Yaklaşmakta olan 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla geçmişten birkaç anımı paylaşmak istiyorum. Olimpiyat ateşi; barış ve kardeşlik içinde yarışarak gelişmenin, dostluğu sürekli kılmanın evrensel simgesidir. Güvercin özgürlük içinde evrensel barışı simgelediği için olimpiyat açılışlarında güvercin uçurmak barış ve dostluğu sonsuzluğa taşımak anlamındadır. Oysa olimpiyat açılışlarında, karanlıkta gökyüzüne salıverilen güvercinlerin bir kısmı olimpiyat alevinin çekimiyle ateşe doğru uçup yaralanmaktadırlar. Bu gerekçeyle, hayvan haklarını savunan dernekler tepki göstermiş, girişimde bulunmuşlar. Gerekçeyi haklı bulan Dünya Olimpiyat Komitesi 1996’dan bu yana olimpiyat açılışlarında güvercin uçurulmasını yasaklamış.
Aynı tarihlerde, T.C. vatandaşı bir Yahudi arkadaşım bir arazi satın almaya niyetlenmişti. Tapu dairesi müdürü “devletin güvenliği” gerekçesiyle tapuyu Yahudi arkadaşımın adına düzenleyemeyeceğini söylemiş. Sonunda tapu, Yahudi arkadaşımın Müslüman eşi adına düzenlendi.
Aynı tarihlerde görüştüğüm T.C. vatandaşı bir Kürt arkadaşımın yeğeni onyedi yaşında ve isimsizdi. Nüfus idaresi “devletin güvenliği” açısından arkadaşımın yeğenine istediği ismi kullanmasını sakıncalı bulmuş, yerine bir “Türk ismi” önermiş. Yeğen de kendisine nüfus memuru tarafından önerilen ismi beğenmemiş. Bir yaşam boyunca beğenmediği isimle çağrılmaktansa, isimsiz yaşamayı tercih etmekteymiş.
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü yaklaştıkça bunları düşündüm. O gün ülkemizdeki çeşitli insan hakları ihlallerinden bilinenleri rakamlarla yine basında yer alacak. Bilinmeyen ya da bilinip de rakamlarla ifade edilemeyen insan hakkı ihlallerinin binlercesi gün ışığına çıkmayıp toplumun vicdanında bir utanç lekesi olarak kalmayı sürdürecek.
Fransız diplomat ve bilimci J.M. Guehenno’ya göre “Millet ve devlet kavramları bir diğerinden çok farklıdır. Milletin özü ve esası, milleti oluşturan bireylerin birbirleriyle ortak bir tarihi paylaşmış olmalarıdır. Devlet ise sınırları, ordusu, vergileriyle tanımlanan, bireyler tarafından oluşturulan bir yapılanmadır.” Bir sözleşmedir. Bir başka deyişle, birey olmadan devlet olamaz. Ama tersi mümkündür. Devletin oluşumunda temel unsur yasalardır. Yasalar devleti oluşturan bireylerin kendi arasındaki ilişkileri ve bireyin devletle olan ilişkilerini düzenlemek, bu ilişkilerde öncelikle birey haklarını korumak ve kollamak için düzenlenir.
Toffler’e göre devlet gücünü iki kaynaktan alır: “Vergi toplayabilmek ve orduyu kontrol etmek”. Türkiye örneğine baktığımızda devletin vergi gelirleri önemsenmeyecek düzeyde küçüktür. Devleti yönetenlerin ordu üzerindeki etkisinden çok, ordunun devlet üzerindeki etkisi önemlidir. Özetle Toffler’e göre Türkiye’de devlet güçsüzdür. Bireyle devlet arasındaki hukuka bakıldığında birey haklarının gözetildiği tartışmalıdır. Toplumda bireyle devlet arasındaki hukukun uygulanmasındaki rahatsızlıklara bakarak, önümüzdeki dönemde siyasilere düşen sorumluluğun ne kadar büyük boyutlara ulaştığını hatırlamak yararlı olacaktır.
Seçimlerin ardından oluşan yeni dönem, toplumun geniş katlarına büyük umut vermeye devam ediyor. İktidarın önünde yılların açmazını ve çözümsüzlüğünü giderecek tarihi bir “altın” fırsat oluştu: Bu, katılımcı demokrasilerin en temel özelliklerinden biri olan “devlet yönetimiyle bireyin temsilcisi sivil toplum yöneticilerinin yoğun ve yakın işbirliği” fırsatıdır. Uygarlaşma adına atılabilecek adımların en güçlüsü ve kalıcısı olabilecek bu dev adım, geçen yüzyılın modeli olan temsili demokrasiyi terk edip, sivil toplumu, dolayısıyla bireyi devreye sokarak katılımcı demokrasiye yönelebilmektir. Bu anlayış içinde siyasiler ve devletin yöneticileri toplumu ve vatandaşı ilgilendiren kararları alırken, vatandaşa hükmetmek yerine, bireye hizmet etmekle yükümlü olduklarını hatırlayıp vatandaşla yönetişim anlayışına girebilmelidir. Bu yaklaşım bireye ve sivil topluma cesaret verecek, güçlendirecektir. Ülkenin yıllardır özlem duyduğu demokratikleşmeye ulaşabilmesi ise sivil toplumun güçlenmesi, bireyin saygınlığının artmasıyla mümkündür.
Siyasilerimiz ve devleti yönetenler, devlet yönetimine niçin istekli olmaktadırlar? Toffler’in tanımıyla, devleti güçlendirmek için asıl görevi olan “vergiyi ve orduyu kontrol etmek” vatandaşın hakkını gözetmek, kollamak için mi? Yoksa topraklar üzerinde, bankalar ve ekonomideki sahipliği çok fazla olan devletin varlıklarını “sahiplenip” bu varlıklara bir süre “hükmetmek” için mi?
Yeni dönemde bu sorunun cevabı bir kere daha verilecektir. Umut edilen, cevabın farklı oluşmasıdır. Siyasilerin yıllardır yanlış tercihlerle benimsediği ve her kademedeki devlet yöneticisine de intikal eden bu “sahiplenme” tavrı değişmelidir. Devleti yönetenler güçlerini devletin sahip olduğu varlıklara geçici olarak da olsa “hükmedebilmekle” eşdeğer tutmakla yanlış yapmışlardır. Çünkü bu tercihlerin sonucunda milletimizi oluşturan bireylerin hakları güvercin haklarına ulaşamamaktadır. İşin üzücü olması bir yana esas sorun işte buradadır.
Toplum Gönüllüleri Vakfı (TGV) kurucusu
03.12.2002
|