| |
Derdini paylaşan ağaçlar
Taşlara haksızlık etmiş olmalı Cesare Pavese. Ne diyordu öyle... “Ah şu kayıtsızlığın gücü! Budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren...”
Taşlar kayıtsız mı büsbütün; aşınmaz mı, yarılmaz mı ortasından bir ağacın köklerine yol vermek için? Hayır, hayır... Ufalanıyor, çatlıyor, kendini yiyip bitiriyor taşlar da zamanın önünde. Zamana, rüzgâra, yağmura direnemiyor ve sıyrılıyor kayıtsızlığından! Kimi insanlarsa dostum, taşlar kadar ve onlardan daha çok kayıtsız kalıyor insanı inciten acılara... İnsan, taş değilse eğer –ki değil– aşındığı kadar insandır belki; dertlendiği ve tükendiği kadar... Derdinin büyüklüğü kadar insandır.
Büyük dertler, büyük çınarların ve büyük adamların harcı olmalıdır. Karın doyurmak değil onlarınki, kendi yoksulluğu, kederi, garipliği değil... Gövdesini bir ülkeler coğrafyasına dönüştürüp, bütün çağların ve bütün insanların derdini omuzlarına alır onlar. Bir yanı Anadolu, bir yanı Avrasya, bir yanı Kara Afrika, zonklayıp durmaktadır gece ve gündüz. Bütün coğrafyaların kederlerini hisseden bir ‘dertten adam’, bir acılar heykeli gibi... Kalp çarpıntısı, yürek sızısı, baş ağrısı, iç kanaması... Her biri, bir başka coğrafyanın acısını, bir yıkıntının haberini duyurur. Sen bilmesen, ben bilmesem o yine orada öyle, asırlık bir çınar gibi ayakta, uğultusunu koparmakta, kendi gövdesini yararak, çatlatarak senin ve benim türkümüzü söylemektedir. Sen ve ben, derin uykularda, başka hülyalarda gezerken o, bir çınar gibi başı yüce, yalnız ve onurlu, derdinin ateşinde yanmaktadır. Gurbet, gurbet içinde, “dertlenir, bilmezlenir / çare yalnızlıktadır/ gider gelir neşeli/ gizli dalgınlıktadır.”
Derdi sevdasıdır onun, incinen ve yiten, evrensel bir yangının ortasında yanmakta olan insandır. Acısı tükenmeyen, başı doğrulmayan ülkeler, her kurşunda bin kez ölen çocuklar ve analardır. Kutsal bir miras olarak omuzladığı derdini, kimselere paylaştırmadan taşıyıp gidecektir ömrü yettiğince, bir ulu çınar gibi ayakta ve içindeki oyukların acısını sezdirmeden... Sanma ki bu zalim fırtınaya bir yaprak verecek dalından yahut başını eğecek!.. Ululardan öğrendiği gibi, tüm fırtınaların, karakışın, ayazın içinde yine taze bir bahar öğütleyecek sana ve bana. Sen ve ben ve onlar bilmese de o, kendi yonttuğu keder heykelinin başında, gece ve gündüz derdinin nöbetindedir. Gövdesini acılar coğrafyasına dönüştürerek bir ömür başkalarının derdiyle yaşamanın anlamını ne sen bilebilirsin, ne de ben!.. Bildiğimiz, bir taş kayıtsızlığında(!) uzaktan bakmak ve kendi küçük dünyamızın içinde, anlık kederlerin yumağıyla boğuşmaktır bizim. Ve öyleyiz şimdi, bir taş gibi kayıtsızız!
Oysa sen ve ben, kollarımızı uzatmalı, kenetlenmeliyiz birbirimize. Çözülmez, ayrılmaz, dalları birbirine dolanmış ağaçlar gibi... O koca çınarın yanı başında, bir orman gibi kümelenip, rüzgârda yaprakları aynı şarkıyı söyleyen ağaçlar olmalıyız. Şarkımız, sevdamız olmalı bizim, derdimiz olmalı... O derdi alıp kollarımıza; benden sana, senden ona taşımalı, paylaşmalı ve azaltmalıyız. Bir sevda ormanı yeşertmeliyiz fırtınanın önünde. Gövdemize çarpan yıldırımları, şarkımızın sıcağında eritmeli, fırtınayı melteme çevirmeliyiz. Bilirsin ki sen ve ben, bir delice ağaçtık apayrı dağlarda. Bir gün bir ulu çınar gördük ve vurulduk onun görkemine. Budandık, aşılandık, meyveli ağaçlar olduk onun çevresinde. Bir kuytuda buluşup bir güzel orman olduk. Kimi savrulduk, kimi şarkılar söyledik uzun baharlar boyunca. Bakma şimdi kar kış, bakma fırtına... Dağılır hepsi, yine bahar olur. Biz yine kuşanıp çiçeklerimizi, çıkarız bir orman görkemiyle ortalığa. Hadi, şimdi uzat dallarını; tutunup birbirimize, kaplayalım bütün bir vadiyi. Yakarışa durmuş insanlar gibi, göklerin bağışlamasını çağıralım. Fırtına dinsin, güneş açsın; koca çınar ve biz, bütün kol kola vermiş ağaçlar, dallarımızda kuş cıvıltılarıyla çıkalım bahara! Biz taş değil, gövdesinde can taşıyan ağaçlarız...
08.03.2003
|