|
NURİYE AKMAN |
 |
Halvette Kırk Gün, son zamanlarda okuduğum en çarpıcı kitaplardan biri. Kaknüs Yayınları’ndan 5 ay önce çıkan kitabın alt başlığı: Psikolog Dervişenin Halvet Günlüğü ve Bilimsel Çözümlemesi. 1949 Almanya doğumlu, gençlik çağının büyük bir bölümünü Türkiye’de geçiren ve 37 yaşında Müslüman olan psikoterapist
Michaela Mihriban Özelsel, son derece mütevazı bir dairede, tek başına, oruç tutarak, zikir ederek, namaz kılarak geçirdiği 40 günü anlatıyor.
Kendini ve Allah’ı arayan bir kadının iç yolculuğu gerçekten tanıklık edilmeye değer. Kitabın tarihi bir önemi var. Çünkü halvet deneyimi ilk ağızdan ilk kez anlatılıyor. İnsan, tasavvuftaki yüzlerce yıllık halvet geleneğinden neden bir erkeğin çıkıp da yaşadıklarını insanlarla paylaşmadığını soruyor kendine. Halvete girmekten daha fazla cesaret gerektiren bence onu kaleme almak. Bunun bir kadına nasip olmasının, Mihriban Hanım’ın mürşidinin, ona batı ile doğu arasında köprü olma misyonu yüklenmesi kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum. Başkalarının içlerinden geçen trenler, bazen bizlerin istasyonlarına da uğrar. Mihriban Hanım’ın yolculuğunda kendime dair bazı keşiflerim olunca, kitabın bereketini hissedince, sizlere de haber vermek istedim.
Almanya’da yaşadığı için, kendisiyle yüz yüze gelemedik. Sorularımı yazılı sordum, yazılı cevap aldım. Aracı olan, tercümeleri yapan Seda Çiftçi’ye teşekkür ederim.
Belki “sade Nuriye” olarak daha farklı şeyler sorardım; ama gazeteci olunca biraz “pozitivist” olmak gerekiyor, konu metafizik olsa bile. Mihriban Hanım, gönderdiğim 37 soruyu da uzun uzun cevapladı. Tümünü birden yayınlama imkanı olmayınca, cevaplardan kırpmaktansa, bazı soruları sorulmamış kabul etmeyi yeğledim.
Almanya’da hastalarıyla meşguliyetinin yanı sıra, ABD Maryland Üniversitesi’nde psikoloji seminerleri veriyor. Dünyanın her tarafından bilimsel kongrelerde tasavvuf psikolojisi üzerine seminer vermek üzere davetler alıyor. Pek çok Türk üniversitesinde seminerler veren Özelsel’in kitabı, A. Schimmel’in “İslam’a yeni bir bakış açısıyla yaklaşmak için bir anahtar” olarak nitelendirmesiyle birlikte, “karşılaştırmalı din bilimleri” ve “etno–psikoloji” dersi verilen çoğu Alman üniversitesinde kullanılıyor.
Entelektüel kabuğumu halvetle kırdım
Günlük tutmak, halvette olmanın mantığına aykırı değil mi?
Doğru, günlük tutmam söylendiğinde, bu bana da başlangıçta çok tuhaf geldi. Ancak şeyhin bana yapmamı söylediklerini sorgulamadan uygulamak gibi bir alışkanlığım var. (Genellikle daha sonra bana yapmamı söylediği şeyin neden anlamlı olduğunun farkına varırım.) Yazdıklarımın yayınlanması aşamasında bana herhangi bir sınır getirmedi. Verdiği tek direktif; “Sen kültürler arasında bir ‘köprü’ gibisin. Çağlar ötesine uzanan bilgimizi Batı’ya taşı.” oldu. Bu işi nasıl yapacağım tamamen bana bırakıldı. Etrafındakileri yönetmek şeyhin tarzı değildir ve genellikle bir şey sorulduğunda düşüncesini belirtmekle yetinir.
Bir insan, aklını iyice kaçırma ve ölme riski bu kadar yüksekken, halvete girme girişiminde nasıl bulunabilir?
Risk tasavvuf açısından değil de, tıbbi açıdan yüksek bulunuyor. Ben zihnimi ve vücudumu gereksiz tehlikelerden (uyuşturucu kullanmak, riskli araba kullanmak vs.) korumam gerektiğine inanıyorum; ancak manevi uygulamalarda yaşanan zor koşullardan kaçınmıyorum. Yaşamımız her zaman için Allah’ın ellerinde; öleceğimiz saati belirleyen O. Aslında her an ölebiliriz; ama maalesef bunun bilincinde değiliz. Bu gerçeği her zaman akılda tutmak çok iyi olurdu; çünkü ölüm, yaşamı tanımlar. Ölümün bizi her an bulabileceğini hatırda tutabilseydik, herhalde daha iyi ve daha anlamlı bir yaşam sürdürürdük. Neyse ki İslam’da, bize birer ölümlü olduğumuzu hatırlatan birçok ritüel var; halvete giren ya da hacca giden biri, sanki “mezara giriyormuş gibi” geride yarım kalmış hiçbir iş bırakmaz. Batı’daysa tehlikeli olan sadece halvet şartları değildir, Ramazan ayında oruç tutmak gibi nispeten “kolay” uygulamaların da sağlığı tehdit ettiğine inanılır. Ben en kutsal ibadet olan hac vazifemi yerine getirirken iki defa ölüm tehlikesi atlattım: Şeytan taşlama sırasında başıma taş geldi, Kâbe’yi tavaf ederken de kalabalığın arasında sıkışıp kaldım, neredeyse ezilerek ölüyordum. Hac çok tehlikeli olabilse de, hiçbir Müslüman bir başkasını bu konuda uyarıp, korkuyorsa hacca gitmemesi yolunda tavsiyede bulunmayı düşünmez.…Ölmek kötü bir şey değil, insan ölümden korkmamalı, hepimiz Allah’ın takdir ettiği saatte O’na döneceğiz. Bunun neresi kötü? Asıl korkmamız gereken, Allah’ı unutup bencil, ben–merkezli ve anlamsız bir yaşam sürmektir. Ben bir Müslüman olarak, çağlar ötesine uzanan, zamanın sınavını vermiş bu yöntemin (halvet) beni Allah’a yakınlaştıracağına inanıyorum ve bedelini, ister sağlık açısından ister başka yönden olsun, ödemeye hazırım. Ayrıca, tasavvuf yolunda olan biri, şeyhin İlahi rehberlik doğrultusunda hareket ettiğine ve ancak zihinsel, fiziksel ve manevi açıdan hazır olan bir müridin halvete girmesine izin vereceğine güvenir.
Şeyhin, “mürid için doğru ve yanlış olanı bildiği” kabulünü hiç mi sorgulamıyorsunuz? Ya şeyhin kendisi hasta ise?
Hayır, şeyhimin (manevi yolda bana rehberlik eden) bilgi birikiminin doğruluğundan hiç şüphe etmedim. Bu, şeyhim “her şeyi biliyor” anlamına gelmiyor, tabii. O da bir insan, herkes gibi hata yapabilir. Gazali’nin dediği gibi, “Mürid doğru biliyorsa, doğru bildiğinden ona gelecek fayda, Mürşid’i hata yaparsa, Mürşid’inin hatalarından ona gelecek fayda kadar büyük değildir.” Hz. Mevlâna, Fihi ma Fih’te belirttiği gibi, “Şeyhin aklı kısa bile olsa, kendisine uygun bir tutumla yaklaşan müridine faydalı olacaktır.” Bu konuda son olarak eklemek istediğim bir şey daha var; İdris Şah, her öğrencinin hak ettiği mürşidi bulduğunu söyler...
MÜRİDE BAZEN İZİN VERİLMEZ
Bir şeyh, müridini halvete gönderme izninin sorumluluğunu nasıl taşıyabilir? Hasta ölürse ya da daha kötü olursa sonuçtan şeyh sorumlu olacak mı? Bunlar bir tarikat yaşamı içinde olağan sayılabilir; ama işin, bilimsel ve hukuki yanı boş kalmıyor mu?
Bildiğim kadarıyla, şimdiye kadar şeyhimiz kimseye halvete girmesini söylemedi. Mürid izin ister ve bazen bu izin verilir; ama her zaman değil. Sorumluluk meselesi gerçekten de ilginçtir. Bir Müslüman, Kur’an’da yazanların doğru olduğuna inanır, değil mi? Kur’an’da da şöyle yazar: “De ki, bize Allah’ın emrettiğinden başka bir kötülük dokunmaz” (9/51). Meseleye bu bakış açısından baktığınızda, sorumluluk şahıs olarak şeyhe ait değildir. Şeyh, Allah’ın iradesinin müride bildirilmesine vesile olur. Daha önce kendisinin de geçtiği yüzyılların sınavını vermiş bu yolda, müride rehberlik eder. Tehlikelerle dolu bir çölden geçmek ya da bir dağa tırmanmak isteseniz, profesyonel bir rehberden yararlanmak, yapılacak en akıllıca iş olur. En tecrübeli rehber bile başarısız olabilir, gene de rehbere güvenmek sadece kendi bilginize güvenerek yola çıkmaktan daha güvenlidir. Kanunî açıdan ise, ben herhangi bir sorun görmüyorum. Mürid, halvete kendi hür iradesiyle karar vererek giriyor. Onu zorlayan biri yok, kilit altında değil (halvet odasının anahtarı kendisine veriliyor), yani istediği zaman dışarı çıkabilir. Benden ayrıca, kendi hür irademle halvete girdiğimi beyan eden bir not yazmam istenmişti. Öyleyse, Mürşid’i neye dayanarak herhangi bir şeyden kanunî olarak sorumlu tutabilirsiniz? Manevi açıdan ise, sorumluluk tamamen kişinin kendisine ait, yani niyetinin temizliğine bağlı. İbn Arabi, halvete giren kişinin “Allah’tan başka hiçbir şey” istememesi gerektiğini belirtiyor. Şeyhim de beni halvet odasında yalnız bırakmadan önce “bunu kendim için değil, insanoğluna daha iyi hizmet edebilmek için” yapmam gerektiğini hatırlattı. Öyleyse, bir problem çıkarsa, benden başka kim sorumlu olabilir?
Şeyh–mürid ilişkisini benimsemeyen bir Müslüman için halvet yolu kapalı mı?
Dış şartlarıyla ele alındığında, halvet herkese açıktır. Kendini dış dünyadan tecrit edip namaz kılmak, oruç tutmak ve zikir çekmek isteyen herkese...…Ancak geleneksel olarak, halvet sadece bir şeyhin izniyle yapılabilir, zira mürid, ancak bu şekilde Peygamberimiz’e (sas) kadar uzanan silsileyle bağlantıya geçebilir. Tabii, doğrudan Allah tarafından yönlendirildikleri için bir şeyhe ihtiyaç duymayan insanlar her zaman olmuştur. Veysel Karani, bu insanlara bir örnek olarak gösterilebilir. Ancak, çoğunluk için aynı şey geçerli değildir, birçoğumuz “Veysel Karani” değiliz. Ben, kendi adıma, okuma yazma öğrenmek gibi nispeten daha basit bir işi bir öğretmenin yardımı olmadan yapamamıştım. Bu durumda, manevi yolda rehberlik olmadan ilerleyebileceğimi nasıl düşünürüm? Her türlü bilgi Allah’tan gelir; ancak İbn Arabi’nin de işaret ettiği gibi, şu an bulunduğumuz düzeyde, Allah ancak “madde“ vasıtasıyla tecelli eder. Dolayısıyla, halvette bize bahşedilen rahmet, şeyhten değil, yalnız Allah’tan gelir; fakat bu rahmetle bağlantıya geçmemize vesile olan şey, bu konuda ehil olan bir şeyhin desturunu almış olmamızdır. Eğer bütün bunlara inanıyorsanız, halvet, bir mürşid–mürid ilişkisi olmadan mümkün olmaz; ama halvetin dış şartları bir şeyh olmadan da uygulanabilir. Allah isteseydi, Kur’an’ı Peygamber (sas) olmadan da indirebilirdi; ama böyle yapmadı. Peygamberimiz (sas), “Ben size bir öğretmen olarak gönderildim.” demiştir. Öyleyse, öğretmen kavramı İslam’ın kalbinde mevcuttur. Bana göre, bunun anlamı, ‘bir Müslüman olarak öğretmene ihtiyaç duymaktayım’ demektir, zira Allah bize kelamını bir öğretmen vasıtasıyla bildirmiştir. En yüksek seviyedeki bilgi olan manevi bilgiyi bir öğretmen olmadan öğrenebileceğime inanmak kibirli olmaktır, yani nefsinin emrinde olmaktır!
Halvetteki şartların neden ille de bu kadar “vahşi” olması gerekiyor? Yoksa sizinki mi biraz farklıydı?
Bence herkes ihtiyaç duyduğu şartları buluyor. Ben galiba “çetin bir vaka”yım, yani “entelektüel kabuğum” çok sert. Sanırım bu nedenle de sizin deyiminizle “vahşi” yöntemlere ihtiyacım vardı! Genel olarak bakıldığında, Yol’da ilerlemek büyük çaba gerektiriyor. Öyle olmasaydı Peygamberimiz (sas) “nefsin eğitilmesi”ni, “büyük cihad” olarak nitelendirir miydi? Hz. Mevlâna, “Yüksek bir mertebeye ulaşmış birini gördüğünüzde bilin ki bunun arkasında büyük bir emek yatar.” der. Fazla bir çaba sarf etmenizi gerektirmeyen bir halvet, şu an bulunduğumuz şekliyle kendimizi aşmamız için gereken sarsıntıyı sağlayamayacaktır. Aksi takdirde neden Mevleviler birbirlerini selamlarken “Allah zorluklarını artırsın!” desinler? Doğru bir tutumla mücadele ettiğiniz takdirde, mücadele ettikçe, kendi içinde daha çok gelişirsiniz. Bu noktada az da olsa “yanlış tutumlar” söz konusudur; demek istediğim, zorluklarla iç içe olmanıza rağmen gelişmenizi engelleyen tutumlar vardır. Bunlar; “neden ben?” diye sorup durarak kendi kendinize acımanız; “o, bu kadar kötü olmasaydı, bunların hiçbiri başıma gelmezdi” diyerek başkalarını suçlamanız, “böyle bir şeyin olmasını ben istemedim ki” deyip gerçekçi olduğunuzu söyleyerek aslında bir çeşit inançsızlığa sürüklenmeniz ve böylece aslında sizin için çok önemli olan bir şeyi küçümsemeniz ya da yok saymanız. Bütün bu savunma mekanizmalarının acıyı hafiflettiği doğrudur; ancak aynı zamanda Allah’ın bizim için takdir ettiği yaşam koşullarını layıkıyla göğüsleyip kendimizi geliştirmemizi engellerler. Bu bağlamda “layıkıyla” ne anlama gelir? İslam dini bunun cevabını veriyor. İslam’ın kelime anlamı “teslim olmak”tır. Peki Allah’ın bizim için takdir ettiği koşulları kabul etmezsek nasıl teslim olabiliriz? Kabul etmek derken bu koşulların değişmez bir son olduğuna inanmaktan bahsetmiyorum; tersine, bu güçlükleri, “el–Furkan” olan Kur’an’ın ve Allah’ın Resulü’nün sünnetinin gösterdiği şekilde yaşarken bizi zorlayan, bize meydan okuyan koşullar olarak görmeliyiz. Dolayısıyla, benim halvetim normalden daha “vahşi” koşullarda geçtiyse, demek ki ben bunu hak etmişim, demek ki büyümek için benim buna ihtiyacım varmış. Bu nedenle, karşıma çıkan her zorluk için müteşekkirim, tıpkı “Allah zorluklarını artırsın” diyenler gibi.
“Çivi çiviyi söker” misali “acı acıyı söker” mesajı var bu deneyimde. Gündelik yaşamda çektiğimiz yoksunluklar, acılar halvete girmeden de yani açlık, karanlık, yalnızlıkla kendimizi tecrit etmeden de bizi sağaltan, geliştiren, güzelleştiren, pişiren deneyimlere dönüştürülemez mi? Farkındalık dairesini halvetsiz; ama halvet kadar genişletmek mümkün değil mi?
Eğer başımıza gelenleri İslami bakış açısından sabırla karşılayacak olursak, bundan şüphesiz fayda sağlar, hatta kaybımızı kazanca çevirebiliriz. “İslami bakış açısı”ndan kastım, her şeyin Allah’tan geldiğine inanmak, güvenmek, ümit etmek, sabretmek ve dirayetli olmaktır. Bu temel İslami değerleri her zaman yaşama geçirmek hiç de kolay değil. Ancak bunu tekrar tekrar deneyeceğimiz yeterli sayıda olay çıkıyor karşımıza. Yaşam daima karşımıza yeni problemler, yeni zorluklar çıkaracaktır. İşlerim kötü gittiğinde, Hz. Ali’nin bir tavsiyesini hatırlarım: “Nefsiniz şikayet etmek istediğinde, siz şükredin” ve “Günüm iyi geçerse, şükrederim; günüm kötü geçerse sabretmeye çalışırım.” Yaşama bu şekilde bakarsak, başımıza gelen kötü şeyleri nefsimizi eğitmek için bir fırsat olarak görür, cihadı yaşamımıza geçirir, gelişir ve olgunlaşırız. İşte halvet şartları, aynı süreci çok daha yoğun yaşamamızı sağlar. Bu bir çeşit “kısa devre” yaşamak gibi bir şey! Bir odaya kapanmak, oruç tutmak, duyusal uyarıcılardan mahrum kalmak, nefes egzersizleri, (zikir gibi) mantraların tekrarlanması, dua (namaz), uykusuzluk, cinsel perhiz vb. gibi uygulamalar, sadece İslam’da değil, dünyanın dört bir köşesindeki geleneksel toplumlarda Allah’a yaklaşmak için kullanılır. Bu uygulamalar bu kadar etkili olmasaydı, dünyanın dört bir köşesinde yaşayan insanlar tarafından keşfedilip insanlığın başlangıcından günümüze dek kullanıla gelmezlerdi. Bilim ancak günümüzde, bu uygulamaların, uygulayan insanlar üzerindeki fizyolojik ve psikolojik etkilerini araştıracak kadar ilerleyebilmiştir. Bu tür bilimsel araştırmalar çok ilginç ve heyecan verici sonuçlar veriyor. Bir Müslüman olarak, İslam’ı yaşamak için bilimsel açıklamalarla ikna olmaya ihtiyacım yok (Allah asla bilimle “açıklanamaz”).
AKIL, UYGUN ARAÇ DEĞİL
Ancak Kur’an bize tekrar tekrar aklımızı kullanmamız gerektiğini ve “işaretlerin doğada olduğunu”, yani bilimsel araştırmalar yapmamız gerektiğini söylüyor. Ben de Batı’da eğitim almış bir bilim insanı olarak bu araştırmaları ilgiyle takip ediyorum. Entelektüel uğraşlar bana büyük mutluluk veriyor. Ancak halvet benim şu gerçeği öğrenmeme yarayan iyi bir fırsat oldu: Ne kadar mükemmel olursa olsun akıl, sınırlıdır ve Allah’a yaklaşmak için uygun bir araç değildir. Geleneksel bir halvetin yapıldığı şartlar, ne kadar zorlu olursa olsun, Allah’a yaklaşmamıza izin veren tek donanımımızı en etkili şekilde uyandırmamıza yarar: “Kalbin aynasını parlatarak”.
Bir inanan olarak değil, bir meslek kadını olarak zikre dair neler keşfettiniz? Zikrederken ne oluyor da insanı iyileştiriyor?
Bilimsel olarak ele alındığında, zikir yapmanın beynin içinde geçen süreçler üzerinde kuvvetli bir etkisi vardır. Baş hareketlerinin, nefes ve zikir (mantralar) üzerine konsantre olmanın beynin kimyasını etkilediği tıbben kanıtlanmıştır. Allah dünyevi düzeyde, maddeden bağımsız bir şekilde tecelli etmediğinden, tıbbi olarak kabul edilen bu gerçekler, bir sebebe bağlı olmaktan çok, bir durumu tasvir edici niteliktedir. Ben, kendi adıma, zikrin, entelektüel perspektifimden bağımsızlaşmamı sağlayan en dolaysız yol olduğunu keşfettim. Zikir entelektüel düşünce tarzımın ötesine geçmeme yardımcı oldu. Akıl, Allah’a asla ulaşamaz, arınmış bir kalp ise ulaşabilir. Geleneğin de söylediği gibi, zikir “paslanmış kalbi parlatmanın” bir yoludur, böylece bu kalp, inşallah Allah’ın Hakikati’nin tecelli etmesinde bir ayna vazifesi görür. Fakat elbette, bu söylediklerim manevi bir düşünce tarzının ifadesidir. Konuyu bilimsel bakış açısından ele alacak olursak, günümüzde yapılan beyin araştırmaları sadece zikrin değil, halvetin; oruç, duyusal uyarım yoksunluğu gibi tüm diğer koşullarının insan beyninin kimyasında, dolayısıyla da insanda değişikliklere neden olduğunu söyler.
|