İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
29.12.2002
Pazar
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Abone Formu
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

Haberler...(Bütün Haberler)

haberler@zaman.com.tr

 

15 yıllık sinema hasreti OHAL kaldırılınca bitti

OHAL'in kaldırılmasıyla büyük heyecan yaşanan Bingöl'e 15 yıl aradan sonra sinema geldi. İlk seansta sinemaya akın eden Bingöllüler, Steven Spielberg'in 'Azınlık Raporu'nu izledi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulanan Olağanüstü Hal’in (OHAL) kaldırılmasından sonra bölgede hayata dair gelişmeler yaşanıyor. OHAL’in uygulandığı illerden Bingöl, 15 yıl aradan sonra sinema salonuna kavuştu. Yıllarca terör, işsizlik ve ekonomik krizle yaşamak zorunda kalan Bingöllüler, sinemayı sevinçle karşıladı. İlde kahvehaneler dışında insanların gidebileceği başka bir eğlence yeri yoktu.

Sinemada gösterime giren ilk film ise ünlü yönetmen Steven Spielberg’in Azınlık Raporu (Minority Report) isimli bilimkurgu filmi oldu. Tom Cruise’un başrollünü oynadığı filmi izleyen Bingöllüler, yıllar sonra sinemada film izleme imkanı buldukları için mutlu olduklarını ifade etti. İlk seansta filmi izleyen Adil Kömürboğa, 24 yaşında olduğunu ve Bingöl’de ilk kez sinemaya gittiğini söylerken, “Ben amatör olarak tiyatro yapıyorum. Sinemanın açılması çok güzel bir olay.” dedi. Murat Aydoğdu ise, “Bu tür etkinlikler insanların birlik ve beraberlik içinde yaşamasına sebep olur. Gençliğimizin buna ihtiyacı vardı.” diye konuştu.

Mavi Plaza Alışveriş Merkezi’ndeki sinema, dün düzenlenen törende Bingöl Valisi Tamer Ersoy ve eşi Güler Ersoy tarafından açıldı. Filmi izleyen Vali Ersoy, sinemanın tekrar Bingöl’e gelmesini “güzel bir olay” olarak değerlendirdi. Mavi Plaza Alışveriş Merkezi Genel Müdürü Abdulhakim Beki ise soğuk havaya rağmen vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılaştıklarını belirtti. Beki, “Biz sinemayı açarken, vizyondaki filmleri Bingöl’e getireceğimize söz vermiştik. Bunu gerçekleştirdiğimiz için çok mutluyum.” dedi. Daha önce Bingöl’de faaliyet gösteren Şehir ve Saray sinemaları, 1987 yılında ekonomik kriz nedeniyle kapanmıştı.

Abdullah Çelik / Bingöl

29.12.2002


 

THY’nin 2 yıldır hizmet vermediği havaalanına özel uçak indi

Trilyonlar harcanarak yapılan; ancak Türk Hava Yolları (THY)’nın hizmet vermediği Bursa Yenişehir Uluslararası Havaalanı’na ilk özel uçak dün indi.

Ukrayna Kiev’den hareket eden DC–9 tipi 79 kişilik uçak ile Donets’ten gelen YAK–42 tipi 85 kişilik turist uçağı sabah saatlerinde havaalanına iniş yaptı. 70 trilyon liraya mal edilen ve 2 yıldır hizmet vermeyen Yenişehir Havaalanı’nın ilk yolcusu 3 yaşındaki Rus kızı Olga ve annesi Tatyana Vanyana oldu.

THY yer hizmetlerinin çalışmadığı havaalanında Çelebi Hava Servisi’nin 18 kişilik uzman ekibi de hazır bulundu. Havaalanının kulesi olmadığı için de bu hizmet için askeri kule kullanıldı. Çelebi Hava Servisi ile anlaşma yapan Gökay Turizm’in sahibi Sefer Gökhan Özkurt, verdikleri hizmet sayesinde Yenişehir Havaalanı’nın amacına ulaşacağını söyledi. Özkurt, “Havaalanının aktif hale gelmesini istemeyenler var sanırım. Ama biz amacımıza ulaştık. Bundan sonra da farklı spekülasyonlar olabilir.” dedi. Çelebi Hava Servisi İşletmesi Genel Koordinatörü Yavuz Samur da, THY’nin hizmet vermediği Yenişehir Havaalanı’nın önümüzdeki günlerde de Rus turistleri ağırlayacağını söyledi. Havaalanına iniş yapan uçaklardan inen Rus turistler kendilerini çiçeklerle bekleyenleri el sallayarak selamladı. Turisler vize işlemlerinin ardından otobüslere binerek Uludağ’a hareket etti.

Öte yandan AK Parti Bursa İl Başkanı Mehmet Tunçak, turistlerin iniş yaptığı sırada havaalanına gelerek, alanın hac turizminde hizmet vermesi için harekete geçtiklerini belirtti.

Fatih Karakılıç / Bursa

29.12.2002


 

Polis kapkaça karşı bayanlara refakat edecek

Çanakkale Emniyet Müdürlüğü, kapkaç olaylarını önlemek için gece geç vakitlerde elinde çanta ya da poşetle tek başına yolda yürüyen bayanları polis otosuyla gidecekleri yere götürmeye başladı.

Çanakkale’de önceki gece il merkezinde 80 yaşındaki bir bayan evinin önünde kapkaççıların saldırısına uğradı. Kadının çantası ile kolundaki bilezikleri çalındı. Emniyet Müdürü Haluk Bahçekapılı, söz konusu olaydan sonra telsiz kanalı ile birimlere talimat vererek, poşet ya da çanta ile ıssız yollardan gitmek zorunda olan bayanların evlerine bırakılmasını istedi. Bahçekapılı, kapkaç olaylarının önüne geçilmesi için her türlü önlemi alacaklarını, vatandaşın huzuru için ne gerekiyorsa yapılacağını söyledi. Bahçekapılı “Önceki gün 5 kapkaççı 15 dakikada yakalandı. Başlattığımız uygulamanın faydasını önümüzdeki günlerde göreceğiz.” dedi. Çanakkaleliler ise polisin başlattığı uygulama ile rahat bir nefes aldıklarını belirterek, “Emniyet müdürümüze bu konudaki yakın ilgisinden dolayı teşekkür ediyoruz.” dediler.

Muzaffer Altunay / Çanakkale

29.12.2002


 

Belediyenin korumaya aldığı dört kuğu vuruldu

Zonguldak'ın Alaplı Belediyesi tarafından koruma altına alınan 4 kuğu önceki gün avcıların hedefi oldu.

Rusya tarafından geldikleri tahmin edilen ve Alaplı Deresi’ne sığınan kuğular Belediye Başkanı Faruk Çaturoğlu tarafından korumaya alınmıştı. Belediye zabıtalarının her gün bakımını yaptığı kuğular dün Alaplı Deresi’nde ölü olarak bulundu. Zabıta görevlileri, kuğuların ancak avcılar tarafından öldürülebileceğini belirtiyor. Belediye Başkanı Faruk Çaturoğlu ise korumaya aldıkları kuğuların öldürülmesinden üzüntü duyduğunu ifade etti. Çaturoğlu, “İnsanlar zevk olsun diye bu hayvanları öldürüyor. Kuğunun eti yenmez, olsa olsa zevk için öldürülmüş olabilir. Bu durum beni gerçekten çok üzdü.” dedi. Öte yandan, 4 kuğunun öldürülmesinden sonra 9 kuğunun daha Alaplı Deresi’ne geldiği belirtildi. Başkan Çaturoğlu, yeni gelen kuğuların korunması için vatandaşlardan yardım istedi. Muhammed Çakan, Alaplı

29.12.2002


 

Greenpeace gemisi çocuklar için İstanbul’da

Dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleştirilen çevre eylemlerinde kullanılan Greenpeace’in Esperanza gemisi, çocuk ve gençlerin yeni yıl mesajlarını dünyaya duyurabilmeleri amacıyla İstanbul’a geldi.

Beşiktaş Kuruçeşme’deki Cemil Topuzlu Parkı’na demirleyen Esperanza, İstanbul Valiliği tarafından yürütülen ‘Çevre Eğitim ve Uygulama Projesi’ kapsamında yaklaşık bin ilköğretim ve lise öğrencisinin ziyaretine açılacak. Gemiyi ziyaret eden öğrenciler, girişteki klorlu bileşiklerin zararlarını anlatan sergiyi gezdikten sonra çevre konusunda resim yapacakları atölyede çeşitli oyunlar oynuyor. Proje Koordinatörü Erol Scott, 30 yıldır dünyanın çeşitli bölgelerinde eylemler yapan Greenpeace’in 10 yıldır çocuklarla beraber çalıştığını belirtti. Esperanza, 28 Aralık–4 Ocak tarihleri arasında ilköğretim ve lise öğrencilerine, 5 Ocak Pazar günü ise herkese açık olacak. Gürhan Savgı, İstanbul

29.12.2002


 

Kalp hastalarına müzikli tedavi başladı

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde kalp hastalarının tedavisinde müzik kullanılmaya başlandı.

Kardiyoloji Bölümü’ndeki hastalara klasik müzik dinleten Prof. Dr. Filiz Ersen, uygulamaya “insancıl tıp” ismini verdiklerini söyledi. Hastanede gerçekleştirilen ilk müzikli tedavi uygulaması nedeniyle doktor ve hemşirelere kokteyl verilirken, hastalar odalarından çıkarak müzik dinledi. Prof. Ersen, müzikli tedavinin yüzyıllar boyu uygulanan bir yöntem olduğunu belirterek, “Burada yapmak istediğimiz şey hastaları tedavinin bir parçası haline getirmektir. 3 arkadaşımızın kullandığı enstrümanlar ile düzenli aralıklarla müzik parçalarından örnekler çalarak hastaların rahatlamasını sağlıyoruz.” dedi. M. Fethullah Akpınar, Antalya

29.12.2002


 

Irak sınırındaki köylerini savaşta terk etmeyecekler

Irak sınırına ‘bir taş atımı’ mesafesindeki Kapılı köyü, muhtemel bir savaşta kimyasal silah tehdidine bile aldırmıyor. Körfez Savaşı’nda göçe zorlanan köylüler, “Bu sefer köyden ayrılmayacağız.” diyor.

Muhtemel Irak operasyonunda ‘sıcak bölge’nin içinde kalacak sınır köyleri endişeli bir bekleyiş içerisinde. Bunlardan biri de Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Kapılı köyü. Muhtemel bir savaştan en çok etkilenmesi beklenen Kapılı’da yaşayan halk, savaşta köylerini terk etmeyecek. 65 yaşındaki Tahir Kurnaz, içinde bulundukları durumu, “Yapacak bir şey yok.” diye özetliyor. “Eğer birileri gelip zorla bizi yerimizden etmezse bir yere gideceğimiz yok.” diyen Kurnaz, savaşın uzun sürmeyeceğini, bu sebeple de endişelenecek bir durumun olmadığını söylüyor.

Irak’a en yakın köylerden Kapılı, Irak ile Türkiye arasındaki sınırı belirleyen Hızır Çayı kenarına kurulmuş. 260 kişinin yaşadığı köy Irak sınırına ‘bir taş atımı’ mesafede. Aynı köyde ikamet eden Ramazan Kol, bir ayağını Körfez Savaşı sırasında mayına basarak kaybetmiş. Kol, 1991’de Silopi’ye göç ettirildiklerini; ancak bu kez köylerini boşaltmayı düşünmediklerini söylüyor. “Mazot bitti, hayat bitti.” diyerek içinde bulundukları durumu özetleyen Kol, Türkiye’de hastane ücretlerinin pahalı olması sebebiyle tedavi için Irak’a gidip geliyor. Ayağının tüm ameliyat ve protez ihtiyaçlarının Erbil’deki Amerikan Hastanesi’nde ücretsiz olarak sağlandığını anlatan Kol’un verdiği bilgiye göre, Amerika açtığı hastane ve verdiği ücretsiz hizmetle Kuzey Irak’ta sempati topluyor.

Köy kahvesinde oturan ve çok azı Türkçe bilen köylüler, “Kimyasal silah tehdidine karşı ne yapacaksınız?” sorusuna, “Amerika bırakmaz.” cevabını veriyor.

Türkiye–Irak sınırında bulunan ve stratejik öneme sahip Görümlü köyünde ise sessiz bir bekleyiş var. Köy halkı savaşın çıkması durumunda hayatlarının çok zor olacağını, ancak mecburen taşınacaklarını söylüyorlar. Köy halkı daha önce terör yüzünden tecrübe kazandıklarını, ancak hayatlarının risk altında olduğunu belirtti. 10 yıl önce Zaho’dan gelin gelen Sirin Taçcı, akrabalarının halen Kuzey Irak’ta olduğunu, savaş çıkması durumunda kayıp vereceklerini ifade etti. Köy halkı genel olarak kış şartlarında köylerini terk edip bir yere gidemeyeceklerini, köylerinde kalmaya devam edeceklerini ifade etti.

Bölgede gözle görülür bir panik yaşanmasa da insanlarda tedirginlik, özellikle de belirsizliğin verdiği huzursuzluk var. Geçimini büyük oranda sınır ve mazot ticaretine bağlayan Cizre ve Silopi’de en çok sorulan soru savaşın ne zaman çıkacağı. Harekâtın yaklaştığının sinyallerini alan kamyoncular belki de son kez gidip gelebileceklerini söyledi. İki oğlu ile birlikte Irak’tan ham petrol taşıyarak geçimini sağlayan Yusuf Bozdoğan, bürokrasi yüzünden seferlerin bazen bir haftayı bulduğunu, belki de bu geçişinin son seferi olacağını belirtti. İki gün önce Irak’tan dönen Bozdoğan, Irak tarafında herhangi bir anormallik olmadığına, ancak Türkiye tarafına geçince hemen yarın savaş çıkacakmış gibi bir havanın estiğine dikkat çekti. Bozdoğan, izlenimlerini, “Ne Kuzey Irak’ta ne de Bağdat’a yakın şehirlerde herhangi bir panik, herhangi bir kaçış yok. Biz savaştan onlara oranla daha çok korkuyoruz. Konuştuğumuz halk ‘Savaş burada değil Bağdat’ta olacak.’ diyor.” şeklinde dile getirdi.

Habur Sınır Kapısı önündeki uzun kuyruklarda bekleyen ve 15 yıldır Irak’tan mazot getiren Süleyman Yıldız ise, ambargonun Iraklıları değil Cizre ve Silopi halkını vurduğunu söyledi.

PKK’nın Irak’a götürdüğü vatandaşlar dönecek

Son günlerde Habur Sınır Kapısı’ndan Irak’a doğru geçişlerde ciddi bir azalma meydana geldi. Habur Sınır Kapısı yetkilileri son bir hafta içinde Irak’a geçişlerin 4’te bir oranında düştüğü bilgisini verdi.

Bu arada, 1993’ten başlayarak terörün yoğun olduğu dönemlerde terör örgütü PKK tarafından Şırnak ve Hakkari bölgesinden alınarak Kuzey Irak’ta Zaho yakınlarında açılan mülteci kampında yaşayan vatandaşlar da savaşı bekliyor. Bölgeden yeni dönen bir kaynağın verdiği bilgiye göre, görünüşte BM yönetiminde olan ancak her türlü düzeninin PKK tarafından sağlandığı kampta yaşayan Türk ve Kürtler, savaşın başlamasıyla Türkiye’ye dönecek.

A. Yavuz Arslan - Mehmet Demir / Silopi

29.12.2002


 

ABD’liler Silopi’de ev kiralıyor

ABD’lilerin Şırnak’ın Silopi ilçesinde ev kiraladıkları ortaya çıktı. Bu durum Emniyet tarafından da doğrulandı.

Ocak ayı ortalarından itibaren toplu daire kiralamak istediklerini belirten Amerikan ekibi, daireleri kimin hangi amaçla kullanacağına açıklık getirmedi. Bölgede bulunan birçok fabrika ve emtia depoları da askeri amaçlı kullanıma alındı.

Silopi’de 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerleri tarafından kiralanan daha sonra da kamyon garajı olarak kullanılan arazi bugünlerde tekrar elden geçirilerek hazırlanıyor. 300 işyeri kapasiteli Silopi Sanayi Sitesi ise tel örgülerle çevrilerek askeri bölge ilan edildi. Büyük TIR’larla malzeme sevkıyatı sürerken askerler gün boyu duvar örerek bölgeyi ablukaya aldı.

Silopi’de özellikle akşam saatlerinde hac konaklama tesisleri ve birkaç gün önce askerler tarafından kullanılmaya başlanan Sanayi Sitesi bölgesi hareketleniyor. Silopi Müftülüğü’ne ait konferans salonu ise operasyon döneminde basın merkezi olarak kullanılmak için hazırlanıyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Temsilciliği de bölgede meydana gelecek bir mülteci akını için hazırlıklarını sürdürüyor. Göç dalgasına hazırlıksız yakalanmamak için 6 il valiliğine harekat planı kapsamında görevler verildi. Silopi, cha

29.12.2002


 

Kızılay: Olay yerine 4 saatte ulaşırız

Kızılay Genel Başkanı Ertan Gönen, olası bir Irak operasyonunda yaşanacak göç dalgasına 4–5 saat içinde ulaşabilecek durumda olduklarını söyledi.

Başbakan Abdullah Gül, Kızılay Genel Başkanı Ertan Gönen ve yönetim kurulu üyelerini kabul ederek bir süre görüştü. Başbakan Gül, Kızılay'ın hazırlıklarını biran önce tamamlamasını isterken, Kızılay Genel Başkanı Gönen, Kızılay’ın 30 trilyon liralık gelir kaybına uğradıklarını belirterek, 57. Hükümet döneminde Başbakanlık'ta kalan 6 milyon doların kendilerine verilmesini istedi. Gönen, “Olası bir Irak operasyonunda Kızılay’ın bölgeye sevkedeceği çadır ve ekipman sayısı belli mi?” şeklindeki soruya, BM ile ortaklaşa çalıştıklarını, o sebeple sayı belli olmadığını belirterek, “Ancak biz çok iyi hazırlandık. Ani bir göç olsa 4–5 saat sonra oradayız.” karşılığını verdi. Ankara, cha

29.12.2002


 

Oğluna Saddam ismini verdiğine bin pişman

Körfez Savaşı sırasında dünyaya geldiği için ailesi tarafından Irak liderinin adı verilen Saddam Hüseyin (Yeşilkaya), isminden memnun değil. Baba Ömer Yeşilkaya, oğluna Saddam Hüseyin adını verdiği için pişman.

10 çocuk babası Yeşilkaya, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1991’de Irak’a yönelik operasyonu sırasında dünyaya gelen erkek çocuğuna Irak liderine duyduğu sempatiden dolayı Saddam Hüseyin ismini vermiş.

İlerleyen yıllarda oğluna böyle bir isim verdiği için pişman olmuş. Baba Yeşilkaya, Körfez Savaşı’nda Saddam’a duyduğu hayranlğı şu cümlelerle özetliyor: “Tek başına ABD’ye kafa tutmasını da biraz cesur bulduğumuz için bize büyük bir kahraman olarak geliyordu.” Yeşilkaya, televizyonlar aracılığı ile Irak liderinin halkına yaptığı zulmü öğrendiğini belirterek, “Yer yer ‘Keşke oğlumun adını Saddam Hüseyin koymasaydım’ dediğim oldu. Tabii şimdi oğlum 11 yaşına geldi. Okula gidiyor. Bu aşamadan sonra oğlumun ismini değiştirmenin bir anlamı yok.” diyor.

Süleymaniye İlköğretim Okulu’nda 5. sınıfa giden 11 yaşındaki Saddam Hüseyin Yeşilkaya ise adının Saddam Hüseyin olmasından dolayı okul arkadaşlarının kendisine takıldığını söyledi. Sınıfının birincisi olan Şanlıurfalı Saddam Hüseyin, arkadaşlarının okulda kendisine ‘bombacı’ lakabı taktıklarını ifade etti. İsminin arkadaşları arasında zaman zaman alay konusu olmasına üzüldüğünü vurgulayan Saddam Hüseyin Yeşilkaya, Irak lideri Saddam Hüseyin’i hiç sevmediğini söyledi. Buna rağmen, dünyanın gündemindeki ABD’nin muhtemel Irak operasyonuna da karşı çıkan Şanlıurfalı Saddam Hüseyin “Irak lideri Saddam Hüseyin’i diktatör olduğu için sevmiyorum; ama savaş da olsun istemiyorum. Barış olsun istiyorum. Eğer savaş olursa Irak’taki masum halk da bundan zarar görür. Amaç Saddam Hüseyin’i devirmekse bu, barışçı yollarla olmalıdır.” şeklinde konuştu.

Mehmet Dener / Şanlıurfa

29.12.2002


 

‘Savaşa hayır’ diyenler mitingde buluşuyor

İstanbul Çağlayan Meydanı’nda bugün ‘Savaşa hayır’ mitingi düzenleniyor. Mitinge 50 bin kişinin katılması bekleniyor.

Organizatörlüğünü İnsan Hak ve Hürriyetleri Derneği (İHH) ile Mazlum–Der’in yaptığı mitinge çok sayıda sivil toplum kuruluşunun katılacağı bildirildi. İHH Basın Sözcüsü Osman Atalay, mitingde tüm dünyanın gözü önünde başlatılacak bir savaşta günahsız çocukların katledilmemesini dile getireceklerini açıkladı. Atalay, “Savaşa hayır” diyen ve savaşa karşı olan her kesimden insanı, miting alanına beklediklerinin altını çizerek bütün İstanbulluları mitinge davet ettiklerini belirtti. Miting sebebiyle sabah saat 10.00’dan itibaren bazı yollar trafiğe kapatılacak. Mükremin Albayrak

29.12.2002


 

110 araçlık askerî konvoy Habur’dan Kuzey Irak’a geçti

Muhtemel Irak savaşı konusunda hazırlığını sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri, Kuzey Irak’ta yaşanabilecek çeşitli senaryolara karşı bölgeye geçişlerini Habur Sınır Kapısı’ndan da başlattı.

Günlerdir sınır boyundan geçişini sürdüren askerler, dün saat 17.00 sularında Habur’dan konvoy halinde Kuzey Irak’a girdi. Plakaları kapalı 110 civarında askerî araç, havanın kararmasıyla konvoy halinde Habur Sınır Kapısı’ndan Kuzey Irak’a intikal etti. Bu arada, iki otobüs ve sivil kamyonlar da askerî malzeme taşıdı.

29.12.2002


 

Banliyö trenlerine kaçak binmek isteyenlere karşı yağlı tuzak kuruldu

İstanbul’da banliyö trenlerine kaçak binilmesini önlemek için gerekli güvenlik tedbirlerini almayan Devlet Demiryolları, çareyi kaçakların istasyona çıktığı duvarları yağlamakta buldu.

Dün sabah Hasan Akçagül (53) isimli vatandaş, Küçükçekmece Soğuksu tren istasyonunda banliyö trenine kaçak olarak binmek isterken yağlanan duvardan kaydı. Tren altında kalan Akçagül’ün bacağı koptu.

İstasyonlara kaçak girişleri önlemek için gerekli eleman ve yatırımı yapmayan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, istasyonlara girişleri engellemek için vatandaşların tutunacağı yerlere yanmış gres yağı sürdü. Vatandaşlar bu tedbiri ‘komik’ ve ‘düşündürücü’ buldu. Vatandaşlar, aynı istasyonda buna benzer kazaların her zaman yaşandığına dikkat çekti. Kırk yıldır aynı istasyonu kullandığını belirten Kenan Kuzey, bu kazaların kendileri tarafından normal karşılanır duruma geldiğini söyledi. “Ben burada birçok defa kolu ve ayağı kopan vatandaşa rastladım.” diyen Kuzey, yetkilileri ciddi önlem almamakla suçladı. Verilen hizmete göre insanların banliyölere kaçak olarak binmesini normal karşıladığını açıklayan Kuzey, “Hiçbir güvenlik önlemi alınmadan, tren ve istasyonlarına bakım yapılmadan, 45 dakikalık bir yolu iki katı bir sürede gidebilen insan neden para versin?” diye sordu.

Kendinin de çoğu zaman trene kaçak olarak bindiğini söyleyen Musa Gürkan ise, gerekli iyileştirmeler ve önlemler alındıktan sonra kaçak binmelerin önleneceğini, başta kendisinin bundan vazgeçeceğini belirtti. İstasyonun açık ve gişe olmayan tarafını gösteren Gürkan, “Buraya bir gişe ve görevli koymak çok mu zor bir olay? Benim evim bu uçtayken neden yağmurda çamurda öbür uca kadar yürüyeyim? Koysunlar buraya bir gişe, alsınlar ücretini.” dedi. Gürkan’ın işaret ettiği yerlerde kaçak girişleri önleyecek hiçbir önlem alınmazken, dikenli tellerin parçalandığı görüldü. Aynı yerden insanların istasyona çıkmalarını önleyebilmek için tutunacakları yerlere yakılmış gres yağı sürülerek önlem alınmış.

Aynı istasyonda güvenlik görevlilerinin bulunduğu zamanlarda 900’ün üzerinde bilet satılıyor. Görevlilerin olmadığı zamanlarda ise bu oranın 400 civarına düştüğü belirtildi. Sürekli güvenlik görevlilerinin bulunmadığı istasyonda günde 500 civarında kayıp yaşanırken, bu oran ayda 15 bin bilet oluşturuyor. 15 bin kayıp jetonun 750 bin liradan aylık tutarının 10 milyar liradan fazla tuttuğunu hesaplayan vatandaş, verilecek iki görevli ile bunun önüne geçilebileceğini bildirdi.

Sirkeci TCDD İşletme Müdürü Reşat Özmen, kaçak yolcuyu önlemek için gres yağı gibi insanların canını tehlikeye atacak bir tedbirlerinin olmadığını söyledi. Özmen, “Bizim böyle bir önlemimiz yok. Doğrusu ilkel bir yöntem, bizim zamanımızda böyle bir şey olmadı; ama geçmişte yapılmış.” dedi. Banliyö trenlerinde otomatik kapı uygulamasına geçtiklerini hatırlatan Özmen, kaçak yolcuların bu trene binmeye çalışırken raylara düştüklerini ifade etti. Özmen, Sirkeci–Halkalı banliyö hattında günlük 100 bin yolcudan 20 bininin kaçak yolculuk yaptığını, ihata duvarı ve koruma sayısının yetersiz olduğunu vurguladı.

TCDD’den bir yetkili ise, Kanarya, Yeşilköy, Zeytinburnu, Yenimahalle gibi istasyonlarda yolcuların kaçak olarak girebilecekleri yerlere demir kazıklar çakılarak, parmaklıklarla kapatıldığını söyledi. Tetbirlerin yetersiz kaldığını belirten yetkili, “Bunun böyle olduğunu bakanından en aşağıdaki müdüre kadar herkes biliyor; ama gerekli çözümün bulunması için adım atılmıyor.” diye konuştu.

Geçtiğimiz hafta cuma günü de Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım halk tarafından fazla tanınmamasını da fırsat bilerek, Gebze’den banliyö trenine binerek Haydarpaşa tren garına kadar yolculuk yaptığını, bu yolculuk esnasında banliyölerin güvenlik ve yeterlik açısından eksikliklerini bizzat müşahede ettiği belirtiliyor.

Mükremin Albayrak - İbrahim Ba

29.12.2002


 

Freni tutmayan trenden atlayan makinist öldü

Ankara’dan Van’a gitmekte olan yük treni, aşırı soğuk sebebiyle frenlerinin donması yüzünden devrildi.

Sivas–Malatya il sınırındaki olayda bir makinist hayatını kaybederken, trende görevli 5 personel hafif yaralandı. Ankara’dan Malatya’ya gitmekte olan, makinistler İbrahim Durmaz Canlı, Zeynel Abidin Yanardağ, Deniz Bozdağ ve Orhan Ekinci yönetimindeki 45520 sefer sayılı yük treninin aşırı soğuk nedeniyle Sivas–Malatya il sınırında hava frenleri dondu. Ulugüney İstasyon Şefliği yakınında bir rampada aşağı inerken aşırı hızlanan trenin freni tutmayınca korkuya kapılan makinist Zeynel Abidin Yanardağ trenden atladı. Yanardağ, olay yerinde hayatını kaybetti. Olay sonrası bir süre yoluna devam eden tren, raylardan çıkarak devrildi. Trende bulunan diğer makinistler ile tren şefi hafif şekilde yaralandı. Kaza nedeniyle Sivas–Malatya tren yolunun kapanmasından dolayı, İstanbul’dan Elazığ istikametine giden 41521 sefer sayılı 4 Eylül Mavi Treni’nde bulunan 83 yolcu ile Malatya’dan Ankara yönüne giden 41541 sefer sayılı Güney Ekspresi’nde bulunan 90 yolcu otobüslerle gidecekleri yerlere taşındı. Mehmet Kuru, Sivas

29.12.2002


 

Kastamonu’da karda kaybolan 5 öğrenci bulundu

Kastamonu’nun Doğanyurt ilçesindeki Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’ndan (YİBO) yolu karla kaplı köylerine gitmek üzere izinsiz ayrılan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan 5 öğrenci, orman deposuna sığınmış olarak bulundu.

Çocukların sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. Jandarma tarafından bulunan öğrencilerin, Doğanyurt Devlet Hastanesi’nde sağlık kontrolünden geçirildikten sonra ailelerinin yanına götürüleceği belirtildi.

Kastamonu Valisi Enis Yeter’in verdiği bilgiye göre, Doğanyurt Yatılı Bölge İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören 8. sınıf öğrencileri Orhan Yalçınkaya ve İsmail Ertural, 7. sınıf öğrencileri İsa Yalçınkaya ve Mehmet Çağcı ile 6. sınıf öğrencisi Yılmaz Yalçınkaya, öğle saatlerinde köylerine gitmek üzere kaldıkları pansiyondan izinsiz ayrılmışlar ve bir daha kendilerinden haber alınamamıştı. Yaşar Kuru, Kastamonu

29.12.2002


 

Sendikacılar üye için tekme tokat kavga etti

Adana’da, Kamu Emekçileri Sendikası Konfedeasyonu (KESK) ve Memur–Sen’e bağlı 2 sendikanın yöneticileri, üyelik formlarının çalındığı iddiasıyla PTT binasında tekme–tokat kavga etti.

Olayı, güvenlik güçleri güçlükle yatıştırdı. KESK’e bağlı Türk Haber–Sen Adana Şube Başkanı Hakan Bahadıroğlu ve arkadaşları, Cemalpaşa PTT binasına giderek, üyelik formlarının burada görevli Memur–Sen’e bağlı Birlik–Sen yöneticileri tarafından çalındığını iddia etti ve iade edilmesini istedi. Bunun üzerine, PTT’de görevli Birlik–Sen üyesi bazı çalışanlar ile Bahadıroğlu ve arkadaşları arasında tartışma yaşandı. Her iki sendikanın yöneticileri arasındaki tartışma kavgaya dönüşünce, taraflar birbirlerine tekme–tokat vurmaya başladı. Olay yerine gelen güvenlik güçleri, kavgayı güçlükle yatıştırdı. PTT Başmüdürü Derviş Hızar da, PTT binasına gelerek tarafları dinledi. Adana, aa

29.12.2002


 

Hablemitoğlu için İstanbul polisi özel masa oluşturdu

Ankara’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Dr. Necip Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili olarak İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde özel bir masa oluşturuldu.

İstanbul’da suikastla ilgili olarak gelen ihbarları değerlendiren özel ekip, cinayetle ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcılığı ile ortak çalışıyor. Bülent Ceyhan, İstanbul

29.12.2002


 

Gerçek gaz maskesinin fiyatı bin dolardan başlıyor

Amerika’nın Irak’a karşı müdahale hazırlıkları sürerken, Irak’ın nükleer, kimyasal ya da biyolojik saldırı yapması ihtimaline karşı korunma önlemleri tartışılmaya başlandı.

Böyle bir saldırı karşısında kullanılacak gaz maskelerinin yeterli sayıda bulunmadığı ortaya çıktı. En büyük ithalatçı firmanın bile stoklarında 200 gaz maskesi bulunuyor. Piyasada 100 ila 250 dolar arasında satılan maskelerin tam koruma sağlamıyor, gerçek bir gaz maskesinin fiyatı bin dolardan başlıyor. Önceki gün konuyla ilgili bakanlıkların ve kuruluşların temsilcileri Başbakanlık’ta bir araya gelerek gaz maskesi üretimini artırma kararı aldı.

Türkiye’de gaz maskesi üretimini MKE’ye bağlı ELSA AŞ yapıyor. Burada üretilen gaz maskeleri sadece Silahlı Kuvvetler ve Emniyet güçlerine veriliyor. Muhtemel bir kimyasal savaşta, sivillerin satın alıp kullanacağı gaz maskesi yok. Piyasada sadece boyama, ilaçlama, kimyasal üretim gibi sanayi amaçlı kullanılan maskeler bulunuyor. Kimyasal silahlara karşı koruma sağlayabilen gaz maskelerinin fiyatı 100 dolardan bin 200 dolara kadar değişebiliyor. İthalatçı firmalar saldırı ihtimalinin gündeme geldiği yıllarda gaz maskesi taleplerinin arttığına dikkat çekiyor. Gaz maskesi ithal eden bir firmanın yetkilisi “Özellikle ABD’nin Irak’a operasyon düzenlediği yıllarda çok daha fazla talep olmuştu, şimdi yeni bir tehlikeli dönem başlıyor. Toplu bir talep yok; ama gelir düzeyi yüksek olan insanlar gelip buradan gaz maskesi alıyorlar.” dedi.

100 bin maske sipariş edildi

Makina Kimya Endüstrisi’ne bağlı ELSA Anonim Şirketi’nin Ankara Mamak’taki Gaz Maske Fabrikası’nın, alıcı olmadığı için maske yerine uzun yıllar elektrik sayacı üretimi yaptığı anlaşıldı. Başbakanlık’ın talimatıyla tekrar gaz maskesi üretimine başlayan ELSA Fabrikası’na Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sivil Savunma Teşkilatı’ndan toplam 100 bin maske siparişi geldi. MKE, siparişleri yetiştirmek için tam kapasite üretime geçti.

Her maske kimyasal silahlara karşı koruma için yeterli değil, sarin, hardal ve sinir gazları gibi kimyasal silahlara karşı özel üretilmiş maskeler olması gerekiyor.

Abdullah Dirican - Ersan Temiz / İstanbul - Kayseri

29.12.2002


 

Kendi gaz maskenizi üretebilirsiniz

Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Fizikokimya Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Çoban, gaz maskesi almakta güçlük çekenlerin kendi gaz maskelerini üretebileceklerini söyledi.

Prof. Dr. Çoban, “Kimyasal gazlara karşı korunmak için gaz maskesi bulamayan ya da alamayan insanlarımız, mangal kömürünü toz haline getirerek, içerisine bir gram aktif karbon maddesi karıştırsınlar. Bu maddeyi bir bez içerisine koyarak ağız ve burun kısmına elleriyle tutup nefes alırlarsa kendilerini kimyasal gazlara karşı korumuş olurlar. Ayrıca vücutlarının belli kısımlarını da giysilerle korumaları gerekir. Karışım etkisini azalttıkça aktif karbon maddesini karıştırarak devam edebilirler.” dedi.

Akbil Kimya Satış ve Seminer sorumlusu Kimyager Bilal Özcan, aktif karbonun savaşlarda ve depremlerde içme sularına karışma ihtimalleri bulunan kimyasal silahlara karşı içme sularının arındırılmasında kullanıldığını belirtti. Aktif karbon, sunuluş şekillerine göre bir kilogramı ya da bir litresi 2 ila 10 dolar arasında değişen fiyatlarla satışa sunuluyor.

29.12.2002


 

Vatikan, ‘ilk kopya bebek’ haberine tepki gösterdi

Rael tarikatına bağlı olan Clonaid şirketinin başkanı Brigitte Boisselier’in “Dünyada ilk kopya insan doğdu.” şeklindeki açıklaması, İtalya’da tartışmalara yol açtı.

Vatikan kopya Havva bebekle ilgili “İnsanlık dışı, delilsiz bir açıklama.” derken dünyada kopya insan yöntemiyle uğraşan ilk doktor olarak tanınan İtalyan Severino Antinori, “Clonaid, insan kopyalamaktan hâlâ çok uzakta, sadece reklam yapıyorlar.” şeklinde konuştu. Antinori, Fransız meslektaşı Boisselier’i “Gerçek bir araştırmacı değil.” diye suçladı. Antinori, ilk kopya bebeğin daha önceden açıkladığı gibi ocak ayında, neresi olacağı bildirilmeyen bir yerde doğacağını söyledi.

Kopya insana yönelik araştırmalara her zaman karşı çıkan Vatikan, ABD’den gelen açıklamaya tepki gösterdi. Vatikan sözcüsü Joaquin Navarro Valls “İnsanlığı ve ahlakı hiçe sayarak, kaba bir kafa anlayışıyla yapılan insanlık dışı, delilsiz bir açıklama.” dedi. Roma, aa

29.12.2002


 

Ülkeyi yönetmeye kalkınca burnumuz sürtüldü

Ergun Babahan, genel yayın müdürlüğünü üstlendiğinden bu yana, köşesinde kuruluşundan itibaren içinde bulunduğu Sabah’ın “suçlarını” itiraf ediyor.

Bu, “iç hesaplaşma” dıştan bakıldığında cesur bir üslupla yapılıyor ve daha uzun bir süre devam edeceğe benziyor. Çünkü bir yönüyle de AB’ye hazırlık sürecimizin sağlıklı geçmesi için tüm medyayı silkinmeye çağırıyor. Sabah’ın Etibank faciasıyla noktalanan “günah galerisini” suç ortaklarından birinin ağzından dinlemek heyecan verici. Ben bu söyleşiyi bir samimiyet testi olarak düşündüm. Şüphelenme, inanmama hakkımdan vazgeçmedim; ama Babahan’ın içinde bulunduğu zorlukları da göz ardı etmedim. Onun itiraf ve taahhütlerinin sağlamasını Dinç Bilgin ile yapacaktım. Bilgin’in bizzat kendisinden söyleşi randevusu da aldım. Ancak Bilgin’in sözleriyle okurlarımı buluşturma hayalimi BDDK’nın pazartesi günkü açıklaması suya düşürdü. BDDK, Dinç Bilgin’in Sabah Grubu’nun yayın haklarının 5 yıllığına Turgay Ciner’e devretmesini alacaklılardan mal kaçırmak için yapılan bir işlem olarak değerlendirdi. Babahan’ın, patronuyla görüşmemin “şimdilik” kaydıyla ertelendiği sözlerine inanmak istiyorum. BDDK’nın açıklamasına Babahan’ın vereceği bir yanıt yok. Bilgin ile ve tabii ki Ciner ile bir an önce bir araya gelmek için sabırsızlanıyorum.

Sabah’tan niye ayrılmıştın?

28 Şubat süreci, Sabah’ta gerçek kırılma noktalarından biriydi. O döneme kadar biz eğlenerek çalışan, kendi içinde uyumlu bir gazeteydik. 28 Şubat, gazete içindeki uyumu kırdı. Gazeteye dışarıdan çok fazla müdahaleler vardı ve gazete onlara direnmedi. O ortamda, Refahyol’un gitmesi gerektiğini düşünenlerle, böyle bir müdahalenin yanlış olduğunu düşünenler arasında kamplaşmalar oldu. O, gazetenin lezzetini zaten kaçırmıştı.

O tarihte yazı işleri müdürüydün...

Görevim, gazeteye ne gireceğinden çok, ne girmeyeceğini belirleme haline gelmişti. Bir çeşit, filtre görevi yapıyordum. Özellikle, köşe yazılarında. O dönem ben yönetim kampındaydım tabii.

Mecburen mi, kalben de mi?

Yüzde yüz doğruluğuna inanarak yapıyordum. Ama insanın bulunduğu pozisyonu kaybetmeme kaygısı da olabilir. Ben askerden de yanaydım. Yani, ürkütüyordu o günkü iktidar beni.

Askerler de bir şeyler istiyordu tabii.

Askerler benden doğrudan hiçbir talepte bulunmadılar. Ama mesela ben gece eve gider, yatardım, aklıma gelirdi; ulan şu falanca yazarı okumadım. Gece uykudan uyanırdım, arardım, okuturdum. Şurası sakıncalı işte, rahatsız olunabilecek şeyler olur diye, onları ayıklatırdım. Yani o insanı çok yıpratan, yoran bir süreç. O gerdi. Böyle ne haber olsun değil de, ne olmasın üzerine düşünmeye başlayınca, zaten insanın gazetecilik refleksleri de zayıflıyor. Mesleki anlamda deforme oluyorsun. Zaten Türk toplumunun kendisi sansürcü. Biz gazeteciler, okurumuzdan dolayı da çok özgür değilizdir. Türkiye’de her haberi rahatlıkla yapamazsınız.

Sonra ayrıldın…

Onuncu yılımı doldurmuştum Sabah’ta. Ve başarısız olmaya başlamıştım. İşe isteyerek gelmiyordum, haber toplantılarımızda gergin oluyordum. O yüzden bir görev değişikliği oldu. Ayrıldım, Ufuk Güldemir geldi. Zafer Bey de fiilen bir çeşit icra kurulu başkanı oldu.

YANLIŞLIKLARA DİRENMEDİM

Ama o dönemde yanlışlıklara hiç direnmedin.

Direnmedim. Hep yönetimden yana oldum.

Suça ortak oldun bir manada?

Tabii. Tabii. Onları yazdım zaten. Sonra Yeni Binyıl dönemi geldi. Etibank krizinden sonra, Dinç Bey önce ayrıldı, Karamehmet geldi, sonra Aydın Doğan’la anlaşıp geri döndü Dinç Bey. Mali olarak yeni bir yükü taşıyamayacağı noktasındaydı. Aydın Doğan’ın Sabah Almanya ile birlikte kapatılmasını istediği gazetelerden biriydi Yeni Binyıl. Oradaki kadronun önemli bir bölümü Sabah’a döndü. Ben işsizliği seçtim.

Bir buçuk yıl kadar işsiz kaldın galiba.

Evet, o arada Bilgi Üniversitesi’nde gazetecilik dersi verdim. Aynı anda, ‘insan hakları hukuku’ üstüne mastıra başladım. Direnmememde kavgayı seven biri olmamamın da payı var. Üniversite ortamında direnmenin, farklı olmanın önemini hatırladım. Şimdi, aynı dönemlerden bir daha geçmeyiz; ama geçilirse aynı hataları yapmam diye düşünüyorum. Sabah’tan ayrılınca bir Akşam Grubu deneyimim oldu.

Akşam’dan niye ayrıldın?

Doku uyuşmazlığı oldu. Çukurova Grubu gazeteciliğe bu kadar önem vermiyordu o zaman. Orada kaldıkça patinaj yapacağımı gördüm.

Ekim ayından bu tarafa, Sabah’ta çok cesur yazılar yazdın. Ben, bu kokuşmuşluğu anlamakta niye geç kaldın diye soracağım önce.

Sanki işin doğal akışıymış gibi algıladım belki de. Yani, böyle dışarıdan gözlem şansım olmadı. Fazla Sabah’çıydım, bana söylenenlere fazla inandım. İşte, bizim grup hata yapmaz, karşı grup kötü, biz namusluyuz, bizim yanlışımız yok havasındaydım. Kurcalamıyordum, sorgulamıyordum. Söylenenler dedikodu diye düşünüyordum.

Şimdi sen reddi miras yaptın; ama karşı kamptakiler seni samimi bulmuyor. Fatih Altaylı senin için “Türkiye yeni komedi yazarını buldu.” dedi. Dinç Bey hakkındaki elli beş yıl hapis cezasının nedenini sordu. Mehmet Yılmaz “Boğazına kadar pisliğe batmış olanların temizlikten söz etme hakları yok.” dedi. Bunlara ne diyorsun?

Ben de bunları ciddi ve samimi bulmuyorum. O grup, Sabah’ı yok etmek, denetimi altında tutmak niyetini çok açık belli etti. Ben tarafsız gözlemcilerin yazdığı yazıları daha çok beğeniyorum. İşte Zaman’da, Yeni Şafak’ta çıkan değerlendirmeler. Çünkü onlar bir taraf değil. Hürriyet, Milliyet yazarlarına şöyle bak. Aydın Doğan, Dinç Bey’le ortaklık kurduğu zaman, bu yazılar kesiliyor. O ortaklık bozulduğu ya da Dinç Bey başka bir yol çizdiği zaman, tekrar başlıyor. Halbuki, diğer taraftaki yazılar, küfüre gitmeden, belirli bir seviyeyi koruduğu için, ben yazılarıma yönelik o değerlendirmelere daha hassas davranıyorum. Yoksa ben oturup, Ertuğrul Özkök’ün yazısını tartışmak isterdim. Türkiye’ye entelektüeller gerekli mi, değil mi diye. Ama, şu anda ben o grupla böyle bir tartışma içine girilebilecek zeminin olduğuna inanmıyorum.

Yani “sahibinin sesi” mi oluyor hemen insanlar? Eğer öyleyse sen de “sahibinin sesisin”. Okurlar şimdi, al birini, vur ötekine diyecek.

Hayır, şöyle bakmak lazım. Burada yapmaya çalıştığım şeylerden biri de, haberlerde insanlar hakkında sıfat kullanmamaya çalışmak. Hortumcu, batakçı vb. Bu tabii birden olmuyor. Ben de 15 yıldır bu gelenekten geliyorum. Sürekli kendimizi denetlememiz gerekiyor.

Yani Hürriyet, Milliyet grubu Dinç Bey’le ilgili haber yapmamalı mı?

Bunu demiyorum. Eleştiri de yazmamalı demiyorum. Ama onun tutarlı bir çizgide ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum. Yani bu Aydın Doğan’ın ruh haline ya da iş ilişkisine bağlantılı olarak gittiği zaman, o sağlıksız. Hürriyet Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni, elinde dosya ile Sabah’ı almak için BDDK’ya gittiği an, orada fikir tartışması bitiyor, başka bir rekabet boyutuna giriyor.

GÜNAH ÇIKARTIYORUZ

E canım sen de Dinç Bey’in ya da Turgay Bey’in, ruh haline göre bu pozisyona girmedin mi, şimdi görece olarak daha rahat olduğun için bunları anlatmıyor musun?

Şöyle; ben göreve başladığımda bir adet çökmüş ruh hali vardı binada. İşte Sabah battı, yeni bir grup çıkıyor, herkes oraya gidiyor. Buradan bir şey olmaz duygusu vardı. Yani, ben yükselen bir Sabah’ın üstüne gelmedim. Daha rahattım ve kendimle iç hesaplaşmamı yapmıştım. Hayatta benim en büyük beklentim Sabah’ın başı olmaktı. Ve ben bu işi tek başıma yapabildiğimi gördüm.

Dinç Bey’in ruh halinin, yani arınma ihtiyacının bu yazıp söylediklerinde rolü yok mu?

Bu sadece Dinç Bey’in ruh hali değil. Türkiye’nin atmosferi de bu. Biz ne dedik, seçimlerden sonra, “Anadolu ihtilali”. Hıristiyanlıkta günah çıkarma var. Bizde de toplumun bir kez özellikle bizim gruba bu şansı vermesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii duvara toslamasaydık böyle olur muydu bilmiyorum. Hâlâ eski küstahlık, nobranlık, küçümseme, Türkiye’yi idare etme tavrımız sürebilirdi. Biz Türkiye’yi basın olarak idare edemeyeceğimizi görmüş bir grubuz. Ona soyunmuştuk, o çok hoşumuza gitti. İşte 28 Şubat sürecinde başbakan atama şeylerine kadar vardık. İki basın grubunun ittifakıyla. Ama biz bunun olmadığını gördük yani. Bu arınma ihtiyacımız ondan.

Yani burnunuz sürtüldü.

Sürtüldü. Beni tanıyor artık Dinç Bey. 18 yıl oldu yanında çalışıyorum. Beni Ankara’ya gönderip işte, şununla şu işimi hallet diyemeyeceğini biliyor. Ben gidip kimseyle Ankara’da, şu olur mu, bu olur mu yapamam. Gidip bir yerde bürokrat atayım, bakan atayım tarzım değil. Ben burada gazete yapmaktan keyif alıyorum. Arkadaşlarımla akşam gidip içki içmekten, sinemaya gitmekten zevk alıyorum. Türkiye’yi idare etme değil, ben gazetemi idare etme hevesinde olan bir adamım.

Yani seni Zafer Bey’le ayıran nokta bu mu?

Zafer Bey farklı bir karizma, farklı bir karakter. Onun tarzı ayrı.

İş takipçiliği sınıfına sokuyor musun Zafer Bey’i?

Zafer Bey’i çok severim. Onunla bir tartışmaya girmek istemiyorum. Zafer Bey bu gazetede, yükselmeye başladığı noktadan itibaren, sadece genel yayın yönetmeni değildi. Aynı zamanda, şirketin, Medya Holding’in, Etibank’ın da bir yöneticisiydi. Onun için, farklı bir konumu vardı.

Ertuğrul Özkök de öyle. Niye o zaman onu kınıyorsun da, Zafer’i açıkça söylemiyorsun?

Hayır, Ertuğrul’u Sabah’a karşı tavrından dolayı kınıyorum. Yani bunu çok kişisel yapıyor. Zafer Bey ya da Ertuğrul Bey’in hem şirket yöneticisi, hem gazete yayın yöneticisi olarak çalıştıkları gazetecilik dönemlerinin kapandığını söylüyorum ben. Sabah’ın büyümesi döneminde, işadamlığı kimliği ağır basardı Zafer Bey’in; ama gazetecilik kimliğinin yanında basardı, o yüzden belki Sabah duvara tosladı. Sabah’ın geçmişine yönelik olarak yaptığım her eleştiride, tabii Zafer Bey de var.

Senin patronun kim?

8 Ağustos’ta, Zafer Bey’ler Vatan’ı kurmak üzere ayrıldığında Dinç Bey çağırdı, bu görevi teklif etti bana. Daha sonra Turgay Bey de geldi. O günden beri de bana söylenilen çizgide gidiyor. Dinç Bey’in usta bir gazeteci olduğu; ama şirket yönetiminde o kadar başarılı olmadığı açığa çıktı. Yoksa büyük bir başarı öyküsüdür Sabah. Yani güzel idare edilseydi, müthiş bir şeydi. Buradaki iş bölümü, şirketi yönetme ve finansmanı Turgay Bey’de, editoryal kısmı Dinç Bey’de. Yani Dinç Bey yazı işlerine gelir, bizlerle şakalaşır, ne manşet yaptık bakar, a bu çok iyi olmuş der, eleştirilerini söyler. Yani iki eşit patronumuz var.

Eşit mi? Büyük patron Turgay Ciner, küçük patron o gibi görünüyor. Bu nasıl bir psikoloji acaba?

Turgay Bey, Dinç Bey’e çok değer veriyor. Gazeteciliğinin ne kadar iyi olduğunu biliyor. Aralarında bir çatışma, rekabet yok. Turgay Bey hiç gazeteye karışmıyor, okuyucuyla birlikte görüyor. Dinç Bey’de bu gazeteciliğin editoryal kısmına ait çok fikir var elbette. Batı’da olanları aktarıyor bize, bizim ne yapmamız, geleceğe yönelik nasıl insan yetiştirmemiz gerektiği... Yani, Dinç Bey gene tekrar, Sabah’ın ilk yıllarında yaptığı işi yapıyor.

Başına gelen bütün hadiseler aslında iyi mi oldu acaba?

Türkiye’de basının ne olması ve ne olmaması gerektiğini gösteren bir ibret dersi olması açısından, bir de basının kendi asli görevini yapması açısından iyi oldu diyebiliriz.

Olup bitenler onun kişiliğini nasıl etkiledi?

Dinç Bey, duygusal bir insandır. Duygusallığı sürüyor elbette. Daha az sinirleniyor.

Yani şimdi sen yazılarında dile getirdiğin, temiz, arınmış, ilkeli gazetecilik dönemini yaşayabilmek için, şu anki patronlarını bir engel olarak görmüyor musun?

Görmüyorum.

Peki bu kadar kolay değişebiliyor mu insan?

Öbür yolunun işlemediği açık. Bizim grup çöktü; ama diğer grup da hasarlı. Yani iki gemi aynı denizde, aynı şartlarda rekabet ediyor, biri batıyorsa, öbürü de ağır yaralar alıyor. İnşallah batmazlar. Öyle bir şeyi temenni etmiyorum. Sonuçta, dönüp dolaşıp çalışanların üstüne biniyor. İşsiz kalmak maddi–manevi açıdan, kötü. O yöntemle, Türkiye de battığı için, zaten gidip yapılabilecek bir şey yok. Türkiye artık ray değiştiriyor. Bir buçuk milyar dolar borcun varsa, bunu Ankara’yla iyi geçinerek taşıyamazsınız.

BORÇLARIMIZ ÇOK DEĞİL

Borçlar dedin de, Sabah’ın borçları ne kadar? 1,2 milyar dolar mı?

Öyle afaki bir rakamı, Doğan Grubu ilan ediyor. Bu rakam henüz netleşmediği için, BDDK ile tam anlaşma yapılamıyor. BDDK açıklayacak bunu. Ben, o parasal konularla ilgilenen bir insan değilim. BDDK’nın üzerine çok gidildi. Aldığı kararı Danıştay bozdu. Hani bir zamanlar bürokrat operasyonları olurken başbakan “bürokratlarımız imza atmaya çekiniyor” demişti. Şimdi aynı şey BDDK için de geçerli. Sabah en güçlü gözüktüğü dönemde de borçluydu. Hürriyet Gazetesi de borçlu, Milliyet Gazetesi de borçlu. Grup olarak bakınca, orası daha borçlu elbet.

Eğer yalansa, Sabah’ın borçlarının ayda 200 bin dolar taksite bağlandığı iddialarını niye tekzip etmediniz?

Bir gazetenin öyle bir alışkanlığı yoktur. Hiç aklıma gelmedi, şimdi sen söyleyince geldi. Kendi gazetemde yazmayı yeterli buldum herhalde.

O zaman iddiana yeteri kadar inanmıyorsun.

Hayır, hiçbir şeyle ilgili kullanmadım tekzibi. Çok basın kavgası oldu. Basın kavgasından herkes kendi gazetesinde yazabildiği için mi diye acaba tekzip müessesesi kullanılmıyor.

Onların borcunun sebebi ne?

Medya, para kazanan; ama krizlere de açık bir iş. İki yıldır Türkiye küçülüyor, reklam geliri düşüyor. Ama bir anda, atıyorum, üç bin kişi çalıştırıyorsan, bin kişiye inemiyorsun. Otuz sayfa gazete basıyorsan, 12 sayfa basamıyorsun. Gazeteyi üç yüz bin lira ise, beş yüz binden satamıyorsun. Rekabet ediyorsun sürekli burada.

Ama ölesiye, öldüresiye bir rekabet.

Sabah’ın en büyük zararlarından biri, televizyon kampanyası yaptı. İşte atıyorum Sabah 350 kupona çıktı, Doğan Grubu 340 dedi, bizimkiler 330 dedi. 320 dedi, sonuçta, kârlı olabilecek bir projeden, iki grup da çok ciddi zarar etti. O para mesela, banka kredisi ile yapılan ve faizle büyüyen borçlar. Yani bizim de var, onların da.

YARIN: ANDIÇ OLAYINDA, BİRAND İLE ÇANDAR’I İKNA ETTİK AMA...

29.12.2002


 

2002’nin en çok satanı Eminem oldu

Amerikalı rap şarkıcısı Eminem’in “Eminem Show” adlı albümü yılın en çok satan albümü oldu. Albüm satışlarını izleyen “SoundScan” adlı kuruluş tarafından verilen bilgiye göre, Eminem’in mayıs ayı sonunda çıkan albümü 7,4 milyon adet satıldı.

Eminem’in aynı zamanda “8 Mile” adlı filminin müziği olan diğer albümü 3,2 milyon satışla yılın en çok satan 5. albümü oldu. Eminem’den sonra ikinci sırayı 4,8 milyon satışla diğer rap şarkıcısı Nelly’nin “Nellyville” albümü aldı. Kanadalı pop şarkıcısı Avril Lavigne ise 3,9 milyon satan “Let Go” adlı albümüyle 3. sıraya yerleşti. New York, aa

29.12.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


GAZETE SAYFALARI


 


   BÜTÜN YAZARLAR  



Bütün haberler



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 454 1 454 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.