| |
Birey, sorumluluk, sistem
Seyrettim, okudum, öğrenmeye çalıştım; fakat o tepkinin sebebini anlamam mümkün olmadı. Çok düşündürücü bulduğum için de ihmal edip geçemiyorum.
Niçin sağı solu tahrib edecek kadar tepki gösterildi? Geçmişle kıyaslanınca, siyasî iktidarın ihmali olarak gösterilebilecek bir durum söz konusu değildi. Oraya çabuk erişildi, kurtarma çalışmaları hemen başlatıldı. Sonra, herhangi bir tepki ihtiyacı duyulsa bile böyle mi olur? Depremle araba tahribinin ne ilgisi var? O tepkiler sergilendiği zaman, enkaz altında yavrularımız vardı ve kurtarılmaya çalışılıyordu. İnsan, beklerken nefesini bile tutma heyecanı ve dikkati içinde olur. Dünyada koca şehirlerin dümdüz olduğu, haftalarca ulaşılamamış; ama o felâket şartlarında bile dayanışma güzellikleri gösterilebilmiş nice hicranlı yaşanmışlıklar var... Kobe belgeselini hatırlıyorum mesela. Peki bu bizdeki tuhaf tepkisellik zuhûratı neyin nesiydi? O şartlarda böyle şeyler nasıl akla gelir? Biz, büyük bir geçmişi olan milletiz. Depremde siyaset sloganları taşıyan tepkiler, etrafı kırıp dökmek eylemleri bize yaraşır mı? Ürkütücü ihtimallerin bütün detaylarıyla anlatıldığı bir deprem ülkesiyiz biz; ruhen–fikren–fiilen–mânen–maddeten böyle mi hazırlanacağız? Televizyonlarımızdaki haber sunucusu hanım kızlarımızın da maşallahı var! “Ama efendim, ulaştı mı çadırlar? 2.600 diyorsunuz, az önce bir yetkili 2.570 demişti. Tutmuyor, 2.500 daha gelmiş, kaç saatte dağıtacaksınız, saat verin!” türünden şeyler. O gün televizyonlar sorumlu ve şuurlu bir yorum yayını yapsalardı hemen yatışırdı ortalık.
Bir başka mesele kamu binaları. Denetim yok, çalma var, tamâ var; hepsine evet. Bu kadar mı her şey? Sorumsuzluk tahlilleri bununla mı sınırlı kalacak? Biz tamamız da sadece “kamu”muz mu öyle?
M.L. King’in sözüymüş, öyle olduğunu bilmeden hep söyleyip durmuşumdur; çöpçü bile olsan, işini iyi yapmak sorumluluğunu taşıyacaksın. Daha iyisine erişemiyorsan, nasibindekini âdeta idealize edeceksin; “mâdemki payıma bu görev düşmüş, birinin de bunu yapması zaten gerekiyor, bunu en iyi biçimde yaparak bir özellik oluşturabilirim” diyeceksin. Bunu eskiden, motorcu Ali ustalar, açma–çörekçi Mustafa efendiler, sıvacı İbrahim’ler, pazarcı Âkif’ler, çantacı Hüsnü’ler pekâla beceriyordu. Şimdi her işimiz baştan savma. Büyük işlerin adamı olma vehmiyle, elimizdeki işi kerhen yapıyoruz. Yapıcıdan çok denetleyici lâzım bize! Herkese birer adet yetmez; hallerine göre birkaç tane lâzım. Babalığını, anneliğini, öğrenciliğini, öğretmenliğini, eşliğini, arkadaşlığını, vatandaşlığını, komşuluğunu her şeyini denetleyeceksin! Peki denetçileri kim denetleyecek?
... Bu kadar düşünmenin anlamı yok. Birini seçelim düzeltsin! Başkanlık sistemine meylimizin arka planında da bu var. Biz her şeyi bir kişiden beklemeyi ve her şeyden bir kişiyi sorumlu tutmayı severiz, çok rahatlatıcı buluruz. O “bir” kişiye “devlet” adını verip huzura kavuşacağız. Denetlesin, yetiştirsin, haklarımızı versin, kalkındırsın, ucuzlatsın, okutsun, tedavi etsin, güvenliği–adaleti–iyiliği–güzelliği–mutluluğu hâkim kılsın! Böyle bir adam, böyle bir ilke, böyle bir âdet, böyle bir metot var mı mümkinât âleminde?
Nasılsak öyle idare olunuruz. Farklılık idaresi, bizim biz olmamızı engelleyen sebepleri ortadan kaldırma misyonunun idaresidir. Biz devreden çıkmayız, daha çok var oluruz öyle yönetimlerde. Fakat bizdeki anlayış bu değil ki? Biz bizi sorumluluktan vâreste kılacak ve sadece şikâyetçi olmanın keyfini yaşatacak bir sihirli formül arıyoruz. “Dairenizde birer oda artacak, bir kolonu kırarsak” deseler, herkes kabul eder. Zaten herkesin dairesinde bir oda eksik!
Sorumluluk şuuru ve duygusu, bireyselliği zarurî kılan bir değer hükmüdür bizim kültürümüzde. Batı’daki bireysellik felsefeleri, ayağı yere basan şeyler değildir; nitekim bireyselliğe dayandığı söylenen modernite, bireyi kum tanesine çevirip hiçleştirdi; şimdi postmodernizmle ona tepki gösteriyorlar. Fakat “sorumluluk şuuru ve duygusu”nun zaruri kıldığı bireysellik, hayatın özüdür ve ta kendisidir. Bizde yıkılan en önemli şey de işte bu.
“24 saatliğine devlet yok” deseler; o 24 saatte toplum, kendi sorumluluk duygusuyla hayatiyetini bile koruyamayacak! Irak’taki yağma olayından sonra, hep bu varsayım geliyor aklıma. Bir düşünün “sivil toplum”un lafı mı gelişmiş, realitesi mi acaba?
... Aradığımız, bizi vicdanî–fiilî–fikrî sorumluluk icaplarından kurtaracak bir “soyut sorumluluk figürü”dür. Buna tekabül ettirebileceğimiz en uygun vesile de “başkan”. Aradığımız, “sistem” değil bizim. Merkezinde insanın bulunmadığı şeye sistem falan denilemez.
04.05.2003
|