|
NURİYE AKMAN |
 |
Atatürk, anneanneme âşık mıydı bilmiyorum; ama hayrandı
İsmet İnönü’nün torunu, gazeteci–yazar, akademisyen Gülsün Bilgehan Toker, çocukluğundan itibaren çok renkli bir siyasi atmosferi soludu. Pembe Köşk’te ‘Dedepaşa’sı ile aynı mekanı paylaşmanın getirdiği doğal bir tanıklığı oldu siyasete.
Dayısı Erdal İnönü’nün SODEP ve SHP deneyimini gözledi. Adalet Partili Cihat Bilgehan’ın oğlu Mustafa Bilgehan’la evlenince politik çevresi daha da genişledi. Babası Metin Toker’in vefatıyla sonuçlanan 4 aylık dönemin dışında kendini fiilen siyasetin içinde hissetti. Bir ara Murat Karayalçın’la, bir ara da Mümtaz Soysal ile yürüyeceği, hatta Kemal Derviş’le birlikte YTP’li olacağı düşünüldü. Bugün CHP’nin Ankara milletvekili. Söyleşi teklifimi hemen kabul etti; ancak yeni bir milletvekili olarak güncel konularla ilgili sorulara bu aşamada yanıt vermekten çekindi. Ben de zaten Paris’te siyasal bilimler okumuş, üçüncü kuşaktan bir İnönü’nün tarihe bakışını daha çok merak ediyordum...
CHP sizi İnönü bayrağı sallamak için mi istedi? Yoksa hakikaten politik bir virtüöz müsünüz?
Politik virtüöz olarak kesinlikle hissetmiyorum. Böyle iddialı falan değilim. Benim hayatım siyasetin içinde geçti. Eğitimim siyasal bilimler. Siyasete girmem doğal bir süreç içinde ele alınabilir. Tabii ki İnönü faktörü çok önemli. Bir kere geçmişe olan güven bu.
İnönü’nün torunu olmasaydınız, sadece siyasal bilimler eğitimi alan bir hanımefendi olarak, sizi bu kadar seçilme garantisi olan bir yere koyarlar mıydı?
İnönü’nün torunu olmasaydım, belki 10 yıl öncesinden siyasete girmiş olurdum. Yani İnönü’nün torunu olmanın avantajları olduğu kadar, dezavantajları da oluyor. İnönü’nün torunu olmak, hayatımız boyunca, sadece bana değil, öbür aile bireylerine de iddiasız, daha böyle öne çıkmadan çalışmayı mecbur kılmıştır.
Yani CHP’nin İnönü biblosu olmaktan korkmuyor musunuz?
Yok, böyle biblo olmak gibi bir korkum. Ben alışığım İnönü’nün torunu olmaya. Çocukluğumdan beri her yerde farklı bir konumum olduğunu biliyordum. Bu da her zaman ayrıcalıklı bir konum değildi. Tam tersine, daha ölçülü olma gereği vardı. İkinci kuşaktan Erdal İnönü, 12 Eylül’den sonra, Türk demokrasisinde çok önemli bir işlevde bulundu. Solda güçlü bir parti yarattı 10 yıl boyunca. Sonra da “yeter artık” deyip çekildi.
ERDAL DAYIM GİBİ OLACAĞIM
Onun dokusu politikaya pek yatkın değildi. O sanki felsefenin ve fiziğin birleştiği başka bir alanın adamıydı. Acaba siz yatkın mısınız politikaya?
Benim de başka uğraşlarım var. Mevhibe’den sonra babamın yarım bıraktığı bir kitabı tamamlayacağım. Şu sıralarda Pembe Köşk’ten Masallar kitabım çıkıyor. Üniversitede ders veriyordum. Bir süre sonra ben de başka bir hayata dönebilirim. Ben de siyaseti, Erdal dayım gibi hayat boyu yapılabilecek bir iş olarak değil, bayrak yarışı olarak görüyorum.
CHP’nin seçim bildirgesinde neden “Atatürk ilke ve inkılapları” ya da “Atatürkçü düşünce” gibi tabirler yok?
CHP’nin Atatürk ilkelerini devam ettirdiği açık. Ama bunu sadece sözde değil, eylemlerimizle de göstermemiz gerekiyor. Artık bu eylemlerimiz içine ekonomi de giriyor.
Altı Ok’a da hiç atıfta bulunulmuyor, ki bir zihniyet kalıbıdır o. CHP’de Altı Ok’suz yeni bir dönem mi başladı?
Altı Ok’la sınırlı olmayan yeni bir dönem diyelim. Ama Altı Ok yok olmuyor. O bizim geleneksel işaretimiz. Ben bugün takmamışım mesela. Ama siz benimle konuşurken, Altı Ok’un ilkelerine hâlâ sahip çıktığımı düşünüyorsunuz herhalde.
Mesela devletçiliğe sahip çıkıyorsanız, bunu olumlu bir şey görmem ben.
Devletçiliğe sahip çıkıyoruz; ama 2002’de Batı sosyal demokrat partililerin kabul ettiği devlet kavramı olarak sahip çıkıyoruz. Yani her konuda, insanlara eşit ve adil bir şekilde haklarını dağıtabilecek bir hakem devlet gibi görüyoruz. Yani devlet, insan için vardır, insan devlet için yoktur diyoruz. Çocuklarımıza 1930’ların devlet kavramını sunmayacağız tabii.
Milli Şef yıllarına gidelim o zaman. ‘Dedepaşa’nızın paralardan ve pullardan Atatürk’ün resmini kaldırıp, yerine kendininkini koyarken, kendi heykelini diktirirken psikolojisi neydi sizce?
Bunlar devletin sürekliliğini gösteren işaretlerdi. Atatürk öldükten sonra yeni cumhuriyetin devam edip etmeyeceği hakkında büyük kuşkular vardı. İnönü “Benim heykelimi dikin” demedi herhalde kimseye. Kraldan fazla kralcılar vardı. Paralardaki, pullardaki İnönü resmi, ikinci cumhurbaşkanı fikrini, yani cumhuriyetin devamını ortaya koyuyordu.
Milli Şef dönemi daha çok baskıcı yönüyle hatırlanıyor. Sizin eleştirel bir bakışınız var mı?
Tabii var. Geleneksel Türk toplumunun bazı zayıflıklarından dolayı, gücü ele geçirenler, bu parti de olabilir, hükümet de, polis de, jandarma da olabilir, güçlerini bazı yerlerde yanlış kullandı. Devrim çok istenildiği şekilde gitmedi. Bürokrasinin, devlet çarkının işlemesinde çarpıklıklar oldu. İsmet Paşa birtakım şeylerin önüne geçemedi. Tabii o dönemin demokrasi anlayışı ile bu dönemin demokrasi anlayışı çok farklı.
O dönemin baskıları nedeniyle mi DP iktidara geldi?
Nedenlerinden biri bu tabii. Yalnız o dönemde İkinci Dünya Savaşı var. İnönü kendisini dış politikaya vermiş. Türkiye’nin savaşa girmemesi için uğraşmış. O arada ekonomiyi de kurmaylarına bırakmış ve onları kontrol edememiş.
Böyle bir mazeret olur mu?
Ama üzüldüğünü de söylüyor, daha iyisini yapmalıydık diyor. Belki o şartlarda sadece bu kadarı olabilirdi. Hani o çocuğa “Seni şekersiz bıraktım; ama babasız bırakmadım” demesi durumun bir özeti.
Varlık Vergisi, hem büyük bir haksızlık hem de ırkçılıktı. Siz nasıl bakıyorsunuz?
Ben de o dönemi çok üzücü, olmaması gereken bir dönem olarak görüyorum. Varlık Vergisi’nde çok aşırılıklara kaçılmış, bugünün insan haklarına uygun olmayan birtakım kararlar alınmış. Dönemin koşullarında yapılması gereken bir vergi reformuymuş aslında. Çok az bir süre devam ediyor zaten. Hatasını anlayıp kaldıran yine İsmet Paşa. Tabii Yahudilere diplomatik olarak verilen koruma statüsünü, Almanya’da yaşayan Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye gelişini de unutmamak lazım.
Yani İsmet Paşa’nın “dar kafalı” olduğu yorumlarına katılmıyorsunuz.
İsmet Paşa hakkında çok da tarafsız olmamı beklemeyin. En sonunda benim dedem yani. Çok sevdiğim, hayatımın büyük bir bölümünü yanında yaşadığım, hayran olduğum bir kişi. Ama onun dönemini yüzde yüz destekliyor muyum? Yüzde yüz de desteklemiyorum.
60 ihtilalinde, dedenizin başta ihtilal mahkemeleri kurulması olmak üzere, bir sürü hukuksuzluğa karşı çıktığını görmüyoruz. Siz, bu açıdan dedenizi sorumlu bulur musunuz?
İhtilal mahkemelerinin kurulmasını İnönü istemedi. Ayrıca ben 1960 ihtilalini demokrasiye karşı yapılan birtakım hukuksuzların karşısında bir set olarak onaylıyorum. Diyorsunuz ki İnönü ihtilale fazla karşı çıkmadı. Karşı çıkacak durumda mıydı, o da belli değil.
Tevfik Çandar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi adlı kitabında, İsmet Paşa’nın, Demokrat Parti’ye, tepeden bakan, yıkıcı, kırıcı ve kışkırtıcı bir muhalefet yaptığını, o yüzden 27 Mayıs’ın oluşunda onun da sorumluluğu olduğunu söylüyor.
Doğru söylüyor bence. 1950, Türkiye’de birçok şeyin tam yerleştiği bir zaman değil. Ama ben her iki partinin de yanlışları olduğunu düşünüyorum.
İsmet Paşa, “muhalefet” fikrini mi kaldıramadı?
Bence hükümet eleştirilmeyi hazmedememiş, muhalefet de eleştirinin dozunu kaçırmış. Bu da demokrasideki acemiliğimizden. Ama İsmet Paşa’nın bu kadar şiddetli muhalefet yapmasının gerçekçi nedenleri de vardı. Cumhuriyet ilkelerinden tavizler verilmeye başlandığını gördü.
İsmet Paşa’nın, Menderes’e “vatan hainliğine” varan ağır suçlamalar yöneltmesinin orduyu kışkırttığı yorumlarına ne diyorsunuz?
Menderes’in de İsmet Paşa’ya çok ağır eleştirileri var. Şimdi bugünkü bakış açımızla o dönemi yargılamamız yanlış diye düşünüyorum.
Siz siyaset bilimi okudunuz. Tarihe bakış açınızı sadece torun olmak mı etkiliyor anlamaya çalışıyorum. Mesela 1953’te Menderes Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu, bir de Petrol Kanunu çıkartıyor. Mobil gibi, Shell gibi yabancı şirketlere petrol arama imkanı getiriyor. ‘Dedepaşa’nız Uşak’ta bir konuşma yapıyor. “Biz bu vatanı sokakta bulmadık, Afrikalı kabilelerin bile def ettiği sömürgeci sermayeyi ülkemize sokmayacağız.” diyor. Bugün “ne kadar dar görüşlüymüş” diyebiliyor musunuz?
Ben bugün için de geçerli olduğunu düşünüyorum o sözlerin. Hâlâ kendi öz enerji kaynaklarımıza sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.
O başka; ama siz yabancı sermayeye karşıyız mı diyorsunuz?
Hayır. Bu dönemde öyle bir şey diyecek halim yok; ama o dönemde, enerji ile ilgili konularda biraz daha hassas olmaları normal.
Ama “vatan haini” diyor yabancı sermayeyi çağırdı diye.
Yani kahraman olup ülkeyi kurtarmak, ondan sonra her alanda başarılı olmayı sağlamaz. Ekonomist değil bütün cumhuriyet kadrosu. El yordamıyla yapıyorlar bazı şeyleri. İnönü’nün devletçi kişiliği, çok geçerli, gerçekçi bir kişilik değil bence. Ama devletçi olmaları da daha başından itibaren mecburiyetten oldu. Yani kapitülasyonlardan sonra ve yabancı şirketlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu terk etmesinden sonra, o görevleri verecek sivil kişileri bulamıyorlar. Girişimciler yavaş yavaş yükseliyorlar. Bugün olsaydı, yabancı sermayenin gelişine karşı mı çıkardı dedem? Kesinlikle karşı çıkmazdı.
Ama 50 ile 60 arasında Menderes’in görebildiği geleceği o görememiş ve hırçınlaşmış.
Acemilikten diyelim. Aynı şekilde hükümetin de acemiliği var. Bazı yorumcular o dönemi karşı devrim olarak nitelendiriyor. Buna yüzde yüz katılmıyorum; ama aydınlanma devriminin getirdiği yeniliklere karşı durulduğu da ortada. Bu konuda İnönü belki daha hassastı, belki onun için hırçın davrandı.
Menderes’in piyasa ekonomisine yönelik anlayışı ile İsmet Paşa’nın devletçi zihniyetini bugün, çok da serinkanlı olarak değerlendirmem diyorsunuz anladığım kadarıyla.
Evet aslında öyle. Ben şimdi size numara yapamam. Sorduklarınızın birçoğunu da zaten ilk defa düşünüyorum.
İsmet Paşa iktidardan düştüğünde, “Ömrümün sonuna kadar halk partili olarak kalacağım.” dedi. Ancak, Ecevit’e karşı aldığı yenilgiden sonra CHP’den istifa etti. Bu kararı da galiba basına siz açıkladınız. Neden siz?
15 yaşında, Pembe Köşk’ün içinde, ayak altında dolaşan bir çocuktum. Fransız okuluna gidiyordum, derslerim biraz daha serbestti. Sekreterliğini yapmaya başlamıştım dedemin. O dönemde 80 yaşının çok üstündeydi. Gazetelerini okurdum sabahları. Meclis’teki konuşmalarını okur, bana kronometre tuttururdu.
İsmet Paşa gibi CHP’nin birinci ya ikinci adamı olmuş birinin partisinden kopma kararı almasını çok duygusal buluyor musunuz?
Yok. Belki on yaş genç olsa başka türlü davranırdı. Pembe Köşk’te hatırladığım kadarıyla bir burukluk olmuştu. Ama hemen arkasından, Erdal dayım, Ecevit’i genel başkan olduğu için kutlayan bir telgraf göndermişti. Babam Metin Toker, o seçimlerde, Bülent Ecevit’e oy vereceğini söylemişti. Anneannemin çok üzüldüğünü hatırlıyorum; ama onlar o kadar çok macera geçirmişler ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifası çok da bizim evde konuşulmadı.
Dedeniz Ecevit’e karşı ihtiyar olduğu için mi kaybetti?
Hayır; ama yaşı, onun parti örgütlerinde artık eskisi kadar etkili olmasını engelliyordu. Daha genç olup da, birkaç il, ilçe kongresine gitseydi, durum çok farklı olurdu. Ama o yaştaki birisi bunu yapamadı, durumu göremedi.
Yıllar sonra Ecevit de göremedi durumunu.
İnsan yaşlanıp da fiziki fonksiyonları azaldıkça, etrafıyla ilişkileri azalıyor. Ve sadece yanındaki insanın söylediklerini duymak zorunda kalıyor. İsmet Paşa’nın çevresi belki de doğru bir karar vermedi. Zaten bir yıl yaşadı ondan sonra. Ben farklı bir şekilde siyaseti bırakmasını isterdim. Bizim evde bir sarsıntı belki olmuştu; ama ondan sonra herkes kendi yoluna devam
etti.
KÖŞK’TE DİN DERSLERİ VERİLİRDİ
“Mevhibe” kitabınızdan öğrendim ki, 49 yılbaşı gecesi, Peygamberimiz’in doğduğu geceye denk gelmiş, Mevhibe Hanım, Ankara Palas’taki eğlenceye gitmiyor. İtalyan sefaretindeki yılbaşı programına da Ömer ve Özden’i göndermiyor. Evde kalıyorlar ve içki de içirmiyor kimseye. Anneannenizin bu duyarlılığı ikinci kuşak ve üçüncü kuşakta da bu ölçüde devam etti mi?
Saygı devam etti; ama kişisel özgürlüklere daha fazla önem verildi. Şu anda mesela benim eşim ve annem oruçlu. Ben oruç tutmuyorum. Birbirimizin inançlarına saygı duyulması konusunda hemfikiriz. Yani o gelenek sürdü; ama baskı azaldı. Orada bir baskı yapmış; çünkü anneannem. Anneannem çocuklarına ciddi bir şekilde din eğitimi vermiş. Çankaya Köşkü’ne bir hoca gelmiş din dersleri vermiş.
Anneniz de size verdi mi?
Bir hoca filan gelmedi tabii ki bize. Bizim zamanımızda din dersleri seçmeliydi. Birçok arkadaşım katılmazdı din derslerine, ben ve kardeşim katılırdık.
Siz bugün dini açıdan kendinizi nasıl tanımlarsınız?
Din hakkında bir siyasetçinin hiçbir şekilde konuşmaması gerektiğini düşünüyorum. Sadece dine saygılı olduğumu söyleyebilirim.
Kitabınızı okuduğumda zihnimde oluşan sorulardan bir tanesi şu oldu: Acaba Atatürk Mevhibe Hanım’a âşık mıydı?
(Gülüyor) Bilemiyorum. Anneannem âşık olunabilecekten çok, hayran olunabilecek bir kadındı. “Anneanne Atatürk sana âşık mıydı?” diye sorabilecek kadar yakındım aslında ona; ama bu cesareti bulamazdım kendimde. Yani ben kitabımı yazarken Atatürk biraz hayran ona diye düşündüm. Çünkü Atatürk’ün arkadaşlarından bazıları “Ah keşke Mevhibe Hanım’ın bir kız kardeşi olsaydı da Atatürk’e alsaydık” diye hayıflanıyorlar.
|