İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
11.02.2003
Salı
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi


  Yorum

Mü’minin ufkunda zaman*

M. Fethullah Gülen



Mü’min ufkunda zaman hep bir sihirle gelir gider; hele bazı vakitlerde ruh, şartlı reflekslere bağlı hareket ediyormuşçasına birdenbire teyakkuza geçer.

Mü’min ufkunda zaman hep bir büyü ile cereyan eder; çok defa fevkalâdeliklerle tüllenir ve sihrini tam duyabilenlere zaman ve mekan üstü neler ve neler fısıldar! Hakîkî bir mü’minin, bütün bir ömrünü ya da bir yılını değil; bazen değişik vâridât ve televvünleri itibarıyla bir gününü bile tavsîfe gücümüz yetmez. Dahası, biz bir şeyler anlatabilsek de, imandaki sırrı tam tadıp duymamış olanlar onu körler ve sağırlar gibi dinleyecek ve hiçbir şey anlamayacaklardır. Parmağı bala banmamış, damağı onunla tanışmamış, gözü gül görmemiş ve burnu onu koklamamış birine baldaki tadı, güldeki renk ve kokuyu tarif etmek mümkün olmadığı gibi, inanmayana, mü’min ufkunda zamanın nasıl bir sihirle cereyan ettiğini anlatmak da öyle imkansızdır.

Mü’min ufkunda zaman hep bir sihirle gelir gider; hele bazı vakitlerde ruh, şartlı reflekslere bağlı hareket ediyormuşçasına birdenbire teyakkuza geçer; insanî melekeler bir yerden sinyal almış gibi toparlanır; bütün lâtîfeler heyecan, telaş, ümit ve endişe ile uyanır ve her halleriyle âdeta karşı konulmaz bir emre âmâde olduklarını îmâ ederler. Bütün pencereler sımsıkı kapalı, panjurlar inik, perdeler de çekili olduğu halde, bazen ezanla beraber, bazen de ezandan evvel, fecrin o sihirli esintileri camı, tülü, perdeyi delip geçerek gelir gönüllerimizi sarar ve bir temcid sesiyle bizi Hak huzuruna çağırır. Gözlerimizi açar–açmaz ilk defa minarelerin cümbüşüyle–kerameti şerefelerden yükselen o nurlu kelimelere ait–bir mûsikî banyosu yapar; sonra, namaz için özel tahâret kurnaları altında taabbüdî arınmadan geçer; ardından da yüz yere sürüp içimizi Rabbimize dökeceğimiz namazgâha yürürüz.

Namaz hemen her zaman, o kendine has büyüsüyle, pencerelerden süzülüp içeriye girerek alışık olduğumuz bir misafir gibi –ev sakinlerinden daha sıcak bir misafir gibi– seccadelerimizde bizi karşılar ve henüz başladığımız o taptaze güne kendi boyasını çalarak gelecek saatlerin mânevî hazzını ruhlarımıza duyurur ve mü’min ufkuna ait ilk sihirli farklılığı ortaya koyar. Böylece, bütünüyle Allah’a açık duygularımızla başlarız güne. Duyarız bir cennet sabahı neşvesini bütün benliğimizle. İbadet, evrâd u ezkâr, kahvaltı ve daha bir sürü meşgale ve sorumluluk bu ince, nârin ve yemyeşil başlangıcın birer devamı halini alır; biz istemesek de her işimize sirayet eder, her davranışımızı kendi şivesiyle konuşturur. Derken, hareket ve faaliyetlerimiz ukbâ edalı bir inceliğe bürünür; zâhiren başkalarıyla aynı zaman dilimi içinde, aynı mekanda, aynı şeyleri paylaşıyor gibi görünsek de, niyet ve nazarlarımızın farklılığıyla hamle ve hareketlerimizde hep Allah’a emanet olmanın esrarını duyarız. Çevremizi, O’na ait tecellîlerle sürekli tül pembe görür.. her simada O’na işaret eden çizgiler müşâhede eder.. bu mülahazalarla dünyevîlik–uhrevîlik arasında gelir–gider ve inançlarımızın davranışlarımıza aktığını duyar gibi oluruz. Böyle bir ledünnîlikle idrak ufkumuza giren hemen her şeyi daha munis, daha sıcak, daha içli, daha anlamlı bulur ve karşımıza çıkan herkesi, her nesneyi bağrımızda büyüttüğümüz çocuklarımız gibi okşar, koklar ve inançlarımız sâyesinde kendimizi olabildiğine genişlemiş, sihirli bir atmosfer içinde sanırız: canlı–cansız bütün eşya renk, şekil, desen, mahiyet değiştirip de başkalaşmış gibi güler yüzümüze.. ve ruh olur, mânâ olur akar içimize. Taş–toprak, ağaç–yaprak, gül–çiçek, kuş–böcek.. her şey ama her şey gönül ufkumuzdan ruhlarımıza sürekli bir şeyler fısıldar. Bütün tekvinî emirler, satır satır, paragraf paragraf birer mesaja dönüşür, his ve şuurlarımıza harfsiz–kelimesiz “sehl–i mümteni” ne hutbeler ne hutbeler îrad eder. Teneffüs ettiğimiz hava, yudumladığımız su, çiğnediğimiz lokma, gözlerimizden gönüllerimize akan güzellikler, bize, bütün bunlarla mâhiyetlerimizin münasebetlerini, tat ile tat alma duygularımızın muâşakasını, hayatla umumî atmosferin aynı hesap ve aynı hendeseye göre hareketlerini söyler ve ruhlarımıza marifet Kevserleri içirir.

Sürekli fecir şîvesiyle oturup kalkmaya başlarız

Böylece, günün ilk dakikalarından itibaren hayatımızı duya duya yaşar ve sürekli fecir şîvesiyle oturup kalkmaya başlarız, derken, saatlerin ilerlemesiyle bu neşve ve heyecan az da olsa, zeval rengine bürünür. Ve işte tam bu esnâda yepyeni bir bekâ esintisiyle öğlenin o serinleten gölgesi düşer üzerimize; düşer ve bizi, günün iş, meşgale ve daha değişik aktiviteleriyle akıp giden o sımsıcak dakikalarında “Arş–ı Rahmet”in izdüşümü diyebileceğimiz bir ma’bede veya herhangi bir namazgâha çağırır. Bu çağrıya uyup bir kere daha yüz yere sürmek için “Hazîretü’l–Kuds”ün gölgesi böyle bir mekana doğru yürürken, hemen her adımda vicdanlarımızın eline tutuşturulan marifet, mehâbet ve muhabbet kâselerinden Kevserler yudumlar, varacağımız yere derin bir yol zevki içinde ulaşır, revaka adım attığımızda farklı hazlarla ürperir.. şadırvanın başında ayrı bir inşirahla serinler.. bizimle aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan aydınlık simalarla bir arada bulunmanın neş’e ve sevinciyle soluklanır, uhrevî mülahazaların ra’şeleriyle iç çeker ve yürürüz bir kere daha gün ortasında iman ve İslam farklılığının vâridâtını duymaya. İçinde, yemek, çay, sohbet ve gelme–gitme adına belli ölçüdeki değişik aktivitelere bağlı uzun bir ruhî dinlenme faslıyla, beden, cismâniyet ve “akl–ı me⺔ın kalbin sırtına yüklediği ağırlıklardan sıyrılır.. gönlümüzün merkezle irtibatını yeniler; oldukça ciddi bir mânevî donanımla yeniden işimizin başına döner ve bir gözümüz dünyada, diğeri ukbâda, ikindinin o masmavi dakikaları gelip çatacağı ana kadar hep dünyevîler gibi, fakat bütün bütün uhrevîliğe bağlılık içinde soluk soluğa çalışır–koşturur, yazar–çizer, okur–düşünür, öğretir–öğrenir, alır–satar, planlar–uygular, hal hatır sorar–gönül alır ve âdeta dünya ve ukbâ iç içe yaşarız.

Kimbilir sihirli dakika ve saatler neler ifade ediyor?

Bu sihirli dakika ve saatler, kim bilir, bizim duyup sezemediğimiz daha neler neler ifade ediyordur! Ama itiraf etmeliyim ki, ben hemen her zaman, bu nefislerden nefis, tatlı ve derin dakikaları kendi değerleri çizgisinde dile getirememe, resmedememe hicabı içinde oldum; hicabı içinde oldum, zira, mü’mince duyulan bu dakika ve saatleri kusursuz ifade edebilmek için ciddi bir şiir kabiliyetine; Müslümanca bu hareketler içindeki âhengi resmedebilmek için mücerredi tasavvur edebilme istidadına ve her zaman üzerimizde büyüsünü hissettiğimiz zaman parçacıklarını kendi letâfetleriyle duymak için de mûsikîşinas olmaya ihtiyaç vardır. Benim böyle bir istidat ve kabiliyetim olmadığına göre ihtimal ve perişan sözlerimle mü’minlere ait zamanın o nurefşân çehresini karartmış bulunuyorum. Eğer bu perişan beyanlar söz üstatlarını harekete geçirme vazifesini görecekse, dolayısıyla maksadın hasıl olduğunu düşünerek teselli de olabilirim.…

İşte böyle bir teselli ile mü’min ufkunda zamanı hecelemeye devam ediyorum: Derken zaman akar, saatler saatleri takip eder; biz yorgun, gündüz yorgun, güneş solgun; bir sürü tebeddül, tegayyür, ümit ve inkisar çağrışımlarıyla birdenbire ufukta ikindi beliriverir. “Salat–ı Vüst┠farklılığıyla bize gürül gürül bir “hazır ol” çeker.. cismânî bitkinliğimizi atabilmemiz için ruhlarımıza “revh u reyhan” ufkunu gösterir; bizleri yorgun olmayan dakikaların ferahfezâ iklimine çağırır ve gönüllerimize, gurupta renk atmış güneşe bedel, bir ezelî ışık kaynağından kâse kâse ziyâ içirerek ebediyet iştiyakıyla yanıp tutuşan ruhlarımızı ufuk ötesi alemlerin sihriyle baş başa bırakır. Böylece, günün son çeyreğinde seccadelerimizle bir kere daha selamlaşır; selamlaşmak da ne demek, koklaşır; onlara yüz sürer; ses, soluk ve sızlanışlarımızı emanet eder.. ve ayların, güneşlerin, yıldızların emrine “amâde bulundukları Zat’ı, bütün varlık adına ve insanî ufka yaraşır şekilde el pençe divan durarak ta’zimde bulunur.. bu ta’zim ve tebcîli rüku’ ile derinleştirir.. secde ile kendi uzaklığımızı aşarak O’nun yakınlığına yürür.. ve böylece ufkumuza damlamaya başlamış akşamın alaca tehassürlerini O’nun huzuruyla ve huzurunda bulunuyor olma ümidiyle yumuşatır; vedâ rengine bürünen hicranlı gün bitimini yeni bir vuslat faslına çevirerek O Ulu Dergâh’ın kapısını tıklatıp “Biz geldik” şeklinde mırıldanır ve herkesin iç içe hazırlıklar yaşadığı saniyelerde inşirahlarla, sevinçlerle soluklanır ve ciddi bir iç temâşâ ile ufkumuzun enginliğine dalar gideriz. Biz, bu ledünnî dalgınlığı yaşayaduralım, yoğrük bir eda ile dört bir yanda akşam ezanları yankılanmaya başlar. Sevinci tasasına galip bu gurup gurbeti esnasında, minarelerden yükselen semâvî sesler nazla gelip içimize akar ve sinelerimizde bir kurbet çağrısı gibi duyulur. Biz bu çağrıda hemen her zaman bir göç ve intikal edası hissederiz; hisseder ve gündüzden geceye, hareket ve faaliyetten sükûnete, değişik aktivitelerden istirahate geçişi bedâhetin çehresinde okuduğumuz gibi, dünyadan ukbâya, hizmet ve vazifeden ücret almaya, cismâniyetin dağdağalarından rûhâniyâtın ferahfezâ iklimlerine göç edeceğimizi de işaretlerin dilinden dinliyor gibi oluruz. Bütün bunları duyup dinlerken, sürekli gözlerimizden gönüllerimize ve gönüllerimizden de his, şuur ve idraklerimize sımsıcak mânâlar akar; akar da, bu olabildiğine nazlı ve hülyalı dakikalarda iç müşâhedelerimizle âdeta ayrı bir aleme açılıyor olmanın zevkini duyarız. Bir yandan her şeyin ve herkesin derin bir sükûnete teslim olmuş gibi sessizleştiği, diğer yandan zaman ve içindekilerin daha bir içli hal aldığı bu kasvetli veya durgun gibi görünen saatlerde çok defa realitelerle hülyalar birbirine karışır.. varlık bütün hey’etiyle tıpkı bir hayalet halini alır ve insanlar da âdeta rûhânîlere dönüşür.

Yavaş yavaş koyulaşan karanlığın, mü’min ruhlarda çağrıştırdığı mânâlarla, gece ve gündüzün iltikâ noktası diyeceğimiz bu esrarlı dakikalarda, bir kere daha kendimizi, göklerin sihirli sesleri ve ötelerin esrarlı ışıkları arasında seccadelerin üzerinde buluruz. Biyolojik hayatın yorgunluğuna karşılık insanî ruhun günü ibadetle bitirme şevkiyle şahlandığı bu yeni fasılda, acz u ihtiyaçlarımızı daha derinden duyar, şevk u şükrü beraber yaşar ve Yaratan’ın ululuğu karşısında, tepeden tırnağa hislerle dopdolu olarak koşarız yeniden yüzümüzü yerlere sürmeye ve içimizi O’na dökmeye.

Nasıl olsa önümüzde upuzun bir gece var!

Derken, karanlıklar her tarafı kaplar; her şey daha bir lacivertleşir; çevremizdeki nesneler yavaş yavaş silinir gider.. ve işte o zaman arkada bıraktığımız gündüzü, ruhumuzdaki ebedî aydınlık ihtiyacıyla daha derinden hisseder ve bütün benliğimizle, her saati, her dakikası, her saniyesi sonsuz bir saadeti kazanmaya yetecek koskoca bir günün iyi değerlendirilip değerlendirilmediği mülahaza, muhasebe ve telaşıyla oturup kalkmaya durur.. ve ebedî zulmet, mütemâdî yokluk ve daha bir sürü boşluğa ait seslerin mâhiyetimizin nefsânîlik pencerelerinden içimize sızıp ruhumuzun üzerine çullanmasına karşılık, toparlanır ve “Nasıl olsa önümüzde upuzun bir gece var!” der, seccadelerimizde pusuya yatıp tecellî avlamaya çalışacağımız yeni eşref saatler beklemeye koyuluruz. Ardından da hepimizi derin derin düşünceye salan füsunlu gece gelir.

Sızıntı dergisi, Şubat 2003

11.02.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




Diğer Yorumlar

> Müslümanlık sorunlarımız karşısında sosyal bilimler Ahmet Harputlu (10.02.2003)

> Pamuk-nine-eylemci ELİF ŞAFAK (09.02.2003)

> Savaşla tehdit ve Arap medyasının olumsuz rolü Davut Kuttab (09.02.2003)

> Oxford’ta savaş karşıtlığı Bülent Aras (09.02.2003)

> Kıbrıs takvimi ve Annan Planı Ahmet Sözen (08.02.2003)

> ABD Başkanı Bush’un Kuzey Kore denklemi (08.02.2003)

> “Milli” Eğitimimiz de olması gerektiği gibi! ALEV ALATLI (07.02.2003)

> Kıbrıs’ın Araplar için önemi Salih el-Kallab (07.02.2003)

> Milletlerin ruhu, Şarklı zihniyeti ve siyasal doğruluk M. Şükrü Hanioğlu (06.02.2003)

> Irak krizi Saddam’ın gitmesine mi bağlı? Mahmud Murad (06.02.2003)

> Irak’ta ertesi gün Alan Garich (06.02.2003)

> Bush’un savaşının ardındaki beyinler Todd S. Purdum (05.02.2003)

> Pülümür’den Kıbrıs’a ESER KARAKAŞ (05.02.2003)

> Medya diplomasisi William Safire (04.02.2003)

> Denktaş’ın senaryosu HERKÜL MİLLAS (04.02.2003)







GAZETE SAYFALARI


 


   BÜTÜN YAZARLAR  



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 454 1 454 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.