İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
07.01.2003
Salı
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Abone Formu
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

YAZARLAR


AHMED ŞAHİN a.sahin@zaman.com.tr
 

Adak kurbanı, vekaleten kurban, şok kesimli kurban

–Şu işim şöyle olursa adağım olsun bir koyun keseceğim, diyerek adakta bulunmuştum. Şimdi o işim oldu. Adağımı yerine getirmek istiyorum.


Ancak diyorlar ki: “Adak kurbanın etinden adayan yiyemez. Ayrıca Kurban Bayramı’nda da adak kesilemez.” Ne diyorsunuz bunlara?

Efendim, adak kurbanının etinden gerçekten de adayan yiyemez. Şayet yiyecek olursa yediklerinin tutarı olan parayı yoksula vermesi gerekir. Kaldı ki, sadece adayan yiyemez demek de eksik olur. Adayanın oğlu, kızı, anası, babası, dedesi, ninesi, torunları da yiyemezler. Çünkü adak yapan insan durumu müsait olan kimse demektir. Adanan kurban ise durumu müsait olmayanlar için adanmıştır. Bu sebeple zengin kimsenin, yoksulun hakkı olan adak etinden yemesi uygunluk arz etmez. Ancak kendisine adak eti verilen kimse yaptığı yemekten zengin misafirlerine ikramda bulunabilir.

Ayrıca, adadığı kurbanı kesmeye gücü yetmeyen kimse, gücünün yeteceği zamanı bekleyebilir. Böyle bir imkana kavuşma ihtimalini yakın görmüyorsa, üç gün oruç tutmakla adağını da ödemiş sayılır. Çünkü adağı, gücü yeten zengin yapar. Gücü yetmeyen kimse borç alarak adak yerine getirmek zorunda olmaz. Onun adağı üç gün oruçla ödenmiş sayılır.

Adak kurbanı, bayramın içinde de, dışında da kesilebilir. ‘Bayram günleri kesilmez’ sözü doğru değildir. Bayram günleri dışında kesilmesi halinde etin tam ihtiyaç olduğu günlerde kesilmiş olacağından kıymeti daha da artmış olabilir. İsteğe bağlı bir tercihtir bu.

–Adak kurbanının mutlaka söylenen yerde ve günde mi kesilmesi gerekir? Yoksa başka mekanlarda, başka günlerde de kesilebilir mi?

Efendim, adakta zaman ve mekan şartı bağlayıcı değildir. Falan ayda dersiniz filan ayda kesersiniz. Filan mekanda dersiniz falan mekanda kesersiniz. Mühim olan, adağın yerine getirilmesi, yoksula ihtiyacının ulaştırılmasıdır.

–Ölmüşlerimiz adına kurban kesebilir miyiz? Ayrıca kestiğimiz bu kurbanın etinden yiyebilir miyiz?

Efendim, ölmüşlerin vasiyeti varsa, vasiyeti gereği kesilen kurbanın etinden tıpkı adak gibi kesen ve ailesi yiyemez. Tamamen yoksula hibe edilmesi gerekir. Şayet vasiyet yoksa, bir vefa ve sadakat gereği olarak kesip sevabı ölmüşlere bağışlanmak isteniyorsa bunun etinden kesen de ailesi de yiyebilir.

Efendimiz (sas) Hazretleri hem ölmüşleri, hem de ümmeti adına kurbanlar kesip sevabını onlara bağışlamıştır.

–Kurban keserken şoklama usulü de uygulanıyor bazı yerlerde. Şokla yapılan kesimden şüphe edenler var. Bu konuda en çok neye dikkat etmek gerekir?

Efendim, kurban keserken en çok dikkat edilecek husus, hayvana işkence yapmadan, en az acıyla kesmektir. Efendimiz (sas) Hazretleri’nin bu hususta ikazları vardır. Nitekim bir defasında Hazret–i Ömer (ra), keseceği kurbanı sürükleyerek götüren birini görünce ikazını şöyle yapmıştır:

–Kurbanı eziyet etmeden götür, işkence yapmadan yatır, kesimini de bir anda bitir!

Bu açıdan bakınca, şokla kesim acıyı en aza indiren kesim olarak görülebilir.

Şokla kesilecek kurbanlarda dikkat edilecek en mühim nokta şudur:

–Ölüm ne ile olmaktadır? Şokla mı; yoksa şokun hemen arkasından yapılan kesimle mi?

Şayet verilen şokla hayvan ölüyor, kesim sonra oluyorsa elbette bu et yenmez. Çünkü ölüm kesimle değil şokla oldu. Eğer şokla sakinleştirilen hayvan hemen kesilmiş, ölüm bu kesimle gerçekleşmişse bundan şüphe etmeye gerek yoktur. Ölüm kesimle gerçekleşmiş, şart yerine gelmiştir. Bu konuda Diyanet’in fetvası da vardır.

–Almanya’da ikamet edenler, parasını gönderdikleri kurbanlarını Türkiye’de kendi adlarına kestirebilirler mi?

Efendim, nerede olursa olsun parasını verdiği kimseye kurbanını kendi adına kestirmesi caizdir. Bu sebeple, bilhassa ihtiyaç sahibi aile ve öğrencilere vekalet yoluyla ulaştırılan kurbanlar hedefini bulan kurbanlar olarak düşünülebilir. İtimat ettiğiniz kimseye parasını verip kendi adınıza kurbanınızı kestirir, dilediğiniz ihtiyaçlı yerlere ulaştırabilirsiniz. Bütün mesele, kurbanların ihtiyaç sahibi yerlere gitmesi, neslin yetişmesine hizmet etmesidir.

07.01.2003

ŞAHİN ALPAY s.alpay@zaman.com.tr
 

ABD’ye tepki yayılıyor

“Pew Research Center / Pew Araştırma Merkezi” dünya toplumlarının genel eğilimlerini araştırmakta uzmanlaşan bir Amerikan kuruluşu.


Kuruluşun geçen ay başında yayımlanan raporu, ilk kez Britanya’nın kamu yayın kuruluşu BBC’nin internet sitesindeki, üstelik İstanbul mahreçli, çok çarpıcı bir haberle dikkatimi çekti. BBC’nin İstanbul muhabiri Jonny Dymond’un haberine göre, Pew araştırması Türklerin dünyanın en mutsuz insanları olduğunu gösteriyordu.

Pew araştırmasının bulgularına son sayısında The Economist dergisi de geniş yer ayırınca, kaynağa inmek ve raporun aslını okumak vacip oldu.

“Pew Global Tavırlar Taraması: 2002’de Dünya Ne Düşünüyor” başlıklı araştırma, geçen temmuz–ekim döneminde 44 ülkede 38 bin kişiyle yapılan yüz yüze görüşmelerde toplanan verilere dayanıyor. Geçen kasım ayında bir de sadece (herhalde dünyanın en önemli ülkeleri olarak görülen) ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Rusya ve Türkiye’de yapılan bir izleme araştırması yapılmış. Bu yazıda, bulguların en ilginç olanlarından bazılarını dikkatinize getireceğim.

11 Eylül’den sonra dünya genelinde ABD’ye bir sempati patlaması olduğu halde, son iki yılda ABD’den hoşnutsuzluk yaygınlaşmış. Bu konuda veri toplanan 27 ülkeden 19’unda ABD’ye olumlu bakanların oranı azalmış. Türkiye bu ülkelerin başında geliyor. Türkiye’de ABD’ye olumlu bakanların oranı % 52’den 30’a düşmüş. Almanya, % 78’den 61’e inişle ikinci sırada geliyor, ama yine de ABD’ye sempatiyle bakan Almanların oranı Türklerin iki katı. Yine de 42 ülkeden 35’inde ABD’ye olumlu bakanlar çoğunlukta.

Toplumlar bir yandan Amerikan kaynaklı filmlere, giyeceklere, yiyeceklere, içeceklere, vs. kucak açarken, öte yandan ABD’nin toplumları üzerindeki etkisinden şikayetçi. Çoğu ülkede ABD’nin tek taraflı politikalarını eleştirenler en büyük grupları oluşturuyor. ABD’ye yönelik eleştiriler Kanada, Almanya ve Fransa gibi geleneksel müttefikleri arasında, Afrika ve Asya ülkelerine nazaran çok daha yaygın. Nefret değilse bile ABD’ye karşı en olumsuz tavırlar ise, bekleneceği üzere, Müslüman ülkelerde ve Ortadoğu’da yoğunlaşıyor. Ancak, ABD’nin “terörizme karşı savaş” politikaları bu ülkeler dışında genellikle tasvip görüyor.

İzleme araştırmasının sonuçları çok ilginç: Karşılaştırılan 6 ülkede (ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Rusya ve Türkiye) Irak’ı “çok tehlikeli” bulanların oranı en az Türkler (% 40) arasında. Saddam Hüseyin’in “devrilmesi gerektiğini” düşünenlerin oranı da Türkiye (% 44) ve Rusya’da (% 42) Britanya, Almanya ve Fransa’ya nazaran (% 63–75) hayli düşük. Saddam’ın silahla devrilmesine karşı çıkanların oranı Türkiye’de en yüksek düzeyde (% 83).

Türkiye’de halkın % 83’ü Amerikan askerlerinin Irak’a karşı savaşmak üzere ülkelerinde konuşlanmasına karşı çıkıyor. Türklerin % 53’üne göre de, ABD’nin Saddam’dan kurtulmak istemesinin nedeni, barışı tehdit etmesinden ziyade, ABD ile iyi geçinmeyen Müslüman ülkelere karşı savaş açmış olması. Avrupalılar Saddam’ı bir tehdit olarak görüyorlar, ama ABD’nin niyetlerinden kuşku duyuyorlar. Amerikan yönetiminin Irak’ı denetim altına almak istemesinin başta gelen sebebinin petrol olduğunu düşünenlerin oranı Rusya’da % 76, Fransa’da % 75, Almanya’da % 54, Britanya’da % 44. ABD’de bu oran % 22’ye iniyor.

Hemen bütün toplumlar dünyanın gidişatından hoşnutsuz. Başta AIDS olmak üzere salgın hastalıklar, etnik ve dinsel şiddet, nükleer silahlar, çevre kirlenmesi en büyük sorunlar olarak görülüyor. Birkaç ülke hariç bütün toplumlar hallerinden memnun değil. Ama Türkiye burada zirveye tırmanıyor. Hangi ölçüyle bakılırsa bakılsın Türkler dünyanın en mutsuz halkı olarak temayüz ediyor.

Türklerin % 93’ü ülkelerinin hal ve gidişinden memnun değil. Memnun olanlar ABD’de % 41, Pakistan’da bile % 49 iken, Türkiye’de % 4 ile dibe vuruyor. Türkler arasında hayatlarından memnun olanlar sadece % 17. Bu oran sadece Bulgaristan’da, Bangladeş’te ve bazı Afrika ülkelerinde Türkiye’nin altına iniyor. Türkiye’de çalışanların yarısından fazlası işlerinden hoşnutsuz olduklarını söylüyor.

Pew araştırmasının yapılmasından bu yana Türkiye’de bazı şeyler değişti. Artık yeni bir hükümet var. Ekonomi iyiye gidiyor; malî piyasalar yükselişe, enflasyon inişe geçti. Ama BBC muhabiri Dymond’un da haklı olarak vurguladığı gibi hayata karşı tavırlar kısa sürede değişmez.

Pew araştırmasının globalleşme, modernleşme ve demokratikleşmeyle ilgili bulguları da yakında yayımlanacak.

07.01.2003

NEVVAL SEVİNDİ n.sevindi@zaman.com.tr
 

Kültürel sınırlarımızda bekleyen hayaller

Bir ülkeyi büyük yapan kültürel sınırlarının genişliğidir. Rusya eskiden demirperde ülkelerine dilini ihram ederek geniş bir yayılma alanı buluyordu.


Bu onu bugün bile büyük ülke sınıfına sokan en önemli etkenlerden. Amerika bugün en büyük güç olarak dünyaya hakim ise bu onun bir kültür imparatorluğu kurmuş olmasından kaynaklanıyor. Daha önceki bütün Batılı güçlerden ve düşmanından çok daha etkin bir imparatorluk kurmayı başardı Amerika. Kültürel sınırları global köyü saran Amerika’dan nefret ettiğini söyleyenler bile Amerikan kültür simgelerine hayranlık duyuyorlar.

Dünyanın en büyük film stüdyolarına sahip olan Amerika sinemanın gücünü ilk fark eden ülke oldu. Bu gücü o kadar önemsedi ki; İkinci Dünya Savaşı sırasında filmleri uçaklarla getirip havadan attı. Filmlerinin girmediği hiçbir yer bırakmadı. Toplumların ve insanların bellekleri üstünde kurduğu sınırsız egemenlik hatırlama motorumuz oldu.

Universal stüdyolarını gezerken Türkiye’nin 1960’lı yıllarda yakaladığı sinema başarısını nasıl heder ettiğini düşündüm. O dönemde Türk filmleri İran’dan Mısır’a kadar tüm Ortadoğu’da büyük ilgi görüyordu. İnsanlar Türkan Şoray’la ağlıyor, kadınlar Cüneyt Arkın’a hayranlıklarını saklayamıyor ve çocuklar Cilalı İbo ile gülüyorlardı. Daha sonra televizyon gelince bile Orta Asya’da herkes Bihter’i konuşuyordu. Bugün dahi Türkiye dediğinizde Osman Seden’in dizisi akla gelir. Maalesef Türk sineması kazandığı paraları ve prestiji bir sanayi haline dönüştüremedi.

Türkiye kültürünün farkına varamadığı için kazanç kapısı aramayı hep başka yerlerde sürdürdü. Hiçbirinde de dikiş tutturamadı.

Universal stüdyolarına yılda milyonlarca insan geliyor. Kapıda büyük paralar ödüyorsunuz. İçeride her filmin gösterisinden çıkışınız onun ürünlerinin satış mağazasından oluyor. Sizi etkileyen ya da sevdiğiniz bu film ve kahramanlarına ait ne varsa alıyorsunuz. Yemek yiyor ve içiyorsunuz. Durmadan para harcıyor ve bellek tazeleyerek mutlu oluyorsunuz. Back to the Future filmini size yeniden yaşatarak hayalleri gerçeğe dönüştüren bu stüdyolar insanların geçmişlerine bir yolculuk aslında. Hayalleri pazarlamakla kalmayıp aynı zamanda hayalleri gerçeğe dönüştürerek yan sanayi yaratmışlar. Hayal satmak insan ve toplum zihninde kalıcı bir yer edinmek demektir. Binlerce metrekarelik alanda yaratılan boş New York sokakları, 1935 yılının evleri ya da kovboy kasabaları bize Amerikan kültürünü pazarlayan mekanlar.

Stüdyolardan birine girdiğinizde simulasyon makinesi gibi hareket eden mekanda inanılmaz şiddette bir deprem yaşıyor, gerçek sel sularıyla sırılsıklam ıslanıyorsunuz. Bir kez daha taptaze yenilenmiş bir bellek ve anılarla dolu global dünyaya çıkıyorsunuz.

Global dünyanın gerçek imparatoru olmasının en önemli nedenlerinden biri, kültürünü, hayalleri pazarlamak olan Amerika yine kültürel bir yasa ile kültürel hazinelere sahip. O nedir mi? Kültüre herhangi bir yatırım yapan zengin bunu vergiden düşebilir. Amerika kara parasını, kayıtdışı her şeyini müzelere ve kültür merkezlerine dönüştürdü. Bugün dünyanın en kısa tarihine sahip bu imparator ülkenin müzeleri tıklım tıklım dolu. Ünlü zenginlerin hepsinin kültür merkezleri, vakıfları ya da müzeleri var.

Microsoft’un patronu Bill Gates kazancının hayal edilemeyecek kadar büyük kısmını kültüre tekrar yatırım yaparak ülkeye hibe ediyor. Bizim zenginler gibi yat kat alarak, eşini dostunu üye yaptığı vakıflarla eğlenmiyor. Kültüre yatırım yapmayı aklının ucundan geçirmeyen, en ufak bir ekonomik krizde önce kültür birimlerini kapatan Türkiye’nin zenginleri, Amerika’yı bu konuda nedense hiç örnek almazlar.

Belki diyorum, bu hükümet tek başına iktidar olduğuna göre kültüre yatırımı teşvik edecek bir yasayı geçiriverir. Büyük bir hayal mi dersiniz?

Hayalleri olmayanın politikası da olmayacağını en iyi Amerika’nın tarihine bakarak öğrenebiliriz. Kendi tarihimize bakarak da neden büyük bir imparatorluk kurduğumuzu ve sürdürdüğümüzü anlayabiliriz. Kültürel sınırlarımızı genişletmeden zihinsel, zihinsel sınırlarımızı genişletmeden kültürel sentezimiz yeşermeyecek. Unutmayalım ki, kültür de bir politikadır.

07.01.2003

ALİ BULAÇ a.bulac@zaman.com.tr
 

Kitle imha silahları

Irak’a karşı büyük, kapsamlı ve derinlemesine bir savaş düzenleme kararını vermiş bulunan ve durmadan bölgeye silah yığınağı yapan ABD “savaş gerekçesi” olarak iki noktayı öne sürmektedir: Saddam’ın halkına zulmeden bir diktatör olması ve elinde çevre ülkeleri tehdit eden “kitle imha silahları” bulundurmuş olması.


BM silah denetçileri henüz işlerini bitirmiş değildirler. Şüphelendikleri her yeri arıyorlar, Saddam’ın yatak odasına kadar girebiliyorlar. 500 civarında bilim adamını sorguluyorlar. Şimdiye kadar ne türden maddi bulgular elde ettiklerini bilmiyoruz. Denetçiler, 27 Ocak’ta Suriye’nin de “geçici üye” olduğu Güvenlik Konseyi’ne raporlarını vereceklerdir. BM Genel Sekreteri Kofi Annan “Şimdilik savaşı gerektirecek bir sebebin ortada bulunmadığı”nı söylüyor.

Bu aşamadan sonra denetçilerin raporlarının işe yarayacağı zayıf bir ihtimal gibi görünmektedir. Saddam’ı teberri eden bir karar çıksa da ABD’nin planladığı operasyondan vazgeçeceği şüpheli görünüyor. Çoktan kararını vermiş olan ABD, “dikta rejimi” veya “kitle imha silahları” konusunu birer “zahiri gerekçe” olarak kullanıyor. Asıl hedeflenen uzun yıllara yayılan bir operasyon ve bununla planlanan bölgesel bir harita değişikliği. Söz konusu harita değişikliği siyasi, askeri, stratejik ve beşeri temel değişiklikleri öngörmektedir. Bölgeyi ne türden gelişmelerin beklediği konusu önemlidir, yarın üzerinde duracağız; ama bugün zahiri bir gerekçe de olsa “kitle imha silahı” meselesini ele almaya çalışacağız.

Öncelikle kitle imha silahları veya bu kapsamdaki nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların bol miktarda başta ABD olmak üzere, Rusya, Çin, Hindistan, Güney Afrika ve diğer ülkelerin elinde olduğunu biliyoruz. Kuzey Kore, bu silahlara sahip olduğunu gizleme lüzumunu hissetmeden BM silah denetçilerini ülkesinden kovdu.

Kitle imha silahı kullanmak eğer insanların, masum sivillerin kitlesel ölümlerine yol açıyorsa ve bu insani ve haklı sebepten dolayı yasaklanması gerekiyorsa –ki elbette bütünüyle ve kimin elinde olursa olsun yasaklanmaları gerekir– ABD bu silahları en acımasız biçimde kullanmış olan bir ülkedir. Şunun şurasında 50 sene önce Hiroşima ve Nagazaki’de attığı atom bombaları sonucunda 270 bin masum sivilin ölümüne sebep olmuştur.

İsrail’in elinde bütün bir bölgeyi tehdit eder miktarda kitle imha silahı vardır. Geçen hafta Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Vyaçeslav Trubnikov, “İsrail’in nükleer silahların yayılmasının önlenmesi rejimine girmediğini” söyledi. İsrail, nükleer programını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın güvenlik şemsiyesinin altına almayı reddeden tek Ortadoğu ülkesidir. Irak’ın elinde bulundurduğu silahlar bölge ülkelerini tehdit ediyorsa, İsrail’inkiler etmez mi? Ki İsrail’in sahip olduğu silahlar hiçbir şekilde başka ülkelerin, hele Irak’ın elinde bulundurduğu öne sürülen silahlarla mukayese kabul etmez. Kimin elinde olursa olsun, bu tür silahlar insan türü ve canlı hayat için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. İsrail’in bütün dünyaya meydan okuyan tutumunu hangi aklî, ahlakî ve hukukî gerekçeye dayandırmak mümkündür? ABD, bu sorunun da cevabını vermelidir.

Irak’ın elinde olduğu öne sürülen silahlar veya bu silahların üretiminde kullanılan malzemenin tamamına yakını geçmişte ABD ve İsrail olmak üzere Batılı ülkeler tarafından satılmıştır. Irak’a bu malzemeyi satan 17 Alman firmasının üçü devlete aittir.

Saddam Hüseyin, İran’a karşı bu silahları kullanırken, Mart–1988’ de Halepçe’de 5 bin insanın kitlesel ölümüne yol açarken ABD ve Avrupa sesini çıkarmadı, ona bir müeyyide uygulamak için hiçbir ülke harekete geçmedi. Yoksa sahiden öne sürüldüğü üzere, Saddam en büyük suçu Körfez Savaşı’nda İsrail’e füze atmakla mı işledi? Eğer öyle ise bu çifte standart üzerinde de durmak gerekir.

07.01.2003

GÜNTAY ŞİMŞEK g.simsek@zaman.com.tr
 

Feşmekan holdinglerin sorumlusu devlet

Fadıl Akgündüzle, 1998 yılında Siirt’e yaptığımız seyahat sonrası yazdığım bir yazı sebebiyle kavgalı hale geldik.


Akgündüz gazete yönetimine tepki koydu, ‘Jetpa hangi yolda?’ başlıklı 3 Eylül 1998 tarihli yazım sebebiyle. Ve o dönem kaleme aldığım yazı tabela holdingleri için projeksiyon tutan ilk yazıların miladı oldu.

Akgündüz, o dönem benim yazımı eleştirerek, ‘Hürriyet’te böyle bir aleyhte yazı çıksa bize reklam etkisi yapıyor. Zaman’da çıkınca insanlar para yatırmıyor.’ şeklinde serzenişte bulunuyor ve ikinci bir yazı yazmamı istiyordu. Hürriyet ve diğer gazetelerin o dönem Jetpa ve benzeri holdinglerin üzerine asılsız haberlerle gereğinden fazla gitmesi, devletin bilinçli sessiz kalması, bu holdingler üzerinde etkili olan yayın organlarının da konuya hiç girmemesi vatandaşı bugün mağdur konuma getirdi.

Akgündüz’den sonra benim yazımdan başka şirketlerin de rahatsızlık duyması ve bazı okuyucularımın bu tarz kuruluşları daha da merak eder hale gelmeleri nedeniyle ikinci yazıyı ‘Feşmekan holding’ başlığıyla kaleme aldık. ‘Kısa süre önce İstanbul’da kendini göstermek isteyen bir tabela holdingi, fuara sadece yapmak istediği inşaat maketiyle katılabildi. Öyle geniş tabanlı yatırımcılardan oluşan bir şirketler topluluğunun tavanını oluşturmadığı her halinden belli olan bu tür holdinglere karşı parası olanlar uyanık davranmaz ise vay hallerine...’

‘Rasyonel olmayan kâr oranlarıyla nereye kadar para toplayacakları şimdilik meçhul. İlla bu holdinglerden birinin duvara toslaması da gerekmiyor. Tasarruf sahipleri, pür dikkatle ortada mamulü, faaliyeti, resmî kaydı, yaptıklarıyla beraber yapacakları konusunda güven veren yapısı olan kuruluşları tercih nedeni olmalı.’

‘Para toplama hususunda birbirine düşmüş holdinglerin kâr marjı tezgahına gelip rekabet oranlarına kapılmadan gerçeklerle hareket etmeliler.’ Notlarını düşmüşüz. Ve 1999. Yazımızın başlığı ‘Holding tartışması’, konusu tabela holdingleri. ‘Şayet kurumsal kimlik elde etmiş firmaların yanlış işleri varsa buna da en başta devletin izin vermemesi lazım. Veya sakat meydana gelmiş bir holding söz konusuysa yine devletin ilk önce bu kurumun sakatlığıyla ilgilenip yola yordama sokması, sokamıyorsa da ortadan kaldırarak halkının mağdur olmasını engellemesi gerekir.

Dinî değer yargılarını ön planda tutan saf insanları, hiçbir altyapısı olmayan, şirket idare etmeyi insanları kafalayarak para toplama olarak algılayanların kucağına iterseniz, birikimlerini değerlendirecek kapıları ideolojik saplantılarınız sebebiyle kapatırsanız, başka menfi gelişmelere de şahit olabilirsiniz.

Kâr–zarar ilişkisini öğrenecek tecrübeye dahi kavuşmadan şirketler yumağı haline getirip ‘feşmekan holding’ tabelası astırarak, insanları mağdur etmeyi de tercih edebilirsiniz.

Amma velakin, yeşil hinterlandın geleceğinden de sizler sorumlusunuz... Fakat, yarın bu paralar İsviçre’ye falan uçup gitmediği halde, bizatihi Anadolu topraklarına bir hiç olarak gömüldüğü ortaya çıktığında ve de kârla sıcak para girişini birbirine kavuşturanların elleri ayaklarına dolaştığında, mağdur olanlar için ne yapacaksınız?’ Evet şimdi ağıt yakmak yerine, zamanında uyarıyı yapmışız. Batan bankalara ve işadamlarının götürdüğü milyar dolarlara devlet ne kadar seyirci kaldıysa, gurbetçilerin yastık altındaki tasarruflarının da çarçur olması için bilinçli bir sessizliği tercih etti. Kutsal olan her şeyi kullanan bazı uyanıklar da bu paraları toplayıp, har vurup harman savurdu.

Çok ortaklı şirketlerin bugün ayakta duranlarının da büyük başarılar sağladığını düşünmüyorum.

‘Yeşil sermaye’ denince benim hiç de ayırt etme taraftarı olmadığım bir başka kurum ise Ordu Yardımlaşma Kurumu, kısa adıyla OYAK’tır. Para toplama şekilleri de çok farklı değil. Ama OYAK tam kritik noktaya, batma durumuna gelmişti ki, profesyonel bir yönetici bulup kendini kurtardığı gibi ülkeye de faydası dokunur bir olaya imza attı. Direkt faaliyetten değil de, dövizle oynayarak da olsa kurumun güçlü bir sermaye yapısına kavuşması Coşkun Ulusoy’un OYAK’ın başına gelmesiyle gerçekleşti. Kombassan ya da Yimpaş’ın başında da bugün böyle bir profesyonel olsaydı, durum daha farklı olurdu. Batan tabela holdinglerinin iştahını kabartmak kolay; ama iyi bir model olmak zor.

Coşkun Ulusoy ismi yabana atılmamalı. Yıllar önce Çiller’in yerine DYP’nin başına geçmesi söz konusu olan Ulusoy’un döneminde, Ziraat Bankası’na Standart and Poors BBB + kredi notu vermiş. Çiller’in ülkeyi krize götürdüğünü uyaranlardan birisi olan Ulusoy, TBMM Başkanı Kaya Erdem’in de çiçek parasını ödemeyerek, kurumu politik etkiden kurtarmaya yönelmiş bir isim. Belki tek zaafı Cavit Çağlar’ın, bakanlığı döneminde borçlarını taksitlendirmesidir. Taksitlendirme olmasaydı, ödeme de olmayacağına göre, o dönem için iyi bir adım sayılmalı. Böylesine önemli profesyonellerden hem hükümetin hem de diğer özel kurumların faydalanması kaçınılmaz. Bugün batan ya da zaten batmak üzere yola çıkan tabela holdinglerine onay veren, denetlemeyen devlet olduğu gibi, kendi vatandaşının tasarruf eğilimlerine göre çözüm üretmeyen, halkını kategorilere ayırıp kaynaklarını çarçur eden de devlettir.

07.01.2003

ÖZCAN PEHLİVANOĞLU o.pehlivanoglu@zaman.com.tr
 

Oğuz’un zor günleri

Oğuz Çetin, Aziz Yıldırım, yönetim ve Fenerbahçe takımı için çok zor geçecek bir zaman dilimi başladı. Bu zaman diliminin kırılma noktası da Beşiktaş maçı olacak.


Siyah–Beyazlı takım geçtiğimiz yıl olduğu gibi Kadıköy’de kazanırsa, Fenerbahçe’yi zor günlerin kucağına itecek. Böyle bir ihtimal halinde, şampiyonluktaki rakibi Beşiktaş’la arasındaki puan farkı dokuza çıkacak olan Fenerbahçe’de sular durulana kadar çok tartışmalar yaşanır.

Türkiye’de herhangi bir alanda bir değer bulalım diye yırtınıp duruyoruz. Futbolda Oğuz Çetin, bu değerlerden biri. Kaybolsun, kaybetsin, hırpalansın kesinlikle istemiyoruz. Fakat bir gerçek var ki; Fenerbahçe’nin başına çok zor bir dönemde geldi. Kendisi, Aziz Yıldırım, yönetim ve Fenerbahçeli futbolcular için önümüzdeki zaman dilimi, adeta çok keskin bir viraj. Bu viraj sağlıklı bir şekilde dönülemezse araba devrilir.

Fenerbahçe’nin başarısızlığa tahammülü yoktur. Rıdvan Dilmen, Turan Sofuoğlu örneklerinde olduğu gibi Oğuz Çetin de başarısızlık halinde dayanamaz. Rıdvan Dilmen’e herkes methiyeler yağdırıyor, Rıdvan’a gidin sorun neler çekmiştir. Turan Sofuoğlu yönetiminde Fenerbahçe derbi kaybetmedi ancak seyircisi ve taraftarı şampiyonluk dışında hiçbir şeyle mutlu olmaz. Bunun için Oğuz Çetin’in önümüzdeki günleri başarıyla atlatması zor görünmektedir.

Oğuz Çetin’in başarısı Aziz Yıldırım ve yönetiminin de son şansıdır. Fenerbahçe takımı ligin ikinci yarısında şampiyonluk ipini göğüsleyemezse Aziz Yıldırım ve yönetim kurulu bırakmak zorunda kalır. Aziz Yıldırım da tarihte, Fenerbahçe’ye stad ve tesis kazandırmış ancak büyük sportif başarıları yakalayamamış bir başkan olarak yerini alır.

Oğuz Çetin; kendisi ve F.Bahçe için halihazırda var olan dezavantajların farkında. Şartları lehine çevirmek için kendisine bir ekip kurmakla işe başladı. İtalyan kondisyoner Stefano Moreno, spor bilimcisi ve psikoloğu Turgay Biçer ve Doç. Dr. Rüştü Güner’den oluşan yeni çalışma arkadaşları Oğuz Çetin’in yönetimindeki Fenerbahçe’ye büyük katkı sağlayacaklardır. Rus oyuncuların transferleri ve eldeki oyuncular la; özellikle Ortega’nın da katkısı da sağlanarak başarı yakalanabilir. Oğuz ve koltukları onun başarısına bağlı olanlar için bu zor da olsa mümkündür.

07.01.2003

AHMET SELİM a.selim@zaman.com.tr
 

Düşünerek bakınca...

Haşmet Babaoğlu, benim geçmişte hep dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim şeyi, kestirmeden ne güzel ifade edivermişti: “Basketbol, çok yakın oynanan biraz yapışkan bir oyun!” Tastamam öyle.


Boyum uzun diye orta’da ve lise’de hep basketbola ayırırlardı, ben de sürekli olarak direnirdim. Düşünce payı bırakmayan bir alan–mekan sıkışıklığı en hazzetmediğim şeydir. Parmakları neredeyse gözüne burnuna girecek insanın. Didiş babam didiş. Dursana kardeşim yahu. Dursana kardeşim yahu, biraz oynayalım! “Ama faul değil ki yaptığım.” Faul değil de düpedüz münasebetsizlik. Münasebetsizlik ise hem oyunda yasaktır, hem hayatta! Ben böyle çıkıştığım zaman, adeta gülme molası verirdik.

Bir başka unsur daha var:

Karmaşık kuralları olan bir oyun, sahte ustalıklara yol açar. Adamın, kuralları bilmekten ve uygulamaktan başka bir hüneri yok; ama seyredenler “vay be neler beceriyor” diyebilir. Kural basitliği ise, yazılmamış icaplara ve imkanlara yönelme kolaylığını ve aydınlığını getirir. Seyreden açısından da böyledir, oynayanlar açısından da. Bunun çok çeşitli örneklerini verebilirim ama, münakaşalar olabileceğinden çekiniyorum. (Aslında bir arkadaşımıza cevap sadedinde böyle bir ihtiyacı duymuyor ve şifahen tatmin etmiyor da değilim!) Neyse, biz yine “basit kurallı” oyunlardan biri olan futbolumuza dönelim.

Fahri Ağabey’in bir bilmecesi vardı. Derdi ki, “Oynaması çocukların, düşünülmesi büyüklerin işi olan oyun nedir?” Tabii ki futbol! Yorumunu da getirirdi: “18–19 yaşında meşhur oluyor, 25 yaşında gelişme çağı bitiyor. Nasıl düşünecek yaptığı iş üzerinde? Şöhret, para, zaaf; bir sürü imtihan ortasında nasıl düşünecek? Asıl mesele bu." Tam değil de, benzerimsi istisnaların bile ne kadar önemli olduğunu anlatır; "düşünebilir cinsinden olanları buldun mu, bağlayacaksın" diyerek elini masaya vurup noktayı koyardı.

Can Bartu, içinden geldiği gibi konuşan bir yapıya sahip. Bu halini çok seviyorum. Bir programında şunları söyledi: “Kardeşim bazı adamlar doğuştan kondisyonludur. Bizde bir Şeref Has vardı, makineydi mübarek! Uçar gibi koşardı, pırrr diye! Ama kale çizgisinden içeriye itemezdi topu. Hatta giren topu çıkarırdı! Ona kondisyon hocası lazım değil...”

Doğru söylüyordu. Gözümle gördüm. Gol kıralı olmaya çalıştığı bir sezonda, Lefter aut çizgisinde onu bekleyip topu önüne yuvarladı; uçarak gelen Şeref, dan diye vurup dışarı attı. Ne var ki Ergun Hiçyılmaz onun virtüöz olduğunu yazabiliyor! Nedim de, fizik kondisyon üstünlüğünün yalnız başına fazla bir şey ifade etmediğinin bir başka örneğiydi. Kalabalıklara dalar, bu yüzden ve çok güçlü bünyesine rağmen sık sık sakatlanır; hassas alan noktalarını kollamayı bilmez, zamanlama sezgisini tanımaz, ayaklarıyla zihni denge merkezi arasındaki iletişimi önemsemez... Savaşır sadece. Koşar, dalar, devirir, devrilir... Her özellik bir kişide toplanmaz; fakat, "düşünceyi kullanma" özelliği var ise, yeterince iyi olmayan özellikler de bir denge içinde telafi edilebilir.

Sahaya bakınca, oyuncuları isimleriyle ve suretleriyle değil de arka plan özelliklerinin kimliğiyle tanıyabiliyorsanız; başlıbaşına bir keyif penceresi açmış olursunuz kendinize! Bu da yetmez, takımların da bir "arka plan" kimliği vardır.

Transfer haberleri doğrusu pek eğlendirici bir seyir takip ediyor... Batistuta! 1,98’lik bir santrfor! Bilgisayar gibi çalışan bir orta saha uzmanı! En iyisi zaman tüneline girin siz: Pele, Maradona, Rummenigge, Beckenbauer, Cruyff, Metin Oktay, Can Bartu, Kadri Aytaç! Bütün albümü önlerine serip "ihtiyacınız olan üçünü seçin" deseler bile kimleri ışınlayacaklarını bilemeyeceklerdir! Çünkü arka plan özellikleriyle tanımıyorlar; ne bugünü, ne dünü, ne yabancıları... Kendilerinin ihtiyaçlarını ve ellerindeki imkânlarını bilmiyorlar. Bildikleri sadece adam ve para harcamak.

Altan Tanrıkulu'nun geniş araştırmasında, Kadri Aytaç’ın 1 milyon liraya transfer edildiği yazılı. Bir milyon liracık, ne kadar az ve komik görünüyor değil mi? Halbuki bu bilgi yanlış! Bir milyon liraya o zamanlar, Turgay’dan Metin’e bütün Galatasaray’ı satın alırdınız! Doğrusu şu ki: Kadri’nin transfer bedeli 48 (milyon değil!) bin liradan ibaret idi! Gardrop Fuat da elini boru gibi yapıp tribünden ihtar yolluyordu: “Adam gibi oyna Kadriii! Bir çanta para verdik sana!”

Bir “aşiret reisi” felsefesi geliştirmişler. Özeti şöyle: “Orta sahada acımasız bir iç rekabet vardır. Bu rekabet, sonunda biri üstünlüğünü kabul ettirirse ahenk kurulur. Hepsinin aynı ayarda adamlardan oluşması halinde ise bu rekabet bir kaosa yol açar.” Esas itibariyle doğru, fakat eksik. Çünkü riyaset işi tek yönlü değildir. Doğan Koloğlu’nun da dediği gibi, her gol yeyişlerinde Kadri, topu kaleden alır, koşa koşa santraya götürüp dikerdi. “Yediysek, atarız da!” direnişidir bu ve buna direnme riyaseti derler... Metin müheykel bir ürkütücükle adeta metalik bir renge bürünür, radyoaktif enerji kaynağı gibi! Buna da şahlanma (dikilme) riyaseti adı verilir. Turgay bir gizli libero gibi “Saim, Lefter'i kolla!” haykırışlarıyla talimatlar yağdırmaya ve Metin’li bölgeye degajlar yapmaya başlar.

Vakarlı koordinasyon ve “üst bakış” riyaseti! Bana bütün zaman tünelini açsalar, şu noktada Galatasaray için (Metin’i bile değil) Kadri Aytaç’ı isterim. Çünkü Galatasaray’daki bu melankoliyi ancak onun gibi bir direnişçi sıyırıp alır. Öfkelendikçe gülümseyen ve münasebetsizlikleri gülerek cezalandıran adamdı o!

Richard Sennett, “oyun’un zıddı ciddiyet değil, gerçekliktir” sözüne atıfta bulunmuyor. Oyunda ciddi olmak, gerçekliğe üçüncü gözle bakma enerjisini artırabilir ve hayata fayda sağlar. Ciddiyet tavrı ise ancak düşünceyle mümkün. Bunu gözetmezseniz bütün oyunlar roller münasebetsizliğe dönüşür.

07.01.2003

FATİH URAZ f.uraz@zaman.com.tr
 

Oktay’lar ve Oktay

Samimi olmak gerekirse, "Oktay Samsunspor yolunda" haberini okuyunca bir an için afallamadık dersek yalan olmaz.


İyi bir santrfor olmak için bir–iki özellik dışında aranan tüm vasıfları kendisinde bulunduran Oktay için bu bir kurtuluş yolu mu olacaktı, yoksa bitişin ifadesi mi? Doğrusu kararsız kaldık.

Ülkemiz futbolunun tartışılmaz gerçeklerini göz önüne almak bu noktada yararlı olacaktır düşüncesindeyiz. Eğitim seviyesinin düşük olmasının acısı belli aralıklarla kendisini daima gösteriyor. Eğitim seviyesinden kastımız üniversite filan bitirmek değil, sakın ola yanlış anlamayın. Üniversite eğitimi almak da şüphesiz ki önemli ama eğitimli olmak bambaşka bir meziyet. Küçük yaşlarda aile içinde başlayan ve arkadaş çevresi ile okulda şekillenen eğitim süreci aslında sadece sporcular için değil hepimiz için önemli. Yani, "Herşey olabilirsin ama adam olamazsın" diye ifade edilen olumsuz özdeyişin söylemek istediğini dilimiz döndüğünce vurgulamaya çalışıyoruz.

Seneler evvel eski futbol federasyonu başkanlarından birinin ağzından dinlemiştik. Zamanında bir büyük kulübün de başkanlığını yapan muhterem zat: "Genç oyuncularımızdan birisi o sene büyük bir aşama kaydetmişti. Bir gün evine gidip de onu ziyaret edelim istedik. Eve varınca ne görelim; İki odalı bir gecekondu ve tavanından şıkır şıkır da yağmur yağıyor. Ertesi gün çağırdık kendisini ve içinde bulunduğumuz şartlara göre hatırı sayılır bir paraya profesyonel mukavele imzaladık. Öyle rahatlamıştık ki anlatamam. Bizim gibi büyük bir kulüpte oynayan bir oyuncu gecekonduda yaşasın olacak iş miydi? Parayı ödedikten bir müddet sonra yine evini ziyaret edelim de değişen şartları görelim istedik. Bir baktık ki adres yine aynı adres, evin tavanı yine akıyor ama evin önünde son model bir BMW araba duruyor. Bizim akıllı ev için verdiğimiz parayı arabaya yatırmıştı."

Söylenilen kişiyi biz de çok iyi tanıdığımız için hikayeyi tamamlayalım. Çok kısa bir zaman dilimi içerisinde ülkenin en iyi oyuncularından birisi oldu ve hatırı sayılır paralar kazandı, nam kazandı. O kazandığı paraların büyük bir kısmını kumar masalarında bıraktığı için şu an kıt kanaat hayatını idame ettiriyor.

Oktay ile başladık ve nerelere gittik. Yeri gelmişken şu noktayı da hatırlatalım büyük kulüplerden kısa bir süre için değil ancak kalıcı olarak başka kulüplere gidenlerden hiçbir fayda gelmiyor. Göz açıp kapayıncaya kadar oyuncular sıradanlaşıyor. Hiç düşünmüş müydünüz?

Oktay, o Allah vergisi yeteneklerini İspanya'ya gittiğinden beri unuttu desek yeridir. Onunla kıyaslandığı zaman birçok özelliğiyle yanına bile yaklaşamayacak bazı oyuncular yurt dışında oynarken, onun bu genç sayılacak yaşında bu hallere düşmüş olması doğrusu büyük talihsizlik. Ve ne yazık ki bu duruma gelmesinde hatanın çoğu kendinde. Seneler evvel yaşadığı talihsiz olayı kimse mazeret olarak göstermesin, çünkü kısa zamanda toparlanmış ve kısa bir süre içinde çok başarılı olmuştu. Yetenek asla kaybolmaz noktasından hareketle devam edersek bizim çıkardığımız sonuç şu: Havanızı kaybettiğiniz andan itibaren yaşayışınızı gereken şekilde tanzim etmezseniz, çöküş kaçınılmaz oluyor.

07.01.2003

ERHAN BAŞYURT e.basyurt@zaman.com.tr
 

Irak’ta üç iyimser üç kötümser senaryo

Irak’a müdahale etmek, daha doğrusu Saddam yönetimini değiştirmek, ABD açısından geri dönülmez bir hedef haline geldi.


Hangi sebeple olursa olsun bu amaçta yaşanacak bir başarısızlık, ABD’nin tek süper güç imajına büyük darbe vuracak. Zaten ABD’de şu an cevabı aranan asıl soru, Irak’ta bu değişikliğin nasıl gerçekleşeceğinden ziyade, Saddam devrildikten sonraki sürecin ne olacağı. Irak’ta “Saddam ertesi” ile ilgili üç iyimser, üç de kötümser senaryo üzerinde durmak mümkün.

En iyimser olanı, Panama örneği. ABD 1989'da harekat başlattığında Devlet Başkanı Manuel Noriega, çatışmayı göze almadan kaçmıştı. Operasyon başladığı zaman, Saddam Hüseyin’in de bu yolu seçmesi ihtimali var. Böyle bir kansız müdahale, karmaşa yaşanmadan yeni yönetimin kolay yoldan oluşmasına el verir. Ne var ki, en zayıf ihtimalbu.

İkinci senaryo, Almanya veya Japonya misali. ABD’nin, ulus–inşa etme (nation–building) politikalarının en başarılı ürünleri bu iki ülke. Almanya, Marshall yardımı yani mali destek, Japonya ise General Douglas MacArthur’un bizatihi yönetimi ile zayıf ordu üzerinde yapılandırıldı. Demokrasi geleneği zayıf olan Irak, Japonya örneğine daha yakın. Bu da, bir ABD’li generalin geçici de olsa yönetimi üstlenmesini öngörüyor. General Tommy Franks’lı senaryolar bu sebeple gündeme geliyor.

Üçüncü iyimser senaryo ise, Afganistan modeli. Yani, içeride ve dışarıdaki muhaliflerin, “loya jirga” benzeri bir parlamento oluşturarak yönetimi devralmaları. Irak Ulusal Kongresi ile bunun temelleri de atıldı, zaten. Bu durumda da, Saddam sonrası dönemin sorunsuz teşkil etmesi mümkün.

Üç iyimser senaryo da Irak’ın demokratikleşmeye başlaması ve toprak bütünlüğünün korunması üzerine kurulu. Tabii, orduda ve bürokraside Saddam yanlıları temizlenecek, Baas Partisi lağv edilecek, muhalif güçler ve ülke silahsızlandırılıp, Irak uluslararası sisteme entegre olacak.

Kötümser senaryoların ilki, Irak’ın “Vietnamlaşması”. Yani, Saddam’ın veya yanlılarının güçlü bir direnç göstermesi. Bağdat’tan çekilseler bile, özel kuvvetler yoluyla ‘asimetrik savaş” ya da gerilla savaşına başvurmaları. Ya da Somali’deki gibi çete saldırılarına yönelmeleri. Sonuçta ABD’nin kayıplarının artması ve tam denetimi sağlayamadan geri çekilmesi söz konusu olacak.

İkincisi, Irak’ın “Lübnanlaşması”. Saddam devrilse bile, Kürt, Şii Arap, Sünni Arap, Türkmenler ve Hıristiyan Asuriler arasında bir uzlaşmaya varılamaması. Tarafların özellikle petrol bölgelerinde hakimiyet alanlarını genişletmek için birbirleriyle çatışması. Dahası, bir Kürt devletini önlemek ve Türkmenleri korumak için Türkiye’nin; Şii Arapları desteklemek için İran’ın Irak’a girmesi. Böylece, Saddam sonrası Irak’ın bölgesel ihtilaf haline gelip, iç savaş ve dış güçlerle içinden çıkılmaz hale gelmesi.

Sonuncu senaryo ise, Irak’ın parçalanması. Irak, suni olarak oluşan ve baskıcı rejimlerle bugüne kadar gelen, devlet ve demokrasi tecrübesi az olan bir devlet. Yönetim, “azınlık” olmalarına rağmen yüzde 20’lik Sünni Arapların elinde bugüne kadar. Hakeza, Kürtler, Şii Araplar ve Sünni Araplar ülkenin farklı bölgelerinde yoğunluklu olarak yaşıyor. Hatta, Kürtlerde giderek kemikleşen bir bağımsız devlet yapılaşması söz konusu. Kısacası, Saddam sonrası Irak parçalanabilir, tıpkı Tito sonrası Yugoslavya’nın dağıldığı gibi.

Kısacası, “Saddam ertesi” olacaklar, ABD kadar hatta daha fazlasıyla Türkiye’yi etkileyecek. Daha kötüsü, iyi senaryolar kadar kötü senaryoların da gerçekleşmesi ihtimali var. Amerikan yönetimi, Irak’a demokrasi getireceğim derken, umarım bölgeye felaket getirmez.

07.01.2003

ŞEREF OĞUZ s.oguz@zaman.com.tr
 

2B=2B or not 2B

Business to business... Kurumsal internet. Firmalararası elektronik iş ve ticaretin yeni jargondaki adı. İngilizce’de “to” ile “2”nin ses benzeşmesinden yararlanılarak oluşturulmuş bir kısaltma.


Ve yeni ekonominin “olmazsa olmaz” çıkış noktası olarak öneriliyor. “Olmak ya da olmamak” kadar belirleyici... Alternatifi, B2C. Kurumsaldan tüketiciye olan iş modelleri...

Şu anda televizyonlar başta olmak üzere gazete ve radyolarda hiçbir kuşak yok ki, ikinci pazarın reklamı olmasın. Bir bakıma Türkiye, tüketiciye yönelik elektronik ticaret ve internet modelleriyle uğraşıyor. Henüz ahım şahım paralar kazanılmış olmasa da bu vadideki şirketler, internetin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesi yolunda “dolaylı da olsa” eğitim seferberliğine girmiş bulunuyor.

Her ikisi de gerekli. Hem B2B hem de B2C. Ama bu iki farklı (e) modelinin ülkemizde oturması için aşılması gereken engeller var.

Olmak ya da olmamak noktasında görülen kurumsal pazarın en büyük sorunu, güvenlik ve lojistik. Elektronik ticaret siteleri veya eiş modelleri, hâlâ güvenlik açığı bulunan bu yeni dünyada, gerektiği gibi gelişemiyor. Web saldırıları, dijital kulaklar, korsanlıklar ve bilgi hırsızlığı ya da bilgi kirliliği, çözüm bekleyen konular.

Bu doğrultuda gerek özel sektör (kullanıcı cephesi) ve gerekse bilişim sektörü, çözüm yolunda adım atmış değil.

Lojistik ise diğer bir engel. İşlem sanal olabilir. Ama mal gerçektir. Bitleri, baytları transfer etmeyi başaran insanoğlu, atomları hâlâ fiziki dünyada nakletmek zorundadır. Eğer milyarlarca doları bu sektöre gömüyor ve buradan yeni bir zenginlik yaratmak istiyorsak, bitleri destekleyen bir lojistijk ağını kurmamız gerekiyor. ABD’deki FedEx, UPS vs. gibi kurumlar, gelişen eticaret ile birlikte inanılmaz bir tırmanış yaşıyorlar.

Türkiye, mevcut kurye sistemi veya büyük bayi dağıtım kanallarıyla bunu başaramaz. Zira elektronik ticaretin lojistiği, bunların varoluş amaçlarının dışında gelişiyor.

Dijital müşteri, standart bir zamanda, kapısına gelmeyen mal veya hizmet için uzun boylu para ödemez. Ve bunu ayağına getiren eticaret örgütünü de kafasında çok ulvi bir yere oturtur.

Kurumsal pazar, internet şirketlerinin gelişmesinde ilk aşamada vazgeçilmez görülüyorsa ve multimilyon dolarlar bu vadide oluşacaksa, bunun güvenlik ve lojistik ayağı gelişmek zorundadır.

Müşteriye yönelik pazarın (B2C Business to Customer) gelişmesindeki en büyük handikap ise bu dünyaya erişim cihazlarının fazla yaygın olmaması. Bilgisayar şu anda bilinen en meşhur ama en kötü internet arayüzü. Öncelikle pahalı, zor ve yaygın değil. Her 100 kişiye 3 bilgisayarın düştüğü Türkiye’de reklamlar aksini haykırsa da elektronik ticaret, fazla gelişemiyor. Her bilgisayar bir market olacaksa, bunların her eve girmesi gerekiyor.

Bilgisayar hâlâ karmaşık. Windows işletim sistemine rağmen, okullarımızda bilgisayar destekli eğitim henüz başlamadığından, insanlar buna karşı (saygıyla karışık bir korku) düzleminde ilişki kuruyor. Ayrıca önce cihazın çalışması, Windows’un geçit vermesi, Telekom’un izni ve sonunda internet servis sağlayıcının himmetiyle bu dünyada varolabiliyorsunuz.

Bu engeli aşacak gelişmeler yolda. Bunlardan biri kablo ile televizyon üzerinden erişim ve WAP özellikli cep telefonları ve tablet veya cep telefonu şeklinde bilgisayarlar. Ama hâlâ elle tutulur başarılı uygulamalar pazara sunulmuş değil.

B2B pazarında (bu kavramlara güzel Türkçemizden karşılık bulmayı biri iş edinirse, şu İngilizce kullanma züppeliğinden kurtulmuş olacak ve minnet duyacağım) yanlış modeller ve eskimiş kavramların peşinde koşanlar ise tahminlerin ötesinde.

Milyonlarca doları bu pazara akıtmış; ama gölgeyi kovalayan yığınlarca firma var. Bana göre üniversitelerimiz, sektörün oluşturacağı think tank kurumları ve şayet elinden geliyorsa kamunun, kurumsal pazarda ükemizin yakaladığı şansı değerlendirebilmemiz için bir şeyler yapması gerekiyor.

İster B2B ve ister B2C vadisinin ortak sorunu ise, hiç kuşkusuz, Türkiye’nin bilgi altyapısı. Bu da ancak bir ulusal şuurla mümkün olabilir. Rahmetli Turgut Özal, 1986’da herkesin tepkisini alma pahasına bütçenin yüzde 30’unu haberleşme ve ulaşıma harcamasaydı, bu günlere dahi gelinemezdi. Ama şimdi yeni bir altyapı sıçraması şart. Aslında varolan tek altyapı Türk Telekom’un yenilenmesiyle Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bilgi altyapısı için iyi bir başlangıç olacak. Ne dersiniz?

07.01.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




GAZETE SAYFALARI


 


   BÜTÜN YAZARLAR  



Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 454 1 454 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.