İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
06.12.2002
Cuma
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi


  Yorum

AB, küreselleşme ve bir intelijansiya kritiği

Durmuş Hocaoğlu



Bilhassa 28 Şubat’tan bu yana geçen ve takrîben altı yılını doldurmaya yaklaşan müddet boyunca vuku’ bulan bâzı hâdiselerin Türkiye’de yol açtığı çok çarpıcı sonuçlardan birisi de, Türk entelektüellerinin zihnî donanımlarının ve kapasitelerinin çok daha belirgin bir şekilde gözler önüne serilmesine sağlamış olduğu olağan–üstü katkı olmuştur. Herbirisi başlı–başına bir “olay” mesâbesindeki bu gelişmelerin, ayakları yere sağlam basan bir intelijansiyada çok derinlikli bir fikrî murâkabeye, tahlillere ve iç hesaplaşmalara sebebiyet vermesi gerekirken, Türk intelijansiyası, maalesef, büyük çoğunluğu îtibâriyle, bu hususta çok yetersiz kalmış bulunmaktadır; fakat en ziyâde dikkat çekici olanı, hiç kuşkusuz, bütün geniş spektrumu ile birlikte “sağ” veya “muhâfâzakâr” diyebileceğimiz kesimlerin fikir ve kanâat önderlerindeki zihnî karmaşadır.

Türkiye’nin, mâzîsi iki asrı aşmış bulunan “Batılılaşma/Batılılaştırılma” tarihinde gerek bir kültür ve medeniyet ve gerekse de bir siyâsî problem ve hattâ “dâvâ” olarak Batı’yı en ziyâde sorgulayan entelektüeller bu câmiadan çıkmışlardır; söz konusu bu sorgulamanın, ilk önce belirtilmesi gereken en şâyân–ı takdîr tarafı, entelektüel seviyesi ne olursa olsun, vaz’ etmiş olduğu “vekarlı duruş” olmuştur. Gerçekten de sağ/muhâfazakâr entelektüeller, Batı medeniyeti ve kültürü karşısında – çok yakın zamâna kadar – dâimâ eleştirel ve sorgulayıcı, Türk–İslâm kültür ve medeniyetini savunucu ve aynı zamanda Batı’nın emperyal–kolonyal siyâseti karşısında da “direnici” olmuşlardır. Esâsen, “sağ” ve/ya “muhâfazakâr” nitelenmesi de – Batılı mânâsından farklı olarak – bu “duruş”la alâkalıdır.

İşte şimdi, “son gelişmeler” şeklinde çok kalın çizgili bir başlık altında toparlamaya çalışdığım bu hâdiseler ile paralellik içerisinde ortaya çıkan vehâmet, işbu “duruş”un çok trajik bir sûrette tahrîbâtâ mâruz kalmış olduğunu göstermesidir.

İşbu “son gelişmeler” başlığı altına çok şeyler konabilir; ancak, bu sayfada bahse mevzû etmek istediklerimin birincisi Avrupa Birliği–Türkiye ilişkileri ve ikincisi de 11 Eylül Olayı ve onunla ilgili olmak üzere dünyayı yeniden dizayn etmeye yönelen Saldırgan Küreselleşme meselesi olacaktır.

***

İmdi: Türkiye Günlüğü’nün 16 numaralı sayısında [Güz 1991] Yayın Kurulu tarafından “zoraki bir kimliğin binbir çeşit suratı” olarak vasıflandırıldığı üzere, uçları çok açık, şekli–şemâili pek belirgin olmayan müphem ve amorf bir kitle olması hasebiyle efrâdını câmi’ ağyârını mâni’ bir târifi yapılması pek müşkil ve belki de imkânsız olan bu intelijansiyada, Batı ile ciddî şekilde hesaplaşma cehdi içerisinde bulunduğu 28 Şubat öncesinden bu yana gözlemlenen en büyük ve en radikal değişme, “Avrupa Birliği–Türkiye İlişkileri” çerçevesinde, bu ülkenin geleceğini tehdit edecek derecede ciddî bir çözülme olmuştur diyebiliriz. Nitekim, bu tarihe kadar zaman–zaman abartıları, hattâ hatâları ve hattâ ve hattâ yanlışları olsa dahi, ekseriyetle özü îtibâriyle haklı olarak, Batı gümrüğünden giriş yapan bilumum emtiayı sorup–sorgulamadan kabûl etmeyi, Batı mutfağında pişen her şeyi tadına–tuzuna bakmadan sofrasına almayı reddeden, Batı’ya karşı kuvvetli bir duruş koyabilen, îtimâd–ı nefsâniyesi fevkalâde muhkem olan bu intelijansiya, “İslâmcı” ve “Milliyetçi” kesimleri ile birlikte mütâlea edildiğinde, büyük ekseriyeti îtibâriyle, bu tarihten sonra şaşırtıcı bir hızla garip bir metamorfoza uğramış, zihnî bir keşmekeşe mâruz kalmış, kriz boyutundaki bir çelişkiler yumağına gömülmüş ve bu muhkem duruşunu hayli büyük nisbette kaybetmiş bulunmaktadır.

Milliyetçi kesimin bir slogandan öteye bir değeri olmayan “onurumuzla girmek” diskuru kaale alınmaya müstahak bir argüman olmamakla berâber yine de bir yerlerde kırıntı kaabilînden de olsa bir omurga dikliğinin kaldığını ifâde ediyor; ancak, ne yazık ki bir vakitlerin “Batıcıları”nı bile geride bırakacak derecede âteşîn “Batıcı” kimliğine bürünmeye başlayan İslâmcı kesimin “Avrupa medeniyet ve kültüründe İslâm’ın tartışılmaz katkısı” türünden, bir değeri olmayan apolojik esbâb–ı mûcibeleri daha da hüzün verici olduğu gibi her iki kesimin adetâ ortak bir beyinle düşünür gibi, “Avrupa’yı içten fethetme” fantezileri tebessüme bile lâyık değil. Kısm–ı âzamının, varlığını Avrupa Birliği’nin varlığına armağan etmeye ve onun potasında erimeye zihnen hazırlanmış ve bunu içselleştirmiş olduğunu düşündüğüm bu iki kesim hakkında varmış olduğum kanâat ezcümle şundan ibâret: Handiyse, bu ülkenin ve bu milletin, iyi, güzel ve doğru olanı kendi iktidar ve irâdesiyle kuvveden fiile çıkarabilme, kendi–kendisini, kendi ülkesini ve devletini ıslah edebilme kaabiliyetini bütünüyle kaybettiğine kat’î sûrette inanmış; bu babda bütün ümitleri zây’i olmuş, bütün dirençleri kırılmış; bütün “medeniyet tasavvurları”nı kaybetmiş bir aydınlar zümresi.

Küreselleşme konusuna gelince: Bu hususta, zaman–zaman, eski günlerindeki performansını hâtırlatacak derecede sürekli fikir egzersizleri yapmaları ve hâlâ muayyen bir sıhhatteki karşı anti–globalist direnişleri ile İslâmcıların, nâdir birkaç istisnâ dışında mevzûdan bîhaber olduğu için bahse mevzû etmeyeceğim Milliyetçilere bâriz bir üstünlük sâhibi olduğunu söyleyebilirim. Lâkin, bütün bunlara rağmen, ne yazık ki, Küreselleşme’nin en büyük muharrik kuvvetlerinden ve en büyük müşahhas ve mücessem formasyonlarından olan AB’yi harâretle müdâfaa eden tavırları, yine aynı zihnî keşmekeş ile mâlûl olduklarını ortaya koymakta ve bu zihnî dağınıklık, Türkiye’nin AB’nin “entegre olmuş bir parçası” olmasını tek kurtuluş yolu olarak gören ısrarları göz önüne alındığında tepe değerine ulaşmaktadır. Zîra, AB’nin “entegre olmuş bir parçası” – zâten bu işin başka yolu da yoktur – olmuş bir Türkiye’nin, bütün tarihî mîrâsını ve misyonunu reddederek saf değiştirmesi ve bin yıl boyunca Batı’ya karşı müdâfaa ettiği İslâm dünyasının karşısına bu defa Batı’nın ajanları ve vurucu gücü olarak çıkması demektir.

Ne müthiş bir entelektüel krizi!

Bir entelektüelin böyle davranmaya hakkı olabilir mi?

***

Merhum Üstad Necip Fazıl, Üsküdar Toptaşı Cezaevi’nde tuttuğu hâtıralarına düştüğü beyin sancılarının izdüşümleri arasında her birisi birer felsefî aforizma hükmünde olan hikmetli fikir damlalarından birisinde (5 Ocak 1953, Pazartesi) “Soylu fikir adamı için bu kâinatın mutlaka îzahı lâzımdır. Mutlak îzah olmayınca da îzah olmayanın îzahı lâzımdır.” der. Doğrusu, bu kitabı okuduğum tarihten bu yana hâlâ ağırlığı altında ezildiğim bu hedef, aşırı derecede yüksek: “Mutlak olanı îzah etmek”! Kimin haddine? Bu kadar yüksek çıtadan hiç kimse atlayamaz. Şâirin dediği gibi, “idrâk–i meâli bu küçük akla gerekmez / zîra bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez”. Onun için olsa gerek merhum Üstad, “mutlak îzah”ın nasıl olacağını da şöyle belirterek gönüllere bir inşirah vermekte: “O da Allah... Allah, îzah edilemeyişin tek îzahıdır.”

İmdi: Üstad’dan aldığım ilhamla, “mutlaklık alanı” hârici için bu çıtanın bu denli yüksek tutulmasını doğru bulmamakla berâber, temel prensibe sâdık kalarak, “entelektüel” hakkında kendi mütevâzı kriterimi, maddeler halinde tâdât ediyorum: İlkin, “Soylu fikir adamı”, yâni, Entelektüel, fikri felsefîleştirebilen, teorileştirebilen, yâni, îzah edebilen kişidir; ikincileyin, Entelektüel, sorumluluk hisseden kişidir; üçüncüleyin, Entelektüel, fikir değiştirdiğinde, hele bu değişim radikal bir tahavvüle dönüştüğünde, hesâbını veren, yâni niçin böyle değişim geçirdiğini şümullü bir şekilde îzah edebilen kişidir; dördüncüleyin, şâyet bunu yapmıyor veya yapamıyorsa, o takdirde, üzerinde konuşulacak bir şey yok demektir ki, bu vaziyet tahtında, son madde olarak yine Wittgenstein çıkıyor: “Üzerinde konuşulamayan şey hakkında susmak gerektir.”

06.12.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Diğer Yorumlar

> Irak için iki kritik tarih Barry Rubin (06.12.2002)

> Annan Planı’ndaki garanti sistemi Ali L. Karaosmanoğlu (05.12.2002)

> Başörtüsü Batı kültüründe Gazi Dahman (05.12.2002)

> Değişimin hedefi Adnan Aslan (05.12.2002)

> Düşmanlıkla yandaşlık arasındaki alan: Muhalefet... Alper Görmüş (04.12.2002)

> Çok kültürlülük ve müzakere tarihi Şaban Tanıyıcı (04.12.2002)

> “Kamusal alan” ve hukuk Mustafa Erdoğan (03.12.2002)

> Güvercin hakları ve milletimiz İbrahim Betil (03.12.2002)

> Türkiye bağlantı hattı mı, köprü mü? Velid Ebi Murşid (03.12.2002)

> AKP, cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar dayanabilecek mi? Halil Şimşek (02.12.2002)

> ABD–Avrupa denkleminde AB hayali Abdülhamit Bilici (01.12.2002)

> Brüksel’de bir gün... Mehmet Altan (01.12.2002)

> “Demokrasi”yi eğitmek ALEV ALATLI (30.11.2002)

> Kopenhag, Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini belirleyecek Richard C. Holbrooke (30.11.2002)

> “Normalleşme süreci” AHMET KURUCAN (29.11.2002)







GAZETE SAYFALARI


 



   BÜTÜN YAZARLAR  



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.