|
[TAVAN ARASI] Bağdat... Bağdat...
Bağdat hakkında bugüne kadar kaç yazı yazdım; bilmiyorum. Okuyucularımdan kaç tanesi bunları okudu; onu da bilmiyorum... Elimde “Bağdat... Bağdat...” serisi için hazırlanmış daha yedi yazı var; ama yayınlamayacağım. Neden mi?!..
Başıma gelen A.Turan Alkan’ın başına gelseydi bugün nefis bir mizah yazısı okuyor olurdunuz da ondan!..
Yaklaşık iki aydır hep Bağdat’a dikkat çekmeye çalışan yazılar yazdığımı biliyorsunuz. Söz konusu yazıların başlıklarını bugünkü gibi “Bağdat... Bağdat...” koyduğumu ve daha dikkat çekici olsun diye ilk paragrafı da hep tekrar ettiğimi de... Böyle bir yol izlemek, bir yandan Bağdat üzerine vurgu yapmaya, diğer yandan okuyucularımın dikkatini ölçmeye ve sonraki yazıları ona göre kaleme almaya yarayacaktı; öyle düşünüyordum. Benim okuyucumun genelde 17–30 yaş arası gençlerden oluştuğunu biliyor ve onların Bağdat hakkında duyarlı olmalarını önemsiyordum. Oysa “Bağdat... Bağdat...” yazılarında onlardan bazıları sınıfta kaldı. Belki daha uygun bir kelime ile “döküldüler”. Çünki ikinci haftanın sonunda e–posta adresime mektuplar düşmeye başladı. Diyorlardı ki “İskender Bey, gazetedeki ilgililerin kulağını çekiniz; iki haftadır aynı yazınızı koyuyorlar!” Ben teşekkür ettim bu mektupları yazan okuyuculara (belki de “okumayıcılara” demeliydim). Sonraki haftalarda bu cümlenin yer aldığı mektuplar azalacağı yerde daha da sıklaştı. Yalnızca hafta sayısı değişiyor “üç haftadır... dört haftadır... beş haftadır...” oluyordu. Hayretler içerisindeydim... Müteakip haftalarda, neden hâlâ yazı yazmaya devam ettiğimi sorgulayıp durdum. Bu ülkenin çevresiyle, kendisiyle, ailesiyle, okuluyla, sokağı veya devletiyle kavgalı gençleri vardı; yürekleri çizik çizik, içleri ezik ezik olmuş gençler... Ben onlara bir şeyler anlatabilmenin çabasındaydım... En azından onların pek çoğuna kendimi bir baba, bir öğretmen kadar yakın hissediyordum. Hatta bana gelen e–mektupların hepsine en az bir defa olsun cevap yazıyor, günde yaklaşık iki saatimi bunun için ayırıyordum. Bana gelen mektuplara, birer cümleyle de olsa verdiğim cevap hesabına göre elli binin üzerinde de okuyucum olması gerekiyordu. Ama yazılarımın sayfaya yanlış girdiğini ihbar eden (!) okuyucu sayısı da az sayılmazdı...
Geçtiğimiz günlerden birinde sevgili Ali Çolak ile mülaki olduk. Ben “Acaba başıma gelenleri sayfa editörüme söylemeli miyim? Bunu söylersem okuyucumun ilgi derecesine bakıp bana güler mi?!” diye düşünürken o, “Hocam, artık Bağdat yazılarına son versek nasıl olur?” deyiverdi!.. Meğer bana gelen mektupların birkaç katı ona da geliyor ve aynı yazıyı yayınladıkları zannedilerek sürekli dikkatleri çekiliyormuş. Benim yüzümden onların da huzuru kaçmış. Benim artık yorulduğum mu dersiniz, yeni yazı gönderemediğim mi; gazete çalışanlarının dikkatsizliği mi dersiniz; yöneticilerin ilgisizliği mi... Sevgili Ali ile bütün bunları konuşurken önce doyasıya güldük; ama sonra başımıza gelenden dolayı gerçekten yorulduğumu hissettim. Bu durumun komik olmaktan öte acı olduğunu, içime bir hüzün verdiğini anladım.
Bir yazar için kötü bir durum değil mi?!.. Elbette burada gerçek okuyucularımı, yani sizleri tenzih ediyorum. Biliyorum ki siz, bu yazının da başlığı “Bağdat... Bağdat...” olduğu halde bıkmadan, usanmadan yine okudunuz. Ve yazık ki onlar, bu başlıktan dolayı yine bu yazıyı okumayacaklar.
Biz bunları konuşurken Bağdat hâlâ acı çekiyor olacak ya!.. Aaah “Bağdat... Bağdat...”
Bır kıtap okudum
Edebiyatımızın Güleryüzü
Edebiyat dünyasının kronolojisi içerisinde iki yüze yakın isim... Mevlana’dan günümüze bir nükte seli... Taşı gediğine koymak denir ya hani; işte o türden anekdotlar... Hikayeleri içerisinde her biri anlam kazanan nükteler ve şakalar. M.Nuri Yardım’ın derlediği ve gittikçe daha genişlemeye müsait bu kitabı neşeli bir derleme olmuş. Savaş gündeminin şu kötümser ortamında biraz tebessüm ile edebiyat dünyamızın güler yüzünü öğrenmek isteyenlere...
Edebiyatımızın Güleryüzü
Mehmet
Nuri Yardım
Çatı Kitapları
0 212 513 33 13
Berceste
Derdimiz cânâne söylenmiş devâ söylenmemiş
Macera söylenmiş amma müddeâ söylenmemiş
Tayyar
Derdimiz sevgiliye duyurulmuş ama çaresi dile getirilmemiş; macera dillere destan olmuş ama iddia edilen husus ortada yok!...
06.03.2003
|