|
[SERBEST VURUŞ] Sergen ve Fenerbahçe
Henüz buraya gelmemişken, yani daha diri olduğu sıralarda ona karşı oynamış bir oyuncumuz gülümseyerek şöyle diyormuş:
“Görevim Hagi’yi marke etmekti. Fakat durup beklemekten bıktım! Oynamaya geldik, onu mu bekleyeceğim! Bıraktım peşini, adam bir yolunu bulup golünü atıverdi. Yine durdu, yine peşini bıraktım; bu defa da gol attırdı. Böyle bir illet adam! Oynasın oynamasın, onu tutacaksın; gerekirse oyunu bırakıp sadece onunla uğraşacaksın.”
Sergen de Hagi’ye çok benziyor. Onun hırpalayıcı bir hareketlilik içinde bulunmaması, fizik gücünün de buna müsait olmaması; rakiplerini bir markaj rehavetine sevk ediyor ve "Kısa yol" tuşlamasının ustası olan Sergen bu durumdan alabildiğine yararlanıyor. Rakip savunma oyuncusu için kendi arkadaşına, "tam bir kazma! yakınımda dur, (bir kısayol tuşlaması yapıp) kolayca pozisyon oluştururum" dediğini (yayından) kulaklarımla duydum.
Eğer bir tane “usta” varsa, yakın markaj geçerli bir metottur. Fakat, aynı seviyede olmasa bile, başka ustalar da varsa, metot sökmez; çünkü, “özel markajcı” kendi takımını on kişi bırakmış olur ve tali (ikincil!) ustaların işi çok kolaylaştığı için bu markajdan bile hayır gelmez... Örnekleyelim:
Hagi’ye bir “temel savunma oyuncusu” nu raptedersen, (eski Galatasaray’daki) Emre’yi Okan’ı Suat’ı Hakan’ı Arif’i daha geniş bir alanda oynama imkanına kavuşturmuş olursun, daha çabuk gol yersin.
Ama Beşiktaş’taki Sergen, o Galatasaray’daki Hagi değil. Sergen’e güçlü birini musallat edersen; Beşiktaş (durmaz da) derbederleşir, yani boşuna (amaçsız) koşuşturmalar içinde dağılıp gider. Bunu nasıl düşünemediklerini anlayamıyorum doğrusu. Sergen, alan savunmasına havale edilmez; birini ona tahsis edeceksin. Oyun kurgusu tek kişiye dayanan takımlara yazılacak tedbir reçetesi bu olur. Ve, böylesi için “topsuz oyun” markajı önde gelir. Ayağına top geçince bağlayamazsın, geçmemesini sağlayacaksın. Bu işin ustası da Popescu idi. (Adama dalmayacaksın, ona gelecek topun erişim yolunu keseceksin)
... Ne var ki Fenerbahçe’nin bu işleri düşünecek hali yok. Fenerbahçe, futbolun psikolojik siyasetiyle meşgul. Gruplar, “yazar–futbolcu” kompleksleri, “başkan” kavramını bir yere oturtamama çelişkileri, panik ve çöküntü tepkilerinin nasıl yönlendirileceğini bilememe kaygıları... Fenerbahçe’de futboldan başka herşey var! O Tuncay’a yazık oluyor ve Milli Takım’a alınmamasına Fenerbahçe’nin bu hali sebebiyet veriyor.
Ne olursa olsun, ligde iddiası kalsın–kalmasın; bir takım, takım gibi olmalı. Ben gençliğimde, Galatasaray’ın “puan önemi” taşımayan maçlarına, tribün rahatlığı bakımından, daha çok giderdim. Mesela, Kasımpaşaspor ve Beyoğluspor’la yaptığı maçlara!
"Takım" gibi oynarlardı ve tat alırdım. Keza, şampiyonluk ümidinin bitmesinden sonraki maçlarına da giderdim; yine zevkle seyrederdim. Futbol öyle bir spordur ki, şakadan bir çift kale yapsan bile kendi amacını doğurur!.. Ama Fenerbahçe’de bu böyle değil. Büyük antrenör, büyük tezahurat, büyük iddialar, büyük motivasyon rüzgarı, büyük tepkisellik dekorları olacak ki çarklar işleyebilsin!
Çocukluğumuzda uçurtma uçururken, “baş atmak” tabirini kullanırdık. Uçurtma gökyüzünde tatlı kavisler çizerek süzülürken birdenbire yere çakılacakmış gibi ter dönüp düşmeye başlar. O noktada yapılacak şey, ipi salıp gevşetmektir. Telaşlanıp çekerseniz, düşüşü hızlandırmış olursunuz. Bunu içimizdeki heyecanlı acemiler bilmezdi ve biz ipi derhal onların elinden alırdık. Maalesef bu tekniği Fenerbahçe de bilmiyor ve uçurtmanın ipini (gevşeteceği yerde) daha çok çekeleyip geriyor. İnanın ki hep böyle olmuştur. Takımların bir karakteristik vasıfları vardır, Fenerbahçe için o vasıflardan biri de budur.
Bir şeyi önce kendi yerine koyacaksınız; o şeyi, başka bir yere taşıyarak ve yerleştirmeye çalışarak ne değerli kılabilirsiniz, ne değersiz. Futbolla uğraşıyorsanız, önce onu (kendi asliyetiyle) var edeceksiniz; sonra hayatın bütünlüğü içinde nasıl yorumlanıp kullanılabileceğini düşüneceksiniz. Lafla peynir gemisi de yürümez, futbol da oynanmaz, Fenerbahçe’nin yönetimleri maalesef bu ayrımı yapamadılar ve yapamama illetlerinden kurtulamadılar. “Yönetim ve yorum” mantığındaki zaaflar giderilmedikçe; o büyük sevginin, özel bir saygı uyandıracak kadar büyük olan o kitlevi ilgi zenginliğinin verimlilik kanallarını açabilmek mümkün değildir. “Taraftar” bunu bekliyor aslında ama, Ali Şen’ler fark edemiyor.
22.04.2003
|