolu var; yorumculuk ve habercilik. Maalesef bizde, bilinçli veya bilinçsiz birbirine karıştırılıyor.

Hah! Tam yerine geldiniz. Zaman, bu ayrımın farkında olan belki de tek gazete.

Evet, öyle. Yani bir defa, istendiğim için Zaman’dayım. İkincisi, son bir yıldır Zaman’da bir profesyonelleşme, meslek ilkelerini uygulayan, ciddi bir gazete çıkarma arayışı var. Herkesin doğru haber, farklı ve kaliteli yorumlar okuyabileceği ciddi bir gazete...

1980’lerin başında Cumhuriyet’te de benzer bir durum vardı galiba.

O günlerdeki Cumhuriyet’i laik, sol bir cemaat olarak düşünebiliriz. O günlerde kendileri de solcu, fakat görüşlerini yenilemiş, özgürlüğe önem vermeye başlamış olan ve Türkiye’nin ciddi, meslek standartlarını uygulayan bir gazeteye ihtiyacı olduğunu düşünen genç bir kadronun içindeydim. Bu kadronun gazeteyi profesyonelleştirme çabasına cemaatin çoğu yaşlı ileri gelenlerinden büyük tepki geldi. “Biz burada Kemalizm ile Marksizm karışımı bir ideolojiyi savunuyoruz... Bu adamlar kalkmışlar bu gazeteyi, herkesin okuyabileceği, liberal bir gazete haline getirecekler...” diye paniğe kapıldılar.

Ve siz değil onlar kazandı.

Evet, on yıl didişmeden sonra bu evliliğin yürüyemeyeceği anlaşıldı. Biz gençler Cumhuriyet’ten ayrıldık ve bütün medyaya dağıldık. Şimdi Zaman’da da genç bir kadro var. Bunlar da “Biz gazeteciyiz, Zaman’ı da gerçek bir gazete yapmalıyız.” diyorlar. Gazeteyi çıkaranlar bunu nasıl karşılar, bilemiyorum. Ama gençler bana “Sadece teşvik görüyoruz.” diyorlar.

Ve siz anladığım kadarıyla “Liberalleşmeye çalışan bir grup varsa, taşın altına elimi sokarım.” diyorsunuz.

Bu çabaya ben de omuz vermek isterim. Zaman’da yazmamın başka bir sebebi daha var: Demin değindiğiniz kutuplaşma konusu... Ben, dinci – laikçi kutuplaşmasının Türk toplumunun ezici çoğunluğu tarafından tasvip görmediğini biliyorum. Her iki tür bağnazlığa karşı çıkan orta alanın güçlendirilmesine ihtiyaç olduğunu görüyorum. Laiklik adı altında dinin, inançların baskı altına alınmasına karşı olduğum kadar, din adına özgürlüklerin baskı altına alınmasına da karşıyım ve bu tutumumdan hiçbir şekilde taviz vermem. Zaman gazetesi benim yazılarımı basmaya devam ettiği sürece, ben bunları yazarım. Milliyet’ten gönderilmemin bir sebebi de laikçi bağnazlıklara karşı çıkmam olabilir.

Maocu geçmişinizle hesaplaştınız mı?

1960’larda giderek radikalleşen bir solcuydum. Mehmet A. Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’ne sempatiyle başladı. En doğru yolun, Mao’nun gösterdiği yol olduğuna inanmaya kadar vardı... Aslında şöyle başladı: 1961–62’de bir AFS bursuyla, Kaliforniya’nın en ünlü liselerinden birinde son sınıfı okumaya gittim. Döndüğüm zaman kafamda “Türkiye neden bu kadar fakir ve bu Amerikalılar neden bu kadar zengin?” sorusu vardı.

Ve Türkiye İşçi Partisi size bir cevap sundu: Emperyalizm yüzünden...

Evet, ben işte o zincire yakalandım. Ve arayışım sonunda Mao’ya vardı. Unutmayalım ki o yıllarda Batı’da 68 Devrimi, Doğu’da Kültür Devrimi yaşanıyordu. Kapitalizme karşı eleştirilerin çok radikalleştiği bir dönemdi. Fikirlerim tabiatımı da aşan bir ölçüde radikalleşti. Aslında gayet mazbut, aile hayatına son derece bağlı bir insanımdır. Ancak fikren devrimciydim. Fikri arayış ve tecrübeler bir süre sonra, solculuk adına yapılan işlerin amaçlananların tam tersi sonuçlar verdiğini gösterdi bana. Yaptığımız işlerden dehşete kapılmaya başladım. Fakat bir süre, tabii ki yiğitliğe şey sürmek mümkün olmadı. Ama sonunda Allah bana yardımcı oldu, yanlışlardan kurtuldum.

Nasıl? Siz dindar biri misiniz?

Kesinlikle dindar değilim. Ancak kültürel olarak müslümanım. Bir yaratanın var olabileceğini düşünüyorum. Gençliğimde ateisttim. Şimdiki tavrım deizm olarak tanımlanabilir. Zamanla dinin insanlar bakımından taşıdığı anlamı ve önemi kavradım. Dinsel inançlara saygı göstermek gerektiğine ve dinsel inancın, fikir inancı kadar değerli olduğu sonucuna vardım.

Peki, Allah nasıl yardım etti?

12 Mart müdahalesinden sonra aranıyordum. Sebebi, sol dergilerde yazdığım yazılardı. Türkiye’den kaçtım. Filistin Kurtuluş Örgütü saflarında 9 ay kaldım. Ancak hiçbir zaman silahlı bir eylemin içinde olmadım. Türkiye’ye döndüm. Hareket dağıldı. Başta rahmetli ağabeyim, ailemin yardımıyla İsveç’e kaçtım. Hayatıma çekidüzen verdim. Stockholm Üniversitesi’nde doktoraya başladım.

O zamanlar Doğu Perinçek ile beraberdiniz. Bugün ilişkiniz nasıl?

1971’den sonra galiba bir defa karşılaştık. İkide bir dergilerinde benim hakkımda “dönek” diye yazdırıyor. Oysa ben felsefi bakımdan bir döneğim ve bununla iftihar ediyorum. Eğer insan fikren yanlış yolda olduğuna karar verirse, kendini düzeltmelidir. Demokrasinin en büyük erdemi de zaten, hem toplumlara, hem de fertlere yanlışlardan dönme imkanı vermesidir. Demokrasi terbiye edicidir. Radikalleri ılımlı yapar.

Princeton Üniversitesi’nde de bir dönem hocalık yaptınız değil mi?

Esas olarak gazetecilik yaptığım 1982– 2001 yılları arasında akademik yanımı da kullanma imkanını buldum. Cumhuriyet’teyken Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yorum yazarlığı, 1994–95 ders yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde İskandinav Siyasi Hayatı üzerine dersler verdim. Princeton Üniversitesi’nde de 1998 İlkbahar döneminde Türk Siyasi Hayatı üzerine bir seminer verdim.

Metafizik konulara hiç kafa yordunuz mu?

Hayır. Kesinlikle bende spiritüalist bir yan aramayın. Ben laik bir ailede büyüdüm. Annemin babası ateist bir İttihatçı, anneannem ise son derece sofu bir hanımmış. Fakat birbirlerine öylesine aşıklar ki, dedemin ölümünden bir sene sonra anneannem de üzüntüsünden ölmüş. Babamın hem anne hem baba tarafı Mevlevi şeyhleri. 1913’e kadar bir Müslüman şehri olan Serez’den geliyorlar. Anne tarafım ise Midillili. Din, yetiştiğim ailede tamamen şahsi bir konu haline gelmişti. Kimse kimsenin inancına karışmazdı. Annem rahmetli, annesiyle babası arasında, biraz agnostik, şüpheci bir tavırdaydı. Babam din konularını konuşmazdı. İkisi de, bütün Rumeli göçmenleri gibi, Mustafa Kemal’e çok bağlıydılar.

Yani çok kuvvetli bir laik damar var yetişmenizde.

Evet. Ama laiklikle laikçiliği ayırmamız lazım. Laiklik, dine tam bir saygıyı da içerir. Dinin bastırılması anlamına gelmez. Toplumsal sorunların, inananlarla inanmayanlar arasında değil, yoksullarla fakirler, haklarını kullananlarla hakları inkar edilenler arasındaki çelişkiden kaynaklandığına inanıyorum. Eskiden, mülkiyetin hırsızlık olduğuna dair, Proudhon’un meşhur lafının gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünürdüm. Fakat zamanla vardığım sonuç şu oldu: Mülkiyet hürriyettir...

Ailenizden bahsedelim biraz da...

Çok mutlu bir evliliğim var. Eşim Fatma, gençlik aşkım... İstanbul Üniversitesi’nde pedagoji okuyordu. Mülkiye’yi bitirip Hariciyeci olacağım diye tahsilini bırakıp Ankara’ya geldi... 1971 – 74 arası ayrı kaldık. Aklın yolunu bulmamda payı büyüktür... Bir ressam olan kızım Elvan’ın başarılarıyla iftihar ediyorum. Oğlum Acar, Bilkent Üniversitesi’nden yeni mezun bir grafik tasarımcı. Çocuklarımızın sanatçı olmaları bizim için büyük bir mutluluk kaynağı.


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Röportaj

> (13.10.2002) - Kaza olmasa bile babamı öldüreceklerdi

> (12.10.2002) - Meral Çatlı: Mercedes’i kimin takip ettiğini Sedat Bucak açıklasın

> (06.10.2002) - Emekli Tümgeneral Osman Özbek: Asker, terör ve irtica ile uğraşırken soyguncular malı götürdü

> (05.10.2002) - Emekli Tümgeneral Osman Özbek: Şirketlerde çalışan emekli askerler soygun düzenine alet oluyor

> (29.09.2002) - ‘Said–i Nursi küreselleşmeyi erken fark etti, evrensel bir dille konuştu’

> (22.09.2002) - ‘Siyasete kısa vadeli girdim, uzun dönemde üniversiteye döneceğim’

> (21.09.2002) - Masum Türker selefini suçladı: Kemal Derviş, Türk Lirası’nın değer kaybetmesine göz yumdu

> (15.09.2002) - Etyen Mahçupyan: Eşim hâlâ evin her tarafında...

> (11.09.2002) - Aydın Doğan: Ne Murdoch’um ne de Berlusconi, batma korkum yok benim!

GAZETE SAYFALARI


 




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.