İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
01.12.2002
Pazar
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi


  Yorum

ABD–Avrupa denkleminde AB hayali

Abdülhamit Bilici



Yıllardır Amerikalı devlet adamları, ihtiyaç duyulduğunda arayarak bütün Avrupa adına konuşacak bir muhatap bulamamaktan yakınır. Güçlü Avrupa’nın rekabetinden çekinenler olsa da, birçok Amerikalı sorunların tek telefonla çözülebileceği bir Avrupa hayal eder. Gerçekten de Avrupa Birliği’nin Washinton’a eşdeğer bir başkentten mahrum olması Avrupa ile iş yapmayı çok zorlaştırmaktadır.

ABD’de karikatürlere konu olan bu telefon sorunu, şimdi Kıbrıs, AGSP ve tam üyelik gibi kritik sorunları çözmeye çalışan Türkiye’nin başını ağrıtıyor. AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan’ı ve heyetindekileri yorup bitiren Avrupa turunun arkasında da Avrupa’daki bu çok başlılık yatıyor.

Gümrük, maliye, balıkçılık gibi bazı konularda büyük oranda tek ses olarak konuşma yeteneği kazansa da, Avrupa Birliği dış politika ve güvenlik alanlarında hala kâğıttan kaplanı andırmaktadır. Bunu aşmak için geliştirilen Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası projesinde de bir türlü mesafe alınamamaktadır. Avrupa’nın Bosna krizindeki acziyeti, İspanya ile Fas arasında bir kayacıktan dolayı çıkan krizde bile ABD’ye muhtaç oluşu da bu yapıdan kaynaklanıyor.

Stratejik vizyon sıkıntısı

Dünyadaki stratejik vizyonunu ve bunun içinde Türkiye’nin yerine karar vermiş, Kıbrıs meselesini nasıl çözeceğini bilen bir Avrupa olmadığından, bu konularda ilerleme sağlamak için her ülkenin, hatta Muhafazakarından Yeşiline her siyasi akımın nabzının ayrı ayrı tutulması gerekiyor. Brüksel’de arayıp bulabileceğiniz isimler, ‘Müzakere tarihi için erken. Sorun çözülmese de Kıbrıs’ı üye alırız’ nakaratını seslendirmeyi kendine görev edinmiş Günter Verheugen ya da Brüksel tecrübesi olanların “Sözlerini fazla önemsemeye değmez” dediği Romano Prodi’dir. Bunların ikisi de Avrupa Birliği memuru.

Başkanlığını Giscard D’Esteng’in yaptığı Avrupa Kurultayı’nın önerileri hayat bulursa, AB’nin de gelecekte ABD benzeri bir yapıya kavuşması umuluyor. Ancak şimdilik Avrupa Birliği, dış politika ve güvenlik konularında kaos yaşıyor.

Birliğin ağır topları Fransa, Almanya, İngiltere, geleneksel dış politikaları olan aktörler. Fransa ve İngiltere BM’deki veto haklarıyla dünya sisteminin ayrıcalıklı oyuncuları. İngiltere’nin ABD ile çok özel bir ilişkisi bulunurken, Fransa ve Almanya ABD’ye sürekli mesafeli yaklaşıyor. Küçük üyelerle büyüklerin dünyaya bakışları ve Avrupa Birliği’nin geleceğiyle ilgili perspektifleri de farklılık arz ediyor. Örneğin İskandinav ülkeleri, sırf birliğin üç büyüklerin dümen suyuna girmesini önlemek için Türkiye’nin üyeliğine destek verebiliyor.

AB, bugün Dünya Ticaret Örgütü gibi kimi uluslararası kurumlarda tüzel kişilik olarak temsil ediliyor. Ancak Birleşmiş Milletler’de henüz bir koltuğu yok. Birçok uluslararası örgütte de ancak gözlemci statüsünde. AB ülkeleri hâlâ birbirinde elçilik bulundururken, diğer ülkelerde de 15 ülkenin elçiliklerinin yanı sıra Avrupa Birliği Komisyonu’nun temsilciliği boy gösteriyor.

Mavi zeminli, 12 yıldızlı bayrağa ve Beethoven’in 9’uncu senfonisinden alınmış bir ‘milli’ marşa sahip olsa da, AB dış temsilde de karmaşa yaşıyor. Tek tek ülkelerin kendi dışişleri bakanlarının yanı sıra, birliğin dış ilişkilerden sorumlu olarak İngiltere’nin son Hong Kong Valisi Chris Patten var. Ayrıca eski NATO Genel Sekreteri İspanyol Javier Solana, güvenlik ve savunma konularını takip ediyor. Bir de aday ülkelerin yakından tanıdığı genişlemeden sorumlu Verheugen var.

Bu tabloyu göz önüne alınca, AB kurum ve üyelerinin Türkiye konusunda yaptıkları birbirine zıt açıklamaların hacimli bir kitap oluşturacak çapta olmasına ve AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyaretlerindeki tempoya şaşırmamak gerekiyor.

Anadolu sathında yaptığı mitinglerden hızını alamayan Erdoğan’ın bu hızlı turu da, Avrupa Birliği’nin mevcut yapısının kaçınılmaz bir sonucu. 14 AB üyesi ülkenin lideriyle yapılan görüşmelerin en önemli yanı, arkasında büyük popüler destek olan bir liderin Kopenhag Zirvesi öncesinde havayı birinci elden koklamış olması.

TBMM’nin çıkardığı 3 Ağustos tarihli AB uyum paketinden sonra Erdoğan’ın bu kararlı çıkışı da, Avrupalıları iyice köşeye sıkıştırdı. Sona doğru artık Avrupalı liderlerin AB’yi ikiyüzlü davranmakla suçlamaya başlaması bu çabaların bir meyvesi. Almanya’nın, Fransa’nın olumsuz tavrının ortaya çıkması, birliğin Türkiye’yi AB’ye alma konusundaki kararlılığı test edilmiş oldu.

Avrupa’nın samimiyeti

Prag’daki NATO Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le görüşen ABD Başkanı Bush’un ‘Türkiye’nin yeri AB’dir’ açıklaması, Türkiye’yi en sert eleştiren ülkelerin İsveç’in müzakere tarihine sıcak baktığını açıklaması, Avrupa Parlamentosu’nda Hıristiyan Demokratlar’ın Türkiye’nin üyeliği aleyhine başlattıkları girişimin akim kalması, RTÜK’ün resmi dil dışındaki dillerde de yayın yapılmasına ilişkin düzenlemeyi tamamlaması ve 58’inci hükümetin Avrupa’yı şoke edecek yeni uyum paketi için harekete geçmesi Kopenhag yolunda olumlu işaretler. Yine de sonuçtan emin olmak için erken. Nitekim bu olumlu işaretlere rağmen Avrupalı liderlerle yaptığı görüşmelerden sonra Cumhurbaşkanı Sezer, AB’nin Türkiye’ye samimi davranmadığını söyledi. Erdoğan, Sezer’e katılmadığını söylese de, AK Parti liderine gösterilen ilginin bir halkla ilişkiler çabası mı, yoksa sonuç verici bir tutum mu olduğu henüz belli değil.

Konuya yalnız Avrupa içi dengeler açısından bakıldığında, Kopenhag’da Ankara’yı tatmin edecek ‘2003’te müzakerelere başlama’ kararının çıkması ihtimal dışı görünüyor. Türkiye için bulunacak çözümün ‘tarih için tarih’ ile ‘şartlı tarih’ arasında bir formül olması bekleniyor.

Almanya–ABD rekabeti

Mesele yalnız Avrupa’nın bir karar merkezi eksikliğinden kaynaklansaydı, bir sefer yerine 15–20 sefer düzenleyerek muhataplar belki ikna edilebilirdi. Ancak ilk bakışta göze çarpmayan derin sorunlar var. AB’nin dünya çapında stratejik aktör olmasını savunan iki temel ülke olarak Fransa ve Almanya ile ABD arasındaki soğukluk biliniyor. ABD’nin Türkiye lehine yaptığı lobinin nasıl algılandığını da Alman Dışişleri Bakanı Joska Fischer en güzel şekilde ortaya koyuyor. Fischer, ABD’nin çabasını, “birinin uzun yıllar arkadaşlık yaptığı kızı dostuna evlenmesi için önermesine” benzetiyor. Böylece AB’yi kendi dünya tasavvuru için bir araç olarak gören Almanya, konuya stratejik açıdan baktığını, ABD ile zifaftaki bir Türkiye’yi muhtemelen bu planı sabote edecek bir unsur olarak gördüğünü dolaysız bir dille anlatmış oldu.

Immanuel Wallerstein gibi muteber bir siyasi tarihçi, Almanya’nın birliğini sağlayıp Avusturya’yı dize getirdiği ve Fransa’yı yendiği 1870’lerden bu yana dünya sistemini Almanya ile ABD arasındaki mücadelenin şekillendirdiğini söylüyor. Wallerstein, tarih kitaplarında ayrı ayrı ele alınan 1914–18 ve 1939–45 dünya savaşlarının ise aslında ABD ile Almanya arasındaki ‘30 yıl savaşı’ olarak görülmesini tavsiye ediyor. ABD, Almanya’nın birinci şahlanışını ancak Rusya, İngiltere ve Fransa gibi geniş bir ittifak halkasıyla önlemiş, 1939’da bu defa Nazi ideolojisi desteğinde ‘bin yıllık imparatorluk’ (ein tausendjähriges Reich) hedefli ikinci şahlanışını ise en büyük ideolojik karşıtı Stalin’le ittifak kurarak dizginleyebilmişti.

Dolayısıyla Erdoğan’ın ayağının tozuyla ve samimi olarak gerçekleştirdiği bu AB seferleri kendi imajına pekala yaramış, AB’nin tutumunun birinci elden öğrenilmesine yardımcı olmuşsa da, bu büyük düello içinde sonucu ABD’nin bu meseleye ne kadar ağırlığını koyduğu belirleyecek gibi görünüyor. 11 Eylül sonrası konjonktür; özellikle Irak meselesi yüzünden Türkiye’nin Washignton açısından artan önemi ve ABD’nin dünya politikasındaki tek belirleyici konumu dikkate alındığında Alman muhalefetinin Türkiye’nin AB yürüyüşünü yavaşlatacağını, ama önleyemeyeceğini gösteriyor.

Dış Haberler Editörü a.bilici@zaman.com.tr

01.12.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Diğer Yorumlar

> Brüksel’de bir gün... Mehmet Altan (01.12.2002)

> “Demokrasi”yi eğitmek ALEV ALATLI (30.11.2002)

> Kopenhag, Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini belirleyecek Richard C. Holbrooke (30.11.2002)

> “Normalleşme süreci” AHMET KURUCAN (29.11.2002)

> Ortadoğu’da Arap olmayan halka ve savaş ihtimali Memun Fendi (29.11.2002)

> Türkiye’nin Avrupalı olma şansı Ajay Chhibber-Johannes Linn (29.11.2002)

> Türkiye, Erdoğan ve Araplar (28.11.2002)

> Osmanlı popüler materyalizmi M. Şükrü Hanioğlu (28.11.2002)

> Avrupa, İslam’ı kucaklamalı Denis MacShane (28.11.2002)

> AKP İslamcı mı, muhafazakar demokrat mı? Şaban Tanıyıcı (27.11.2002)

> Devlet politikası, Türk tezi vs. ESER KARAKAŞ (27.11.2002)

> Toplumsal irade ve AB’den beklenen yapıcı yaklaşım Aylin Alagöz (27.11.2002)

> Batı’da yeni Türk imajı HERKÜL MİLLAS (26.11.2002)

> Borsa’nın zamanı mı? Hüseyin İstanbullu (26.11.2002)

> İmtiyaz toplumu ve milletin vekilleri Kemal Sayar (26.11.2002)







GAZETE SAYFALARI


 


   BÜTÜN YAZARLAR  



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.