İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
17.04.2003
Perşembe
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

YAZARLAR


İSKENDER PALA i.pala@zaman.com.tr
 

‘Bağdat hırsızı’ bu sefer tarihi çaldı

Yıllardan 1258 idi. Hülagu Bağdat’a girmiş, kenti baştan başa yağmalattıktan sonra türbe ve camileri atlarına ahır, resmi binaları da askerlerine kışla yapmıştı. Ne Hülagu, ne de askerleri kitaba ilgi göstermedikleri için şehrin merkezinde yağmadan kurtulabilmiş bir kütüphane vardı. Hülagu’ya bina lazım olunca bu kütüphanenin bütün hazinelerini Dicle’ye attırdı. Onu gören askerleri de medreselerin kitap odalarına aynı işlemi reva gördüler.


Yıllardan 1534 idi. Kanuni Bağdat önlerindeydi. Fetih için geldiği şehirde kimsenin burnu kanasın yahut kentin mimarî dokusuna zarar gelsin istemiyordu. Zafer müyesser olunca İbrahim Paşa’ya, orduyu şehrin dışında bırakarak, karargah ile şehir arasına mesafeler koydurarak Bağdat’ı teslim almasını emretmişti. Yağmalanmasını böyle önleyebilecek, kendi askeri içerde olmayınca şehir ahalisi daha tedbirli davranacak, bunun aksi olursa sorumlulardan hesap isteyecekti.. Çünkü tarihte şehirlerin yağmalanması, çok defa, tarafların belli olmadığı, tozun dumana karıştığı zamanlarda gerçekleşmiştir. Kanuni kendisi bir zafer takından geçer gibi masallar kenti Bağdat’ın surlarından girdiğinde, yaptığı ilk işlerden biri şehrin kutsal mekânlarını ve zengin koleksiyonuyla ünlü kütüphanesini gezmek oldu.

Yıllardan 1638 idi. Dördüncü Murat kendisiyle inatlaşan Bağdat’ı almış, şehrin hakimiyeti için mücadele veriyordu. Kuşatma çok uzun zaman aldığı ve askerler çok meşakkat çektiği için sokak aralarında çarpışmaları durduramıyordu. Safevi askerleri kendilerine aman verildiği halde direniyor, Türk askeri de zaferin sonunu görmek istiyordu. Sivil halktan kimsenin burnunun kanamamasına her iki asker de özen gösteriyordu. Nihayet Türk askeri hakimiyeti sağlayınca günlerdir duyulan kurşun vızıltıları ve kılıç şakırtılarının yerini Safevilerden kurtulan Bağdat halkının sevinç gösterileri aldı. Ertesi gün def sesleri, şiirler ve şarkılar arasında sultan kenti teftişe çıkmış ve ilk gittiği mekânlardan biri, 100 bin civarında kitap barındırdığı tevatür haline gelen kütüphane olmuştu.

Yıllardan 2003 idi. Bağdat’a giren Amerikan ordusu kentin yağmalanmasına göz yummakla dünyaya vahşice meydan okudu. Müzelerin ve kütüphanelerin hiçbirine bir tek nöbetçi asker bile koymadığı için de insanlık suçu işledi. Hepimizin gözü önünde medeniyet birikimleri ve tarih yağmalandı. Vahşeti gördük ve ses çıkarmayarak biz de bu zulme bir bakıma ortak olduk. Oysa, modern dünyada olağanüstü hallerde ve savaş şartlarında arşivler, tarihi eserler, kütüphaneler ve taşınabilir kültür varlıkları muhafaza altına alınırdı. Oysa Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında bu kurala uyulmuş, 1954 yılında da Lahey Konvansiyonu ile uluslararası yasalara bağlanmıştı. Oysa Japonya’da, (Kyoto ve Nara), Krakow’da, Paris’te, Leningrat’ta bu kural işletilmiş, UNESCO gibi ilgili kuruluşlar konunun takipçisi olmuştu. Irak coğrafyasında insanlık tarihine bomba yağdıran Amerika ve İngiltere de bunu biliyordu üstelik!

Peki o halde, neden Bağdat kütüphaneleri ve neden Bağdat müzeleri?!. Müslüman olduğu için mi? Doğulu olduğu için mi? Tarihî ve arkeolojik mirası iştah kabarttığı için mi?

‘Bilgeliğin sarayı’ harap oldu

Neler neler söylenebilir Bağdat’ta yağmalanan ve yakılan bir kütüphane için... ‘Bilgeliğin sarayı’ olan bir National Library... Bâbü’l–Muaddum... Resmi kayıtlara göre 417 bin ciltlik koleksiyon... Ya Musul’da Merkez Kütüphane (Central Library)... 898 bin cilt eser... Hepsinin de önemli bir kısmı el yazması... Üç yüz yıllık, beş yüz yıllık, yedi yüz yıllık is mürekkeplerinin izleri ve kumlu parşömenler. Kebikeçlerden kurtulabilmiş insanlığın hafızası... Binlerce, milyonlarca sayfa... Göz nuru satırlar... Dahası Basra’da, Hille’de, Necef’te, Kerkük’te, Erbil’de, Kerbela’da... Üniversitelerde, araştırma merkezlerinde, tarihî mekânlarda... Yazının ilk bulunduğu o yerlerde zamanın ruhunu yaşatan cümlelerle, kelimelerle dolu ciltler.... İslam medeniyetinin akıl birikimi, ruh atlası, gönül hazinesi... En eski Kur’an metinleri, en zarif Abbasi şiirleri, en orijinal tarih satırları... Binlerce gözün binlerce ömrü tüketen nurları... Elyazmaları... Bir dahası olmayan, bir daha yerine konulamayacak insanlık hafızası... Türkçe, Arapça, Keldani yahut Sümer dilinde olsa da... Bizim... İnsanlığın...

Ve arkeoloji hazinesi müzeler... En son rakama göre yalnızca Bağdat’taki müzeden 50 bin eser yağmalandı, 170 bini de tahrip edildi... Gılgameş’in Engidu’ya seslenişinin hatıralarını taşıyan cümlelerden bu yana binlerce irili ufaklı âsâr–ı atîka ve talan edilen uzaklı yakınlı doğu tarihi...

Amerika yarın buralarda başka bir medeniyet inşa etme emelindeyse eğer, önce yerli halkın tarihini yok etmekle işe başlayacaktı elbette. Çünkü o zaman, belki ölen babaların yerine çocukları geçecek; ama kitapları bir daha yazılamayacak, kültürleri bir daha ayağa kalkamayacak, tarihi bir daha bilinemeyecektir... Hatta bu bir evrensel miras da olsa... Vakta ki bir kimse çıkıp, “Bana ne, Irak nasıl olsa benim ülkem değildir!” desin.

Ve bir soru: Sizce rakip iki takımdan birisi diğerinin en seçkin futbolcusunu sakatlarsa karşı takımı zayıflatmış olmaz mı? (Yanan kitapları düşünün). Ve eğer aynı futbolcuyu sakatlamak yerine transfer ederse hem rakibi zayıflatmış hem kendi takımını kuvvetlendirmiş olmaz mı? (Yağmalanan ciltler ve eserleri düşünün).

Emin olabilirsiniz, bilinçlerin kurşunlandığı Bağdat’ta tarihe ait yanmayan ve kırılmayan ne varsa, bir gün gelecek, New York Metropolitan Museum’da veya Londra British Museum’da ortaya çıkacaktır. Ben kendi adıma, Amerika’yı, yetkili bütün evrensel mahkemelere dava edeceğim. İki gerekçe ile: Tarih cinayeti ve tarih hırsızlığı suçuyla... Belki medeniyet hafızamı da silmeye çalıştığı için...


17.04.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (10.04.2003) - [TAVAN ARASI] Bağdat; sembol şehir

> (03.04.2003) - [TAVAN ARASI] Acılar kum olup esende

> (27.03.2003) - [TAVAN ARASI] Elçilik mührünün yüzük kaşı

> (20.03.2003) - [TAVAN ARASI] Konan göçer ya!..

> (13.03.2003) - [TAVAN ARASI] Türkiye gündemini işgal eden bir kelime: Tezkere

> (06.03.2003) - [TAVAN ARASI] Bağdat... Bağdat...

> (20.02.2003) - TAVAN ARASI - Bağdat... Bağdat...

> (13.02.2003) - Bağdat... Bağdat...

> (06.02.2003) - TAVAN ARASI - Bağdat... Bağdat...

> (30.01.2003) - TAVAN ARASI - Bağdat... Bağdat...




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR  


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.