|
Bağdat düşerken...
Zaman zaman okuyucularımızla sohbet imkanımız oluyor. Bir savaş ortamında onların ne düşündüğü, neler hissettiklerini, duygularını öğrenme fırsatını buluyorum.
Bağdat’ın düşmesine doğru giden, masum insanları, çoluk çocuğu, görev yapan gazetecileri biçen bu zalim savaş, sadece coğrafyaları değil; gönülleri ve kafaları da karıştırıyor. Bir okuyucum aynen şöyle sordu: “Nasıl dua edeceğimi bilmiyorum. Saddam bir zalim, onun ve rejiminin ayakta kalması için dua edemem. Onu yıkmak için gelenler de bir başka zalim, onların başarısı için de dua edemem. Dualarımızda ne diyelim?”
İslam âlemi asırlardır böyle çaresizlik, böyle şaşkınlık, böyle dağınıklık ve böylesine sahipsizlik yaşamadı. Osmanlı’yı içten ve dışarıdan yıkanlar bile şimdi onun ruhunu arıyorlar. Tesbihin imamesi kopunca tanelerin dağılması gibi koskoca İslam coğrafyası darmadağın oluverdi. Yetmedi, bitmedi, sonra kurt gövdeye girdi. Şimdi kendimizi tanıyamaz olduk.
Sizin de ekranlardan izlerken, Irak halkının, şimdi de yağmacıların insafına terk edilmesi yüreğinizi dağlamıyor mu?
“Irak’a özgürlük operasyonu” da dense bu savaşın neden çıkarıldığını pekala biliyoruz. Bizim de lanetlediğimiz ve masum insanların gökdelenlerin canlarından kendilerini boşluğa, ölüme atarken çektiği acıları paylaştığımız o meş’um 11 Eylül gününü, bir yeni istilanın zemini yapmak ve Amerikan değerlerini, terörle mücadele adına bir kenara itmek ABD’nin bütün inandırıcılığını bitirmiştir. Şimdi İslam âlemi tedirgindir. Zira bu savaşın İslam’a karşı, Müslümanlara karşı başlatıldığına inanmaktadır. Akıllı akılsız bombalarla, tanklarla, kadın çocuk demeden süren katliamlarla, naklen yayınlanan ölüm sahneleriyle bütün dünya ama hususen Müslümanlar sindirilmekte, ezilmekte, “siz artık bittiniz, bu dünyada sadece ikinci sınıf insan olabilirsiniz..” denmektedir. Ayrıca servetlerin, zenginliklerin, enerji kaynaklarının üstüne oturulmaktadır.
Yeri gelmişken bir yanlışı da düzeltmeliyiz. Türkiye isteseydi de, Irak’a ABD ile birlikte giremezdi. Ortada bölüşülecek ganimet varken ABD Türkiye’yi yanında neden istesin? Tabii ki Türkiye küstürülmeyecekti, tabii ki Türkiye oyalanacaktı.
Projesinde, başlangıçtaki planlamasında bulunmadığınız bir operasyonun ilerleyen safhalarında sadece size biçilen konumda olabilirsiniz. Siz İngiltere değilsiniz ki... Belki savaş bittiğinde ABD şirketleriyle ortak Türk firmalarına birkaç inşaat ihalesi verilebilir ama hepsi o kadar...
Tamamen de Amerika’yı suçlamayalım. Günübirlik yaşar, siyaseti kan davasına dönüştürür, kuvvetler karışıklığı ile bilek güreşini sürdürürseniz birileri bundan elbet yararlanır.
Bir çözüm yolu da olmalı mutlaka. O da millet ruhumuzun yeniden diriltilmesidir, milletimizin ihyasıdır. Bu da özümüze, kendi değerlerimize dönmekle olur.
Kendi halimizle yetimiz, İslam dünyasının birbirine düşman olmasından ve dağınıklığından yetimiz, dünyada insanlık adına dengelerin kaybolmasından dolayı yetimiz. Şimdi kimileri başka tarafa çekecek ama bu milletin, yönetme, hükmetme, adalet dağıtma ve denge unsuru olma vasıfları yok edildi. Kaybettiklerimizi bulmadan kazanamayız.
Ülkesini ve milletini seven her şahıs, kendisini yeniden dirilişin bir ferdi gibi hissetmeli, milletimizin istikbale doğru yeni yürüyüşünde heyecan duymalı, ümit duymalı. Batılının değerleri tezatlar içinde düşerken, “biz dirilebilir, ayağa kalkabilir, insanlığın beklediği ses, soluk biz olabiliriz..” diyebilmelidir.
Irak Savaşı’nın sergilediği çaresizlik, tükenmişlik bir bir metafizik gerilimle ruhlarımızı sarsabilir, teslimiyetin yerine millet ruhumuzun heykelini dikebiliriz.
Savaşın dirilişe uyandırdığı ruhların anlattığı da aynen budur...
10.04.2003
|