| |
Tiyatrofobia virüsü bulaşıcı mıdır?
Garip bir ülkede yaşıyoruz vesselam... Yapıp etmelerimizin, konuşup eğlenmelerimizin bir yanı hep eksik ve yamalı. Konuşmakta geç kaldığımız olduğu gibi, harekete geçmekteki aceleciliğimizin ayağımıza dolandığı da meşhurdur.
Sadede gelelim: (Cihan Ünal adını vermediği için hışmına uğradı, ben telaffuz ederek bu darbeleri bertaraf etmek niyetindeyim!) Perihan Mağden bir yazı yazdı ve bir itirafta bulundu. Mağden, yirmi üç–yirmi dört yaşlarında, annesiyle ‘zoraki’ gittiği bir tiyatro gezmesinde, tiyatrofobia adlı bir virüse yakalandığını duyuruyordu yazısında. Söz konusu virüsün de tesiriyle Mağden, tiyatro sanatının arkaikliğinden (yani zaman dışı ve demodeliğinden), oyuncuların (Yıldız Kenter özelinde) sahnede kendilerini oradan oraya atmalarına anlam veremediğinden, tiyatronun ‘burun buruna’ durumundansa sinemanın yalıtılmış evrenine sığınmanın hoşluğundan bahsediyor, o gün(ler)den bu yana tiyatroya gitmediğinden dem vuruyordu. Ardından gelen bir iki acı günah çıkarma, tiyatro evrenine bomba gibi düştü. Emir kipinde süregelen aydınlanma sürecine duyulan hınç, tiyatronun naçiz bedeninden çıkarılmaya çalışılıyor; dişçi koltuğu tiyatro koltuğundan ehven görülüyordu.
Bütün bu sayıklamalarda, tiyatrofobia virüsünün etkisi olduğu kesin. Kökenini araştırdığımızda, rahimden başlayıp çocukluğa oradan ilk gençliğe uzanan bir sürecin, patates baskı tadında yaşanmışlığı vardı yükselen isyanda. Genelde “insan”dan uzak, kendi ‘alem’inde kişiler arasında yaygınlık kazanan bu virüs, özellikle ‘aydınlanma’ döneminde ciddi baskılara (travma) maruz kalanlarda daha sık görülüyordu. Virüsün bünyesinde yerleştiği insan(lar)da unutkanlık, saldırganlık, hercailik gibi belirtiler de gözlemleniyordu...
Bu tıbbi (!) tanının ışığında baktım, Mağden’in yazısı ve peşinden gelen bir iki yazıya. Üzüldüm bir anlamda... Bu ülkede yıllardır mutena ‘köşe’lerde arz–ı endam eden güzide kalemler, ne olmuştu da birbirlerinin suretini aynada görüp gerçeğe uyanmışçasına, günah çıkarmaya durmuşlardı. Virüsün olası etkisi olsa gerek, aradan yıllar geçiyor ve ‘zombi’ler gibi bir anda kafalarının üzerinde yanan ampul ile gerçeğe uyanıyorlardı aydınlarımız. Aydınlanmanın sonu yoktur elbette... Şüphesiz ‘o’nların yaşadıkları anne–kız; iktidar–aydın; entelektüel–halk; tiyatroculukçuluk–sinemacılıkçılık türünden gayet ciddi (!) ve gayet kösnül sorunları kendi ‘öznel’liklerinde bırakmak ve ucuza kaçmadan yıllardır yazdıklarımızı bir kez daha yazmak isterim.
Şimdilerde ‘çocuk’luklarında yaşadıkları travmanın acısıyla konuşanlar hatırlamayacaktır belki; Tanzimat’la birlikte başlayan ‘yeni’leşme hareketleri içerisinde Namık Kemal’in söylediği bir söz vardır: “Bizde Batılı anlamda tiyatro yoktur.” diye. Bu söz, sonrası için bir adres olmuş ve Batı pazarında ne bulundu ise devşirilmiştir. Hakeza o yıllarda geleneksel tiyatro ‘tukaka’ görülmüş, meddahlık şubeleri kapatılmış, aziz tiyatronun her hanesine hoyratça girilmiştir. Hoş bugün de Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulu olan Geleneksel Türk Tiyatrosu birimi (Özal döneminde açılmıştı.) bir müdürlükten ibaret bırakılmıştır ya... Bugün yazılanlara bakınca, bir kalem ileri değil, iki basamak geri gittiğimizi görüyorum. Şimdikiler de “Aslında tiyatro yoktur” demeye getiriyorlar işe başlarken. “Fil”ler yine dalıyor zücaciye dükkanına. Yıllarını tiyatroya adamış Yıldız Kenter, sorgusuz sualsiz ademe mahkum ediliyor, “Mutfak Kazaları”yla başı dertte olanlarca. Kantarın topuzu kaçıyor, Tanzimat’la birlikte aldığımız bütün kalelerden (!) bir bir feragatte bulunuyoruz. Üstelik bu savaşta, kanı bırakın bir damla teri olmayanlarca.
Türkiye’de tiyatronun sorunları vardır elbette. Batı’dan devşirdiğimiz ithal mal, yerli malı karşısında sürdürdüğü üstünlüğü yozlaşma durağında bırakmıştır. Yıllardır Batı’da oyun seyredip Türkiye’de sahneleme alışkanlığı iflah olmaz bir konuma getirmiştir tiyatroyu. Gelenekle kopan bağlar Batı’ya eklemlenemediği için yüzer geçer bir hal içerisindedir asırlık sanat(ımız). Geleneğe yaslanmayı gericilik addedenler, geleneğin koptuğu noktada aidiyetlerini sorgulamadıkları içindir bugün yaşananlar. Bu tartışmaların bir yararı “kök”lere dönüş olacaktır belki de... Ancak şimdilerde yapılan saldırılar seviyesiz, ciddiye alınmaz ve ‘önerme’den yoksun bir boyuttadır. Tiyatro son yıllarda ‘kısır’ da olsa çeşitli kurultaylarda, panellerde sorunlarını tartışmaya başlamıştır. Tiyatroya yön veren iki köklü kurumdan İstanbul Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları’nın repertuarlarında vurguladıkları “yerli”lik olgusu hafife alınır şey değildir.
Eğitim sistemini eleştirip, çocuğumuzu okula gönderiyorsak; sağlık sisteminden şikayetçi olup ‘dişçi koltuğu’na oturuyorsak; yargının hantallığından dem vurup adalete teslim oluyorsak; medyadaki yozlaşmadan bahsedip içinde yer alabiliyorsak, tiyatroya da eleştirmekle birlikte kayıtsız kalamayız. Tiyatroyu sevenler eleştirmelidir bugün. Ancak Harbiye’de bir döner dükkanının işletmesinden bihaber olanların söyleyeceği sözler de kifayetsiz kalacaktır. Kimse silah zoruyla kimseyi tiyatroya götürmüyor. Kimsecikler kolluk gücüyle ille caz dinleyin; operaya gelin de demiyor. Hep dediğimiz gibi, Türkiye demokratik bir ülke. Demokrasinin nimetlerinden, tiyatroya gelmeyenler de yararlanmalı kuşkusuz. Ancak, demokrasi kimseye, bir başkasına haksız yere çamur atma hakkını da vermiyor ki...
Sapla samanı karıştırma huyumuz her alanda depreşiyor maalesef. Kraliçe arıyı hedef seçip, çıkacak olası bir polemikten medet ummak (popüler olma dürtüsü), anlaşılabilir bir hal halini aldı. Maalesef yadırgayamıyoruz. Türkiye’de tiyatro çevresinin suskunluğu, bir sarmal değildir elbette. Sadece seviyenin “belden aşağı” olmasıdır, suskunluğun nedeni. Üslup netleştiği zaman, konuşacaklar çıkacaktır diye umuyorum.
Ümraniye’de beş bin kişilik Haldun Alagaş Spor Kompleksi bir oyun için lebaleb doluyor. Gerek özel gerek ödenekli tiyatrolar, herhangi bir kolluk gücü kullanmaksızın ayakta durabiliyorlar. Herkes özgür iradesini kullanıp bilet alıyor ve sahnede olanı seyrediyor. Salonları doluyor en azından. Bir ‘riya’dan, düalizmden bahsedebiliriz belki. Ancak bu ‘durum’, tiyatrolar çevresinde halelenmiş “galabalık”tan taşıp, “eleştirmen” ve “yazar” kanalıyla medyaya sıçrayan bir olgudur. Dün Yıldız Kenter’i “Diva”lığa yükseltip, yücelten “medya” bugün neden susmaktadır!.. Fotoğrafın negatifinden çıkan anlam, “istediğimi yüceltir istediğimin ipini çekerim” cinsinden beylik bir eda mıdır yoksa?
Tiyatro, sorunlarını başta kendi içinde tartışarak ilerliyor. Hissim o ki, bir dönüm noktasındayız. Tiyatro da bir kabuk değişimi yaşayacak. Antonin Artaud, vebaya benzetmişti tiyatroyu. Tiyatronun hüküm sürdüğü yerlerde, ölüme yüz tutmuş yapılar ayakta durmaz demişti. Ne yazık ki bugün kendi yıkımına teşnedir tiyatro. Her yıkım, bir yeniyi taşır içinde. İş ki eskinin içinde filizlenen yeniyi görebilelim. Yakın zamanda, ayakta duranlar, durduğu yere sağlam basabilenler geleceğe kalacak. Yıkılanları ise kollarından tutup saygıyla koltuklarına oturtacağız. Tiyatronun nezaketi bunu gerektirir çünkü...
Hal böyleyken varsın gelmesin, tiyatrofobia virüsüne düçar olan üç beş kişi...
Bu da onların sorunu...
|