Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın planı, tarafların çıkarlarını büyük ölçüde gözeten dengeli bir müzakere zemini hazırlamaktadır. Teklifler, esas itibarıyla, siyasi bakımdan eşit taraflarca imzalanacak bir anlaşmayla kurulacak yeni bir Kıbrıs devleti öngörmektedir. Tekliflerin, Türk tarafının “siyasi eşitlik” ve “eşit devlet” talebini yerine getirirken, diğer yandan Rumlara toprak tavizi ve belirli ölçülerde Rum göçmenlere geri dönüş hakkı vermek suretiyle üzerinde anlaşılabilecek bir denge kurduğu görülmektedir. Buna rağmen, hiç kuşkusuz, Türk tarafı bakımından en sakıncalı hususlar, haritalar ve Rumlara verilen geri dönüş ve yerleşme haklarından kaynaklanmaktadır.
Türk tarafının sakıncalı bulduğu noktalarla Yunan–Rum tarafının sakıncalı gördüğü hususların yeniden müzakeresi gerekecek ve bunun için de, mutlaka planda öngörüldüğünden daha uzun bir süreye ihtiyaç duyulacaktır. Fakat, Türk tarafının büyük ölçüde lehine olan ve önceki düzenlemelere nazaran Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumuna, büyük avantajlar sağlayan önerilere bizzat Türk tarafınca şiddetle itiraz edilmesini anlamak çok güçtür. Bu tür itirazlara maruz kalan hususlardan biri de, Annan planında önerilen garanti sistemi ile ilgilidir. Planın, halen yürürlükte olan garanti sistemini sulandırıp zayıflatacağı ileri sürülmektedir.
Kofi Annan’ın bu konudaki teklifleri derinlemesine ve gerekli hukuki–siyasi bağlantılar kurularak incelendiğinde, durumun böyle olmadığı, hatta planın ilgili bölümlerinin Türk tarafı için eskiye oranla daha geniş ve daha sağlam güvenlik teminatları sağladığı görülmektedir.
Her şeyden önce, 1960 Garanti ve İttifak Andlaşmaları, Annan’ın sunduğu kurucu anlaşma taslağında belirtildiği üzere yürürlükte kalmaktadır. Garanti Andlaşması bugünkü şekliyle sadece genel olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini garanti altına almaktadır. Halbuki Annan planı, Garanti Andlaşması’na eklenecek bir protokolle, garantinin genişletilerek ortak devletlerin (federe devletlerin) de toprak bütünlüğü ve anayasal düzenlerini de teminat altına almayı öngörmektedir. Tüm bu anlaşmalar ve ekleri yeni kurulacak Kıbrıs devletinin temel hukuki belgeleri olacak ve gene plana göre, hem BM Güvenlik Konseyi hem de AB tarafından geçerli uluslararası anlaşmalar olarak tanınacaklardır. Bu gelişme, Garanti Andlaşması’nın geçerliliğiyle ilgili tartışmaları sona erdirecektir.
Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (AGSP) yönelttiği itirazların temelinde yatan kaygılardan biri de Annan planı tarafından giderilmektedir. Ankara, Kıbrıs’ın AB’ye Türkiye’den önce üye olunca, AGSP’yi Türk tarafının aleyhine kullanarak Garanti Andlaşması’nı yıpratacağından endişe etmektedir. Teklifler paketi ki, AB’ye danışılarak hazırlandığından hiç kuşku yoktur, AGSP’nin Garanti ve İttifak Andlaşmaları’na ve bunlara ek protokollere hiçbir şekilde halel getirmeyeceği hususunun AB tarafından kabul edileceğini öngörmektedir.
Kurucu anlaşma ve anayasa taslakları, Kıbrıs’ta kapsamlı bir silahsızlanma öngörmektedir. Federal yönetim ve federe yönetimler tamamen askerden ve silahtan arındırılacakları gibi, bireyler de, av ve spor amaçlı silahlar hariç, tamamen silahsızlandırılacaklardır. Tüm Kıbrıs’ta askeri ve paramiliter eğitim amaçlı bütün faaliyetler yasaklanacaktır. Garantör devletler, BM, ortaklık devleti (federal devlet) ve ortak devletlerin (federe devletler) temsilcilerinden oluşan bir izleme komitesi, silahsızlandırma sürecini izlemekle görevlendirilecektir.
Ayrıca, Kıbrıs’taki Türk ve Yunan askerlerinin, donanımları ile birlikte, sayıca azaltılmaları ve her bir tarafın kontenjanının 9999 sayısı ile sınırlandırılması öngörülmektedir. İttifak anlaşmasına göre adada kalacak Türk ve Yunan birliklerinin donanımları ve hangi bölgelerde konuşlandırılacakları ilgili taraflar arasında yapılacak bir anlaşma ile belirlenecektir. Bugünkü durumda Kıbrıs Rumlarının önemli ölçüde silahlanmış oldukları, Türkiye’nin Kıbrıs’a coğrafi yakınlığı ve buna mukabil, Yunanistan’ın uzaklığı dikkate alındığında, Kıbrıs’taki askeri dengenin Türk tarafının zararına değişeceğini ileri sürmek pek inandırıcı olmayacaktır.
Silahsızlanmanın uygulanmasını izlemek ve güvenlik ortamının devamına katkıda bulunmak amacıyla adada tarafların, yeni ortaklık devleti ve her iki ortak devletin anlaşmasına dayanan bir BM Barış Gücü görevlendirilecektir. Bu barış gücü, daha önceki duruma oranla, bir ölçüde daha çeşitli hizmetler görecekse de, yetkileri eskisi gibi sınırlı kalacaktır. Barış gücü tarafların rızasına dayanacak ve yetkileri BM anlaşmasının VI. bölümünü aşmayacaktır. Dolayısıyla, VII bölüm çerçevesindeki zorlama tedbirlerine başvuramayacak, silah kullanma yetkisi salt meşru müdafaa ile sınırlı kalacaktır. Yetkileri bu şekilde sınırlanmış ve bu yetkilere göre sınırlı bir şekilde donatılmış bir BM barış gücünün, gerektiğinde Garanti Andlaşması’nın uygulanmasına engel teşkil etmesi mümkün gözükmemektedir. Hatırlanacağı gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1974’te Kıbrıs’a Garanti Andlaşması hükümlerine dayanarak müdahalesi sırasında adada BM Barış Gücü vardı; ancak bu barış gücünün askerî harekatı engelleyici ciddi bir etkisi söz konusu olmamıştı.
Cumhurbaşkanı Denktaş’ın barış gücünün Türk ortak devleti toprakları üzerindeki statüsü ile ilgili ayrı bir anlaşma (Status of Forces Agreement) imzalamayı BM’den talep etmesi hakkıdır. Pakette öngörülmeyen böyle bir anlaşmayı BM’nin kabul etmesi ve pakete dahil etmesi gerekir. Ayrıca, barış gücünün, görev ve yetkilerinin de, ancak ortak (federe) devletlerin rızası ile değiştirilebileceği hususu zımnen kabul edilmiştir. BM uygulamalarını bilenler başka türlü düşünemezler. Fakat, bu husus da, açık hükme bağlanabilir.
Hiç kuşkusuz, Annan tekliflerinde müzakere edilmesi gereken kısımlar vardır. Bunlardan biri de, Türkiye ve Yunanistan’ın adada bulunduracakları asker sayısı olabilir. Fakat, teklifler Cumhurbaşkanı Denktaş’ın 11 Eylül 2002’de ileri sürdüğü önerileri büyük ölçüde yansıtmaktadır ve dolayısıyla elverişli bir müzakere zemini hazırlamaktadır. Planın reddedilmesi veya ciddiyetle, yapıcı bir şekilde müzakere edilmemesi için geçerli nedenler bulmak mümkün değildir.
Annan’ın teklifleri, Kıbrıs’taki tarafların, garantör devletlerin, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin teminat altına aldığı “güvenlik işbirliği” tedbirleri öngörmektedir. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Türkiye, Karadeniz havzası, Güney Kafkasya ve Balkanlar’da güvenlik işbirliği girişimlerinde bulunmakta ve bu politikasını başarıyla sürdürerek iyi sonuçlar almaktadır. Ayrıca Türkiye, hem çevremizde hem dünyanın uzak bölgelerinde başarılı bir şekilde barış güçlerine katılmakta, hatta Somali ve Afganistan’da olduğu gibi barış gücü komutanlıklarını üstlenmektedir. Türkiye’nin Soğuk Savaş’tan sonraki güvenlik politikası artık önemli ölçüde ‘’güvenlik işbirliği” anlayışına dayanmaktadır. Silahlı Kuvvetler de, buna göre örgütlenmektedir. Kıbrıs’ta bu politikayla çelişen bir tutumun benimsenmesi başka bölgelerdeki kazanımları da tehlikeye düşürebilir ve Türkiye’nin “güvenlik işbirliği” girişimleri inandırıcılığını yitirebilir.
Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
05.12.2002
|