|
Resepsiyon sendromu
23 Nisan, çocukluğumuzun en duru, en şirin milli bayramıdır. Cicili bicili elbiseler içinde gizlenmiş ne kadar çok sevinçlerimiz vardır. Bir yandan Cumhuriyet’imizin kuruluş sevinci diğer yandan tam bir şenlik havasında yapılan gösteriler...
Bu sene tuhaf bir şeyler oldu ve 23 Nisan sevincine gölge düştü.
Bu ülkede son yıllarda resepsiyon sendromu zuhur etti. Her resepsiyonda vatandaşın yüreği ağzında. ‘Acaba kim ne diyecek de ortalık karışacak’ diye bekler olduk. Bunun en baş sorumlusu gazeteciler.
Gözlerimle görmesem inanmazdım. Resepsiyonlardan birinde Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ülke sorunları ile ilgili çok önemli açıklamalar yapıyordu; fakat kimin umurunda! Kıvrıkoğlu, yolsuzluk üzerine o kadar vurgu yaptı ki muhtemel gazete manşetlerini daha o saatten tahmin edebiliyordum. Sonra anladım ki meslektaşlarımızın o tarakta bezi yoktu. Onlar ısrarla ‘28 Şubat bitti mi?’ diyor, başka bir şey demiyordu. ‘İrtica tehlikesi’ üzerine o kadar ısrarla soru soruldu ki, sonunda Kıvrıkoğlu bir parantez açtı ve 28 Şubat’ın irtica tehlikesi bitene kadar süreceğine dair bir şeyler söyledi. Sonra konu Afganistan’daki Türk askerinin oynayacağı role, yolsuzluk ekonomisine vs. döndü... Ertesi gün atılan manşetleri sanırım siz de tahmin edebilirsiniz. Gazetelerde ne yolsuzluktan ciddi bir bahis vardı ne de Türkiye’nin bölgede oynayacağı stratejik rolün öneminden...…
Sadece gazeteciler –ya da gazetecilerin hepsi– suçlu değil kuşkusuz. Türkiye çok gergin yaşamaya alışmış. Bir kıvılcım, cehennem ateşine dönebiliyor bir anda.
Irak’ta silahlar susar susmaz medyada yeni bir hareketlenme gözleniyor. Anlaşılan o ki bazıları, SAVAŞ PSİKOLOJİSİ’nden PSİKOLOJİK SAVAŞ’a çabucak geçmiş oldu. Kışkırtıcı haberlerin ana mesajı açık: Rejim tehlikede!
Her neyse, sonuçta çocukların bayramı siyasi şova dönüştü. Bu noktada herkes kendini sorgulamalı. Türkiye çok önemli bir süreçten geçiyor. Bir yandan Irak Savaşı sonrasında oluşacak dengeler, Türkiye’yi endişeye sevk ediyor, diğer yandan Kıbrıs’ta gelinen son nokta, devletimizin yüreğini ağzına getiriyor. Bıçak sırtında giden ekonomik dengeler, halkın desteği ile felaket senaryolarını boşa çıkaracak şekilde iyiye gidiyor.
Kaosa neden olabilecek isimler, aynı zamanda bu sendromu aşabilecek kilit kişilerdir. İktidar, gerginliği tırmandıracak her türlü davranıştan uzak durmalı. Ortaya çıkacak her kriz, en önce hükümete fatura edilecektir. Milli birlik ve beraberlik, her dönemden daha çok bugünler içindir. Tartışma konusu olacak semboller yerine halkın asıl sorunlarına yönelmek tek çözüm...
Bu denklemin önemli bir parçası Deniz Baykal. Onun başlattığı ‘olumlu muhalefet’ anlayışı, hem siyasi bir yeniliğin ifadesi, hem de 3 Kasım seçimlerinden çıkarılmış dersin tabii bir sonucuydu. Deniz Bey halktan büyük destek ve sempati topladı bu tavrıyla. Ne var ki parti içinde ve medyada bazı kişilerin daha hırçın yaklaşım içinde olduğu ve Baykal’a baskı yaptığı görülüyor. Evvelki gün Deniz Bey’in resepsiyonla ilgili söylediklerini dinlerken ürperdim. İtiraz ettiği noktaların bazısını anlamak mümkün; fakat bu kadar sert bir üsluba ne gerek var? Ayrıca, 23 Nisan resepsiyonu siyasi bir platform değil ki!
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, siyasi dengenin anahtarını elinde tutuyor; o yüzden büyük bir sorumluluk taşıyor. Halk onun, siyasi tansiyonun yükselmesine izin vermeyerek sağduyunun merkezi haline gelmesini istiyor. Hukukçu kişiliği böyle tarihi bir görevi Sezer’in omuzlarına yüklüyor.
İnanamıyorum, günlerdir süren gerilim, Meclis Başkanı’nın eşinde düğümlendi. Anlamak mümkün değil. Dün Milliyet’te Mehmet Y. Yılmaz ‘Türbanlı kadın sadece evinde mi oturmalı?’ diye soruyor. Her satırına yürekten katıldığım yazı önemli bir gerçeğin altını çiziyor. Kim cevap verecek bu sorulara; o da belli değil.
Bazıları hâlâ yangına körükle gidiyor. İyi de bu kavgaların Türkiye’ye ne faydası var!
Dün ilk defa ‘Bugün 23 Nisan hüzün doluyor insan’ demek zorunda kalındı. Keşke bu bayramı asıl sahiplerine bırakabilseydik...
24.04.2003
|