Cumhuriyet gazetesi çizerlerinden Behiç Ak, 3 Kasım sonrasında, toplumumuzda kendini “laik” olarak tanımlayan kesimin ruh halini fâş eden, bence olağanüstü derinlikli bir karikatür çizdi... 3 Kasım’dan birkaç gün sonra yayımlanan karikatürde, orta yaşın üzerindeki kentlilaik bir erkek, gene orta yaşın üzerindeki kentlilaik kadına “Çok korkuyorum Neriman Hanımcığım” diyordu, “ya bizden daha demokrat çıkarlarsa?”
Seçimi izleyen ilk iki hafta boyunca “boğucu” bir yoğunlukla yaşanan bu korku, şimdilerde biraz hafiflemiş görünüyor. Çünkü, Emin Çölaşan gibi söylersek, “Bunların” başarılı olamayabileceğine, “devlete toslayacaklarına” ilişkin inanç, ilk iki haftaya göre biraz artmış durumda...
“Başarı” deyince aklıma geldi... Behiç Ak’ın karikatüründe dile getirdiği duyguyu taşıyan bazı öğrencilerimle yürüttüğümüz bir tartışmayı aktarmak istiyorum. Seçimi izleyen günlerde bazı öğrencilerim bir yandan “Türkiye’yi bu hale getiren” politika erbabının evlerine gönderilmesinden memnun ve bu açıdan ferahlamış, fakat yeni iktidar karşısında nasıl bir tavır alacağını bilemez bir durumdaydı. Bir “paralize olma” hali vardı üstlerinde. Bunun nedenini, tartışma biraz derinleşince anladım. Öğrencilerimden biri, “Hocam” dedi, “ben AK Parti’nin başarılı olmasından, ülkeye refah getirmesinden korkuyorum açıkçası” (evet, aynen bu kelimelerle: “ülkeye refah getirmesi korkusu...”).
Öğrencimin, gençliğinden gelen bir saflıkla (belki biraz da bir samimiyet krizinin azizliğine uğrayarak) ortaya seriverdiği korkularına birkaç öğrencim daha katıldı. Ben, onlar gibi hisseden epeyce Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğu kanaatindeyim; yani Behiç Ak’la aynı düşüncedeyim. Bu yaygın toplumsal tepki konumuzla doğrudan ilintili... Belli ki toplumumuzun bir kesimi mevcut iktidarı “biz”den saymıyor. Dolayısıyla ona karşı muhalefet ederek onu meşrulaştırmak istemiyor ve ona karşı savaşıyor. Açıklamaya çalışayım:
Nihai olarak “biz”den kabul edilen bir iktidara karşı muhalefet, iktidarın, toplum için “iyi” gibi görünen eylemlerinin “iyi” olduğunu teslim etmekten çekinmez. Oysa iktidar konumundaki “işgalci”, işte en çok bu tür eylemleri nedeniyle ürkütür ona karşı savaşanları; bu tür eylemler mümkünse hiç görülmez, gizlenmeye çalışılır, gizlenemediği koşullarda bir kulp bulunup, o eylemin öyle görünse de aslında “bizim” için iyi olmadığı ispata çalışılır. Kuşkusuz, böyle bir mücadele, yürütücüleri açısından ciddi riskler taşır; çünkü kısa vadede sonuç alınamadığı takdirde, iktidarın aslında “bizden” olduğunun kabulü yönünde bir eğilim doğar ve ona karşı açılan “savaş” zafiyete uğrar... Ve tabii, gene aynı nedenle bu tarz bir mücadele, yürütücülerinin telaşla büyük yanlışlar yapması sonucunu da ister istemez doğuracaktır... Basından birkaç örnek, meselenin daha iyi anlaşılmasına hizmet edecek...
Tanımladığımız türden bir “savaş” için en tipik örnek, hiç kuşkusuz İşçi Partisi’nin yayın organları... Partinin genel başkanı Doğu Perinçek daha seçim gecesi Ulusal Kanal’da AK Parti iktidarını “gayri meşru” olarak niteledi, milletin “gaflete düştüğü” tespitini yaptı ve “Öyle milli irade falan gibi laflara pabuç bırakmayacaklarını” açıkladı. En tipiği ama, çok “açık” olduğu için en ilginci değil... O nedenle biz, kendisini sanki yeni iktidara karşı muhalefet yapıyormuş gibi gösteren, fakat aslında savaşan Cumhuriyet gazetesi örneğinden gidelim...
Biraz yakın bir okuma, bu gazetemizin, AK Parti’ye oy vermemiş ama onu “düşman” da görmeyenlerin muhalefetinden farklı bir “muhalefet”in sözcüsü olduğunu hemen ortaya çıkarır... İktidarın, bu kesimde memnuniyetle karşılanan birtakım girişimleri, Cumhuriyet tarafından ya gizlenmekte ya da çarpıtılarak yansıtılmaktadır...
Birinci örnek: 3 Kasım seçiminin hemen ertesinde, AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan NTV’ye, içinde “türban sorunu”nun da olduğu geniş bir mülakat verdi. Üç gazete, söyleşiye geniş yer ayırdı, hatta Hürriyet manşetten kullandı. Üç gazete de başlıklarını “türban”dan çıkarmıştı, fakat ne tuhaf ki Hürriyet ve Sabah, Erdoğan’ın söyleşide “Türban öncelikli sorunumuz değil” dediğini belirtirken, Cumhuriyet’in başlığı aynen şöyleydi: “Erdoğan: Türban öncelikli sorun...”
Söyleşinin “türban” bölümünü Cumhuriyet’in değil, Hürriyet ve Sabah’ın doğru bir biçimde yansıttığını anlayabilmek için Cumhuriyet’in haberini okumak yetiyordu: Haberde, bu başlığı haklı çıkartacak hiçbir şey yoktu...
İkinci örnek: AK Parti’nin, milletvekillerinin lojmanlarda oturmama kararı alması toplumun geniş kesimlerinde “hepimiz için iyi” bir girişim olarak algılandı... Basında birçok köşe yazarı, girişimin “Oligarşik, bürokratik Ankara iktidarına karşı” taşıdığı sembolik değeri önemsedi ve bu yönde yorumlar kaleme aldı. Cumhuriyet ise önce, bunun bir “tasarruf aldatmacası” olduğunu haber verdi, aynı haberde “milletvekillerinin güvenliklerinin ne olacağı” sorusunu tartışmaya açtı. Bir gün sonra ise gazete “zihin okuma” yöntemiyle bu girişimin bir “takiye” olduğunu duyurdu okurlarına: Eğer AK Partili milletvekilleri lojmanlarda otursaydı, buralara gelecek “türbanlı, şalvarlı, çarşaflı ve hatta sarıklı akrabalar, yakınlar” nedeniyle partinin “gerçek yüzü” açığa çıkacaktı...
Üçüncü örnek: AK Parti’nin “Uyum yasaları taslağı”nda getirdiği ve işkenceye karşı mücadelede büyük bir kazanım olarak algılanan yasa değişikliklerine karşı Cumhuriyet hayırhah bir tutum aldı. Oysa bu gazete işkenceye karşı samimi bir mücadele yürütmüştü o âna kadar...
Yazı kısa örnek çok, ama bu örnekler ne demek istediğimizi yeterince açıklıyor...
Bitirirken, meseleyi meşruiyet sorununa bağlayacağım. Seçimden sonra, beklendiği gibi bir “meşruiyet” tartışması yaşanmadı. “Barajı, seçime takılanların kendileri koydu, kendi düşen ağlamaz” dendi ve mesele kapandı. Doğru, “siyasi meşruiyet” tartışması yok, fakat bu yazıda da ortaya koymaya çalıştığım gibi ortada çok daha derinde bir meşruiyet sorunu var: Devletteki, medyadaki ve toplumdaki bir tür zihniyet, AK Parti yüzde 90 oyla gelse bile onu “meşru” saymayacak; “işgalci” konumunda görecek; ona karşı muhalefet etmeyecek, savaşacak.
Buradaki sorun çok daha derin, çok daha tehlikeli...
04.12.2002
|