12 Aralık’taki Avrupa Birliği Kopenhag Zirvesi’nde çözüm bekleyen üç kompleks ve birbiriyle çok yakın olayda hızla dramatik bir sona doğru gidiliyor. Zirve sonunda Amerika’yı da çok büyük bir risk bekliyor; çünkü buradan alınacak sonuç, gelecekteki muhtemel bir Irak çatışması ve 70 milyonluk Müslüman Türkiye ile Batı dünyası arasındaki uzun dönemli ilişkileri etkileyebilecek güçte. Yıllar süren görüşmeler ve tartışmalardan sonra Avrupa Birliği’nin bu konuda hâlâ harekete geçip geçmeyeceği belli değil.
Şu anda kritik bir dönemeçte bulunan üç konu var: Kıbrıs’ın AB’ye üyelik başvurusu, Türkiye’nin üyelik için müzakere tarihi alma arzusu ve bölünmüş bir Kıbrıs’ın geleceği konusunda uzun süredir sallantıda bulunan görüşmeler.
İlk konu hemen hemen çözülmüş durumda: Kopenhag’da Kıbrıs, 2004’ten itibaren geçerli olmak üzere diğer 9 ülkeyle birlikte AB üyeliğine davet edilecek. Rum hükümetinin sadece ABD ve Yunanistan tarafından desteklendiği bir mücadelede bu doğru bir sonuçtur.
Fakat 1995’in başlarında Clinton hükümeti Kıbrıs’ı AB’ye dahil etmek için girişim başlattığı zaman, bu Amerika’nın üç ayaklı stratejisinin sadece bir parçasıydı. Üzülerek söylemeliyim ki, diğer iki konu hâlâ sallantıda ve belirsiz: (1) Türkiye’ye AB’ye üyelik süreci için kesin bir müzakere tarihi verilmesi, (2) NATO’nun iki önemli üyesi Yunanistan ve Türkiye arasında sürekli bir sorun oluşturan ve uzun bir zamandır devam eden Kıbrıs problemini çözmek için Türkiye’nin Kıbrıslı Türklere baskı yapmasının sağlanması.
Türkler de dahil herkes biliyor ki, Türkiye’nin AB’ye üyeliği, zayıf ekonomisi ve insan hakları konusunda alması gereken önlemler bulunmasından dolayı daha uzun yıllar alacaktır. AB yıllardır Türkiye ile resmi görüşmelere başlamayı reddettiğinden dolayı, sürekli olarak şikayet ettiği konularda da Türkiye üzerinde baskısını kuramamıştır. Avrupa’nın tek endişesi sadece insan hakları konusunda değildir, aynı zamanda Türkiye’nin ucuz işgücü içinde boğulmaktan da korkuyor.
Bu arada Birleşmiş Milletler, Kıbrıs konusunda özerk iki bölgenin tek bir uluslararası devlet çatısı altında birleştirilmesini öngören detaylı bir öneri sundu. Her ne kadar ayrıntılar her iki tarafça kabul edilmemiş olmakla birlikte, bu öneri görüşmeleri başlatmak için iyi bir başlangıç noktasını teşkil edebilir. Fakat güçlü Kıbrıs Türk lider Rauf Denktaş için her şey kişisel. Yarım yüzyıldan fazla bir süre için kendi Kıbrıs vizyonu için savaşmış yaşlı ve hayata küsmüş bir kişi olan Denktaş, başaramayacağını bile bile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uluslararası kamuoyunca tanınmadıkça ciddi müzakerelere katılmayı reddediyor. Bu sert tutumuyla Denktaş, Kıbrıs’taki 200 bin Türk’ün yanı sıra Türkiye’deki 70 milyona da büyük bir zarar vermiştir.
Avrupa’nın bu tarihi anının en önemli sonucu Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım başvurusudur. Türkiye’nin İslami bir parti tarafından kontrol edilen yeni seçilmiş hükümeti ve bu son durum Avrupa ve Türkiye’deki ılımlı taban arasında alarm zillerinin çalmasına sebep olmuştur. Zaferiyle Avrupa’yı şaşkına çeviren İslamcı lider Recep Tayyip Erdoğan, seçildiğinden beri özellikle ülkesinin AB’ye üyeliği için Avrupa başkentlerine düzenlediği turlarla, partisinin niyetleri konusunda korkuları aza indirgeme konusunda büyük bir ustalık gösterdi. Hatta Kıbrıs konusunda da daha ileri bir adım attı.
Burada aniden karşımıza eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing çıkıyor. Üç hafta önce Avrupa anayasasını çıkaracak olan Avrupa Kurultayı Başkanı, Le Monde gazetesine verdiği mülakatta Türkiye’nin bir Avrupa milleti olmadığını, Türkiye’nin üyeliğinin de Avrupa Birliği’nin sonu olacağını ifade ediyor. Giscard’ın bununla AB’nin, değerleri ve kültürünün Müslüman bir Türkiye tarafından tehdit edilecek bir Hıristiyan kulübü olduğunu demek istediği anlaşılıyor.
Merci Sayın Giscard. Avrupalıların özelde ifade ettiğini herkesin önünde açıklayarak Giscard, elde olmayarak Türkiye’ye büyük bir iyilik yaptı. Bu açıklamadan sonra hemen hemen Avrupa’nın diğer tüm unsurları Giscard ile aynı fikirde olmadıklarını açıkladılar, Türklere ve diğer Müslümanlara yönelik ırkçı duygulara sahip bu tür kişilerin olabileceğini ifade ettiler.
Kızgın Türklerin Giscard’ın yorumlarına yönelik tepkisi Avrupa’nın içinde bulunduğu çıkmazı da gün yüzüne çıkardı: Türkiye’yi dışarda tut ve er geç Avrupa’nın tam yanı başında oluşacak fundamentalist ve radikal bir rejimin oluşması riskiyle karşı karşıya kal.
Bu yüzden Başkan Clinton 1990’lı yılların ortalarında Avrupa Birliği’nin kapılarını Türkiye’ye açmasına ikna için çok büyük bir çaba sarf etti. Clinton, üyelik için bir süreç verilmesiyle Türkiye’nin, dahi kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuyla Batı tarzı laik yönetimini geliştirmek için inisiyatif elde edeceğini, sırtını da doğusunda ve güneyinde bulunan fundamentalist ve radikal rejimlere döneceğini Avrupalı muhataplarına aktardı. Fakat Avrupa kapıyı açmak için pek çok fırsatı reddetti, bu konuda inat etti.
Yavaş bir başlangıçtan sonra Başkan Bush ve kurmayları da aynı politikayı takip ederek, Prag’daki NATO Zirvesi’nde Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi için Avrupalıları ikna etmeye çalıştı. Bu konuda başarılı olmak için Amerikalılar, Kopenhag’daki AB Zirvesi öncesi, BM’nin sunduğu plan üzerinde Denktaş’ı müzakere masasına oturtmak için Ankara’ya da baskı yapmalıdır.
Bu bizi tekrar başladığımız noktaya götürüyor. Eğer her şey yolunda giderse, Kıbrıs Kopenhag’da üyeliğe davet edilecek, Türkiye’ye müzakere tarihi için tarih verilecek ve Kıbrıs’ın iki unsuru BM planı çerçevesinde ciddi bir görüşme maratonuna girişecek. Bu gerçekten de üç haftaya sığmayacak kadar zor olan üçlü bir yarış.
Avrupa’nın önde gelen ulusları, Valery Giscard d’Estaing’in dile getirdiği gizli korkuları bir tarafa atmadan bunun başarılması zor görünüyor.
ABD eski BM büyükelçilerinden, 1997–1999 yılları arası Başkan Clinton’ın Kıbrıs özel temsilcisi. (Washington Post, 29 Kasım 2002 )
30.11.2002
|