|
Sonunda Bağdat... Bağdat...
Korkulan oldu, kütüphaneler ve müzeler, saraylar ve tarihi yerler yağmalandı. Kültürsüz bir yığın çapulcu insanlık mirası kültürü paramparça ettiler. Yüreklerde yaşananlar kimbilir kaç yüz yıl sonra tamir edilebilecek, giden eserlerin yerine yenilerinin konması için kaç yüz yıl insanlık bilincinin işlenmesi, zarafet ve estetik boyut alması ve nihayet tekrar medeniyet birikimi olarak kültür hazinesine kaydedilmesi gerekecek!?.. Can ile tartılan savaş oldu bitti; kültür ile tartılan savaş için de hepimiz bekleyip göreceğiz. Vahşetin öteki yüzünü tanıyana kadar...
Şimdi size Bağdat’ın geçtiğimiz günlerde yaşadıklarına benzer münferit iki olayı nakletmek istiyoruz. Hikayeleri İbnü’l–Cevzî’nin Zekiler Kitabı’ndan (Şule Yayınları) aldık: “Bağdat’ta, Mansur’un kurduğu sarayda Halife Mu’tazıd Billah’ın hizmetçilerinden biri elinde bir torba ile huzuruna çıkıp anlattı:
– Bugün Dicle kıyısında oturuyordum. Balık avlayan bir avcı vardı. Ağlarının ağır bir şeye takıldığını ve zorla çıkardığı ağdan irice bir torba çıktığını gördüm. Balıkçı içinde altın olduğunu sanmış olmalı ki seviniyordu. Ancak az sonra umutları dehşete döndü. Çünki torbanın içinden kesik bir el çıkmıştı. İşte efendim, o torba budur ve el de içindedir.
Halife bu konuşmadan sonra torbayı ve kesik eli inceledi. Sonra aynı bölgeye ağ atılması için adamlarını gönderdi. Bu sefer de yine torbaya konulmuş kesik bir ayak çıktı. Halife’nin canı sıkılmış söyleniyordu:
– Benim memleketimde biri insanları öldürüp organlarını parçalıyor ve ben onu bilmiyorum ha!
O gün üzüntüden hiçbir şey yeyip içmeyen halife zihninde hep bu hadiseyi nasıl çözeceğini düşünmüştü. Ertesi gün güvendiği adamlarından birini çağırıp torbayı eline tutuşturdu ve “Bak bakalım” dedi, “Bağdat’ta bu torbaları kim dokuyor? Dokuyanı bulunca kime sattığını sor ve kimseye bir söz etmeden bana gel.” Üç gün sonra gelen adam anlattı:
– Bütün dokumacıları gezdim efendim. Bu torbaları dokuyan adamı bugün bulabildim. Yahya Çarşısı’nda bir attara bu torbalardan on kadar satmış. Adam elimde torbayı görünce korkup, “Eyvah, onu nereden aldın?” dedi. Ben de onu alanı tanıyıp tanımadığını sordum. “Evet” dedi, “üç gün önce bir Haşimî almıştı bunları. Niçin aldığını bilmiyorum ama senin elindeki torba onlardan biri.” Kim bu Haşimî diye sorduğumda da şöyle anlattı:
– Ali b. Reytaoğullarından biri. Adı filancadır. İnsanların zalimlerinden ve şerlilerindendir. Müslümanların haremlerine el uzatır ve onlara tuzak kurmayı sever. Bu bölgelerde onu tanımayan yoktur; ne ki şerrinden korktukları için hiç kimse onu Halifeye şikayet etmeye cesaret edemiyor. Sana son hikayesini söyleyeyim yeter: “Bu adam birkaç yıldan beri şarkıcı bir cariyeyi seviyordu. Şarkıcı ay parçası gibi, nakışlı dinar gibiydi. Onu efendisinden satın almak istediyse de adam kendisini yanına bile yaklaştırmadı. Birkaç gün önce efendisinin cariyeyi satılığa çıkardığını ve birisinin binlerce dinar verdiğini duymuş ve efendisine, “Hiç değilse gitmeden evvel veda için bana gönder!” diye haber yollamış. Efendisi de bu zalim heriften korktuğu için göndermiş Adam onu evinde üç gün tutup gasbetmiş, sonra da saklamış. Hâlâ bir haber alınamıyor. Bazıları cariyenin kaçtığını, bazıları hâlâ o evde olduğunu, bazıları da öldürüldüğünü söylüyorlar. Evinde matem yapan efendi birkaç defa o zalimin kapısına kadar gittiyse de her defasında eli boş dönmüş.
Halife Mu’tazıd bunları duyunca şükür secdesine kapandı. Çünki suçlu ortaya çıkmıştı. Hemen Haşimî’yi yakalayıp şarkıcı cariyeyi sordu. Adam inkar ediyordu. Halife kesik el ve ayağı torbalardan çıkartıp önüne attı. Onları gören adamın rengi değişti ve sonunun geldiğini anlayarak suçunu itiraf etti. Halife cariyenin bedelinin efendisine beytülmalden ödenmesini emretti. Zalime de gerekli cezayı verdi, idam ettirdi.
* * *
“Bağdat halifelerinden Muktefa Billah zamanının önde gelenlerinden Hüseyin b. Yahya el Vâsıkî anlatıyor:
– Dedem halife hazretlerinin polis müdürü idi. Bağdat’ta asayiş ondan sorulurdu. Bir ara bir hırsızlık furyası başladı. Tüccarlar toplanıp halifeye şikayette bulundular. Halife de dedeme ya hırsızları yakalamasını, ya da zararı ona ödeteceğini söyledi. Bu yüzden dedem hırsızları yakalamak üzere planlar yaptı ve geceleri uyku uyumaz oldu. Sokakları tek başına dolaşıyordu. Nihayet Bağdat’ın kenar mahallelerinden birinde karanlık bir sokağa sapmıştı. Evlerden birinin kapısında hayli büyük bir balık kılçığı, daha doğrusu iskeleti asılıydı. Ertesi gün böyle bir balığın ne kadar edeceğini sorduğunda, balıkçılar kendisine hayli yüksek bir fiyat söylediler. Bunun üzerine dedem, bu mahallede ve böyle bir sokakta oturan birinin durumu böyle bir balığı almaya elverişli olmasa gerek, diye düşündü. Ayrıca buranın bir ucu çöle açılıyordu. Bu büyüklükte bir balığı şehrin ta öteki ucundan buralara kadar getirmek cesaret ve masraf ister diye de düşündü. Bu konuda daha fazla bilgi alabilmek üzere komşu evlerden birinin kapısını çaldı. Kapıyı açan yaşlıca ve fakir bir kadındı. Dedem ondan içecek su istemişti ve suyu soluklanarak yavaş yavaş içiyor, diğer yandan mahallenin durumuyla ilgili sorular soruyordu. Kadın da yalnız yaşadığından olsa gerek konuşacak birini bulmuş, durmadan anlatıyordu. Bir ara söz kapısında balık iskeleti asılı eve geldi. Dedem o evde kimin oturduğunu sorunca kadın çözüldü:
– Vallahi efendi. Gerçekte kimin oturduğunu bilmiyorum. Hatta mahalleden kimse de bilmiyor. Birkaç ay evvel beş delikanlı tutmuşlardı. Galiba tüccar idiler. Ama onları pek gören yok. Sanırım ticaretleri gece oluyor. Gündüzleri içlerinden biri çıkıp gidiyor, işini görünce çabucak eve dönüyor. Gündüzleri oturuyorlar, ve bazan tavla ve satranç oynadıklarına dair sesleri duyuluyor. Hizmetlerini gören bir çocukları var. Gece olunca Kerh mahallesindeki ticarethanelerine gidiyorlar. Bu evi de çocuk bekliyor. Gece geç vakit dönüyorlar.
Tastaki suyunu bitiren dedem hedefine ulaştığı için oradan ayrılmış. Birkaç saat sonra on kadar polis getirtip civar evlerin çatısına yerleştirmiş. Sonra da gidip kapıyı çalmış. Hizmetçi çocuk dahil beş delikanlı nezarethaneye alındı ve suçlarını itiraf ettiler. Verdikleri bilgilerden Bağdat’ta huzuru bozan diğer hırsızlar da yakalandı. Dedem de bu olayı sık sık anlatır övünürdü.”
24.04.2003
|