|
[TAVAN ARASI] Acılar kum olup esende
Ne zaman Hz. Hüseyin ve Kerbela söz konusu olsa Kazım Paşa’nın o ünlü mersiyesi hatırıma gelir ve özellikle şu bend dilime dolanıp kalır:
Yârân olup serâpâ mest–i mey–i şehâdet
Meydanda kaldı tenhâ ol mihr–i evc–i hâcet
Bu hâl olup adûya sermâye–i cesâret
Etrafın aldı birden ol kavm–i pür–dalâlet
Yetmiş iki yerinden mecrûh olup nihayet
Bundan ziyade harbe Hak vermeyip icâzet
Düştü Hüseyn atından sahrâ–yı Kerbelâ’ya
Cibrîl var haber ver sultân–ı enbiyâya
Fırat’ın yanı başında... Suyun akış sesini duyup dururken... Kuşatılmışlık içinde susuzluk çeken mazlum bir kafile... Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin ve yakınları... Kadınlar, kızanlar, çocuklar... Bir şiddet günü ki asırlardır yürek kanatır. Kazım Paşa yukarıdaki dizelerinde bu oyunun son sahnesini tasvir ediyor:
“Bütün dostları birer birer şehitlik şerbetiyle kendinden geçmişlerdi. Hacet göğünün güneşi (Hz. Hüseyin) savaş meydanında tek başına mücadele etmedeydi. Hasımları onun bu yalnızlığından cesaret alarak birden etrafına üşüşüp kılıç üşürmeye başladılar. Tam yetmiş iki yerinden yaralanmış, gücü kesilmişti. Allah, daha fazla vuruşmaya müsaade etmedi (ve sevgili kulunu çekti yanına)...
Cebrail!.. Var nebiler sultanına tez haber ulaştır ki Hüseyin, atından düştü, bedeni Kerbela toprağına bulandı...”
Yıllardan 680 idi, aylardan muharrem... Güneş, o gün bağrını yaka yaka karardı. Aylar ve yıllar geçtikçe daha çok yaktı bağırları Hz. Hüseyin’in aşkı. Ve onun kan damlalarıyla sulanan topraklarda insanlar mekan tutmaya başladılar. Çöller hayat buldu, Hüseyin aşkıyla yeşillendi, imar oldu. Çöl ile birlikte gönüllerdeki sevgi de çoğaldı ve Kerbela önce bir kasaba, sonra Hüseyin sevgisiyle ruh ve kültür oldu. O aşk ki Kerbela’nın taşına, tuğlasına şekil verdi, kubbesine yapısına estetik oldu. Meşhedü’l–Hüseyn’in münhanilerine Kanuni Süleyman’ın gür sesi yansıdı, Mimar Sinan ustanın çizgileri ve Matrakçı Nasuh’un da bakışı... Camisini Sultan III. Murat’ın valisi Ali Paşa yaptırdı, türbesini Necip Paşa eliyle Sultan Abdülmecid onarttı. “Kutlu sona erenlerin bahçesi” adıyla kitabını Fuzulî yazdı, ağıtını Kazım Paşa.... Gözyaşını kullar döktü ve kumlar kuruttu... Çarşılarında paraları, bahçelerinde çiçekleri, yollarında izleri ve bilgeler katında medeniyeti hep Türk kimliğiyle yaşadı.
Şimdi yıllardan 2003 ve aylardan yine muharrem... Kerbela’ya düşen bombalar Türk kimliğini yağmalıyor... Hüseyin’in aşkını kurşunluyor. Hille’de Fuzuli’nin torunları topluca katlediliyor... Şehriyar’ın ruhu şad olsun, hani diyordu ya:
Behiştimiz cehennem olmağdadır
Zilhiccemiz meherrem olmağdadır
Bır kıtap okudum
Müfîd ü Muhtasar, “öz ve yararlı” demek. Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi, mistik düşünce ve sufiyane hayata dair anlattığı öz ve yararlı bilgilerle dolu mesnevisine bu adı vermiş. Dinî tasavvufî altyapı üzerinde gelişen Osmanlı medeniyetinin satır aralarında gezinen bu mesnevi, okuyucuyu insan–ı kâmilin peşinde bir yolculuğa çıkarıyor. Bir Bayramî–Melamî şeyhi olan İbrahim Efendi hakkında geniş bir biyografik araştırmanın da yer aldığı kitap önemli bir boşluğu doldurmakta üstelik. Keşke orijinal metnin günümüz okuyucusuna yönelik çevirisi de verilmiş olsaydı.
Berceste
Ab–ı ruy–ı Habib–i Ekrem için
Kerbela’da revan olan dem için
Bakma ya Rab bizim günahımıza
Nazar et, can u dilden âhımıza
Murad Hüdavendigar
Taalâ!... Sevgililer sevgilisinin yüzü suyu adına...
Kerbela’da akan kanlar adına...
Taalâ!... Bakma sen günahlarımıza...
Belki candan ve gönülden ettiğimiz âhlara göre değerlendir bizi.
Tarıhın Dıpnotlari:
Bağdat’ın en akıllı delisi Behlül bir gün açlığa tahammül edemeyecek hale gelmişti. Karnını doyurmak istiyordu. Manifaturacılar çarşısından geçerken kapısında oyuk açılmış bir dükkanın önünde bir kalabalık gördü. Onlara “Bunu kimin yaptığını biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” deyince de “Ben biliyorum ama!” dedi. Kalabalıktan bazıları “Bu deli biri. Geceleri sokaklarda dolaşır. Ola ki hırsızları görmüştür. Ona iyi muamele edersek belki bize kim olduklarını haber verir” diye, “Söyle haydi, kim!?” dediler. Behlül, “Ben açım” dedi. Önüne güzel yemekler ve tatlılar koydular. Doyunca ayağa kalktı ve kapıya gelerek deliğe uzun uzun baktı. Herkes merak ile bekliyordu. Başını çevirip cevabını verdi:
– Bu iş hırsızların işi...
(Latifeler Kitabı’ndan)
03.04.2003
|