|
‘Makro Ekonomiye Giriş’ ders notları!
Tüketim üretimi, üretim de yatırımları tetikler. Böylece ekonomi kendi içsel dengesini kurarak büyür. Teorik olarak doğru bir tez. Buna ekonominin normal koşullarda seyretmesi durumunda kimsenin bir itirazının olması mümkün değil.
Ancak, ekonominin gelir gider cepheleri yanı sıra bir de tasarruf cephesi var. Yani, tüketim harcamaları yapıldıktan sonra gelirin kalanının tasarrufa, tasarrufun da yatırımı finanse etmesi ve yatırıma dönüşmesi lazım.
Yani, bireylerin tüketim harcamalarını karşıladıktan sonra ellerinde tasarruf edecek bir fon kalması burada işin püf noktası...
Şimdi, ekonominin reel gerçekleri dikkate alındığında bırakın tasarruf etmeyi, bireylerin günlük gereksinimlerini karşılayacak kadar gelir kazanamadıkları bir Türkiye’de yaşıyoruz. Dahası, işsizliğin kol gezdiği, dolayısıyla bireylerin hiç gelir elde edemediği koşulların hakim olduğu bir ekonomi mevcut.
Üstüne üstlük, kamu tarafından üretilen ve satın alınması kaçınılmaz zorunlu hizmetlerin dünya fiyatlarının çok üstünde satın alındığı, adeta fatura ödeme peşinde koşulan şartlar ekonomiye hakim. Buna ek olarak kamu açıklarının finansmanı için çifte vergilendirme ve benzeri yasal tedbirlerle üzerine yük üstüne yük bindirilen, hangi kesimden olursa olsun, bir toplum var. Bir bakıma, gelirleri olanlar için krizlerin neticesinde gelirlerinin eridiği veya kamu kesimi tarafından şu veya bu şekilde gelirleri azalan bir Türkiye söz konusu.
Tüketim ve tasarrufun olması için gelirin olması, işin olmazsa olmazı. Ortada gelir yok. Olana da kamu el koyuyor. Bu koşullarda iç talebin ve tasarrufların artması beklenmemeli. Eğer, bu gerçek durum görmemezlikten gelinir ve buna rağmen aksinin olacağı beklenirse büyük yanlış yapılmış olur...
Diğer taraftan, IMF ile varılan mutabakat doğrultusunda hazırlanan 2003 yılı bütçesi de iç talebin canlanmasına imkan verecek bir yapıdan uzak. Zaten aksi de düşünülemezdi.
Denilebilir ki, buna rağmen kamu iç talebi canlandırmaya yönelik, kendi kıt imkanları ile çalışanları ve tarım kesimi üzerinden kontrollü olarak piyasaya fon aktarıyor. Bu yöntemle de ekonominin tüketim cephesini hareketlendirerek ekonominin üretim cephesine destek veriyor.
Bu yetmez. Çünkü, yatırımcı önünü görmek ister. Yatırımcının yeni yatırım yapması, yatırım ortamının iyileştirilmesinin yanı sıra piyasanın iç ve dış talep cephelerinin sürekliliğine bağlıdır. Belirsizlik ortamı yatırımcı için risklidir. Eğer, ekonominin talep cephesi inişli çıkışlı seyir ediyorsa yatırımcı için cazip olmaktan çıkar. Böyle bir durumda da yatırımcılar yeni yatırım yapmaktan doğal olarak kaçınır.
Ekonominin iç cephesi böyle. Yani, işsizlik ve reel gelir azalışına bağlı ciddi talep gerilemesi ve dolayısıyla ertelemesi yaşanıyor. O zaman dış talep önem kazanıyor. Ancak, Irak’ın savaş sonrası yeniden inşası yeni bir imkan yaratıyorsa da, dünya ekonomisinin resesyona girdiği bilinen bir başka gerçek. Dolayısıyla, Türkiye penceresinden bakıldığında, dış talepte yatırımları zaman zaman tetikleyecek boyutta bir artış beklenmemeli.
Bu durumda, kamu kesimi borçlanma gereğinin azaltılması ve reel faizlerin düşürülmesi, yatırımları tetiklemenin ve sağlıklı büyümenin önünün açılması için tek çıkış yolu gibi görünüyor. Çünkü, borçlanma gereğinin azalması ve reel faizlerin düşmesi neticesinde kredi faizleri düşecek ve finans kesimi kamu yerine esas işlevi olan piyasaları, daha doğrusu tüketici ve yatırımcıları, fonlamaya geri dönecektir. Teorik olarak bu böyle.
Fakat madalyonun öteki yüzü hiç de öyle değil. Yani, ciddi finansman açığı ve bunu kapatabilmek için aşırı borçlanma ihtiyacı içinde olan devletin, bankacılık ve diğer finans piyasalarındaki kaynakları kendine çektiği ortamda bu sektörün tüketici ve yatırımcıya fon aktarması beklenemez. Daha doğrusu, kamunun aşırı iç ve dış borçlarını çevirmesi, iç ve dış kreditörlere cazip faiz getirisi imkanı sunmasına endeksli.
Ancak, harcama tasarrufu yapamayan bir kamu kesiminden borçlanma gereğini azaltması ve reel faizleri düşürmesi de beklenemez. Kaldı ki, borç stokunun azalması ve reel faizlerin düşmesi, uygulanan programın başarılı olduğunun ve ekonomik kriz ortamından çıktığının göstergesi.
Tekrar başa dönersek; tüketim, üretim ve yatırım için para gerek. Para ise kıt veya geniş kesimlerde olmayan meta. Olana ise devlet el koyuyor. Şimdi bu tersine dönmeli. Ama, bugünkü uygulamalar çerçevesinde öyle kolay kolay dönmesi de pek mümkün görünmüyor...
24.04.2003
|