Yirminci asrın en büyük hadiselerinden biri ekonomik ve devlet sistemi olarak sosyalizmin çökmesi ve tek kutuplu bir dünya oluşarak küreselleşme sürecinin hızlanmasıdır. Küreselleşme bazılarının iddia ettiği gibi insanlığın ulaşmak istediği bir son nokta mı, yoksa sistemlerin çözülüşünün başlangıcı mı bu hususta henüz fikir birliğine varılmış değildir. Bizce küreselleşme sistemlerin tahkimini değil sistemlerin çözülüşünü gerçekleştiren bir süreçtir. Sistemlerin altında ve arkasında kalan insan; kendisini çepeçevre kuşatan, varlıkla arasına giren bu soyut yapıları bozmadan gerçek anlamda kurtuluş ve özgürlüğe kavuşamayacağını anlamıştır. Küreselleşme sürecinde somutlaşan değişim şimdi sistemleri hedeflemekte ve sistemlerin kalbine hulul etmektedir. Sistemlerin en büyüğü ve mütekamili olan modern devlet, bu değişimden en büyük payı alacak gibidir.
Değişimin bu somut hedefinin çağımızın sosyal bilimci ve düşünürleri tarafından görülememiş olması, bu tespitlerin yanlışlığından daha çok doğruluğuna işaret eder. Zira, zihinleri modern eğitimin değer sistemiyle formatlanmış, idrakleri modern kavramsal yapıyla felç olmuş devrin sosyal bilimcileri değişimin hedefini görememekteler. Bu durum bu kültürel şartlarda normal karşılanmalıdır. Nitekim aynı sebepten dolayı devrin sosyal bilimcileri ve düşünürler, çağın en büyük hadisesi olan sosyalizmin çöküşünü de tahmin edememişlerdi. Enformasyonun hakikati boğduğu bu çağda bir bütün olarak çağı ve onun meselelerini ihata edebilmek ve arifesinde olduğumuz global dönüşümü sezmek, geniş bilgi ve iyi eğitimle değil, farklı perspektif ve derin düşünceyle mümkündür.
Bu global dönüşümü gerçekleştirecek olan değişim, toplumsal boyuta evrim tarzında yansımaktadır. Çağa hakim olan sistemler ve kavramlar gizli ve derin bir evrimden geçmektedir. Bu evrimin modern ulus devlet sisteminde en yoğun olarak gerçekleşmesinin sebebi, her şeye ve her yere hakim olan modern devletin devrimlere imkan vermemesidir. Aslında devrimler ekonomik dengesizlikleri, sosyal eşitsizlikleri ve toplumsal kin ve nefretleri boşaltan ve dengeleyen bir araç fonksiyonu görmekteydi. Varlığını korumada hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen modern ulus devlet, devrimleri imkansız kılmakla toplumsal öfke ve kinin boşaldığı en önemli yolu tıkamış ve dolayısıyla daha büyük ekonomik dengesizliğin, daha derin sosyal krizlerin ve daha kuvvetli toplumsal kinlerin oluşmasına sebep olmuştur. Devrimler bu tür sosyal hareketleri modern ulus devlet içinde güç değişimiyle tüketiyor, ulus devlet sistemini değişimin dışında tutarak muhafaza ediyordu. Modern ulus devlet değişimi devrimlerle tüketeceği yerde, devrimlere engel olarak değişimin zorunlu olarak doğrudan ulus devletin yapısına yönelmesine sebep olmaktadır. Şimdi devrimlerde olduğu gibi değişim, gücün bir sınıftan diğerine transferin aracı olmadan daha çok, modern ulus devlet yapısını değiştirmeye yönelen bir evrimin kaynağı olmaktadır.
Ulus devletin nasıl bir evrime tabi olacağı, değişimin nerede ve nasıl vuku bulacağı, nasıl bir mahiyet ve nitelik transformasyonu gerçekleştireceği, mesela, siyasal, ekonomik ve sosyal yapının nasıl teşekkül edeceği noktasında fikir beyan etmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen ulus devlet sisteminin ne olacağının tespiti zor olmakla birlikte, ne olmayacağını tahmin edebiliriz. Diğer bir ifadeyle, olacak olan mevcudun tam aksidir. Mesela, kapitalist ekonomik sistemde kâr mı esas alınmakta, değişim ekonomik ilişkilerde insanı merkeze alacak ve adaleti ön plâna çıkaracaktır; modern eğitim sistemi insanı fıtrattan uzaklaştırarak kendine, çevreye ve dine yabancılaştırıyor mu, değişim tekrar fıtrata dönecek ve insanı önce kendisiyle sonra dinle ve daha sonra çevreyle barıştıracaktır; hakim siyasal sistemde doğru ve meşru olanı güç mü belirlemekte, değişimle birlikte doğru ve meşru gücü belirleyecektir.
Sosyalizmin yıkılışı ideoloji ve sistemler devrinin kapanışının ilanı ise, 11 Eylül hadisesi de yeni oluşumun başlangıcının ilanıdır. Bu hadiseyle birlikte, İslam ve Müslümanların dünya gündeminin merkezine oturması, bir tesadüf veya sadece kaderin bir cilvesi değil, aslında yeni oluşumun kaynağı ve mekanını belirleme sürecidir. Oluşumun kaynağı, bir din, bir dünya görüşü ve bir önceki medeniyetin belirleyici vasfı olarak İslam, oluşumun vuku bulmakta olduğu coğrafya da İslam dünyasıdır. Bugün İslam dünyasının Afganistan, Filistin ve Irak’ta maruz kaldığı acı ve ıstırap evrimi hem olgunlaştırmakta hem de hızlandırmaktadır. Türkiye’nin bu süreçte önemli bir konumu vardır. Türkiye’yi bu konuma getiren en önemli dinamik, hiç şüphesiz, milletin içinde bulunduğu ekonomik sefalet ve çaresizlik, bilim ve teknolojide geri kalmışlık, siyasi arenada hesaba katılmama olgusudur. Bu şartlarda, bu durum bir taraftan Batılılaşma ve hakim ideolojiye güvensizliğin temelini oluştururken, diğer taraftan yeni arayışlarımızın da en önemli saiki olmaktadır.
Arayışın bizi nelere ulaştıracağını da zaman gösterecektir.
Dr., İSAM
05.12.2002
|