İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
08.05.2003
Perşembe
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

YAZARLAR


AHMET SELİM a.selim@zaman.com.tr
 

Okullar ve 950’li 60’lı yıllar

Değerli bir arkadaşımız, 1950’li 60’lı yıllarda ortaöğretimde şapka mecburiyeti olduğunu, hatta bu mecburiyetin okul dışındaki öğrenci hayatına da uygulandığını ifade etti. “Siyah önlük” meselesi de buna eklenmiş...


1950’li 60’lı yılları ve o yılların İstanbul’unu, yakın arkadaşlarımı hayrete düşürecek kadar iyi hatırlarım. Ben hiç şapka taktığımı hatırlamıyorum, yok böyle bir şey. 1955’te ortaokuldaydım. Daha önceleri vardı, fakat “50’li yıllar 60’lı yıllar” nasıl denilebilir? Şapkayı fıtraten sevmem. Sıhhatim, saçım müsaitti. Yağmur da yağsa kar da yağsa, uzun yürüyüşlerde bile şapka kullanmamışımdır. Şöyle bir başımı sıvazlayıp parmaklarımla taradım mı, tamamdır. Şapka o zamanın gençlik modasında biraz mizah konusu gibiydi.

Öyle bir şey var olsaydı hatırlamamam mümkün değildi. Ortaokulda, Vefa Lisesi’nde, İstanbul Lisesi’nde okurken çekilmiş çeşitli resimlerimiz var, okul yıllıklarımız var. Ama şapkadan eser yok. Çünkü böyle bir uygulama yapılmamıştı.

Sadece şapka değil, hiçbir formel kıyafet icbarı yoktu. Bazıları kravat takardı, bazıları takmazdı. Çanta taşıma mecburiyeti bile yoktu lisede. Adnan kardeş, iç kapağına Metin Oktay’ın resmini yapıştırdığı bir klasörle gelirdi daima. Resimleri büyüteçle inceledim; bazısında kravat iğnesi bile var, bazılarında ise montumsu spor şeyler... Ortaokulda sadece saçları fazla uzatma yasağı vardı, lisede o da kalktı.

Disiplin elbette ki etkiliydi. Mesela geç kalırsanız, dış kapının zilini çalıp öğrenci kimliğinizi kapıcıya verirsiniz, kayda geçer. Tekerrürü halinde ihtar alabilirsiniz... Sigara içtiğiniz görülürse, okuldan uzaklaştırılabilirsiniz. Birinci derse gelip yoklamada kendini var yazdırdıktan sonra kaçan 10 öğrencinin okuldan uzaklaştırıldığını hatırlıyorum. Ömer Beygo bizzat ilgilendi, disiplin kurulunda bu cezayı savundu ve kararı aldırttı. “Böyle bir sahtekarlığı affedemem” sözünü defalarca mırıldandığını duymuşumdur.

Ama kişilik belirten tavırlar yasak değildi ve müsamaha görürdü. Yeter ki kural hatası yapmayın. Şahsiyetli olmanın kınandığını kimse söyleyemez.

Milli Güvenlik dersi hocası, (sanıyorum ismi Kemal Utku idi) bana bir tokat atabilmek için bütün yıl boyunca diğer hocalardan izin istedi, onay almaya çalıştı. Aldığı cevap aynıydı: “O öğrenciye böyle bir şey yapılamaz!” Bir gün rahmetli Ömer Beygo beni kenara çekti; “bu adamı idare ediver, çok bunaldım, çok canım sıkılıyor” dedi. Adeta ricada bulunuyordu.

İkinci sınıfta apandisit ameliyatı oldum. Biraz ters gitti. Taburcu olduktan sonra da okula gidemedim. Devamsızlığım tam 59,5 gün! Neredeyse 2 ay! Hastanede yattığım günler dışındaki bölüm, özel raporun konusu. Kabul edilmeyebilir. Hiç telaşlanmadım ve sonucu sene sonundaki karne açıklamasından öğrendim: Öğretmenler kurulu kararı ile devamsızlık raporu kabul edilmiştir!

Bitirme imtihanında Ahmet Haşim’den bir şiir okuttular. Güzel şiir okuyan üç isim biliyorum: Tarık Gürcan, Işık Yenersu, Hilmi Yavuz (Dördüncüsü ben!) Okuduğum şiirden etkilendim. “Şerh et” diyorlar, yutkunuyorum. Aklıma da Haşim’in “şiiri açıklamak, bülbülü eti için kesmeye benzer” anlamındaki sözü geliyor. İffet hocahanım “bırakın çıksın” dedi. “Anladığı okuyuşundan belli!”

Bir gün astronomi dersinde Ömer Beygo “bütün bu âleme yobaz kafası bir sahip bulur, ve Allah der” deyince zıpkın yemişe döndüm ve “Bu mudur ilim!” tepkisi, çıt çıkmayan sınıfta yankılandı. Sustu, bakıştık. Dersten sonra, inanın ki özür diledi. “İnkâr yoktur o sözümde. ‘İzahını, işleyiş bilgisini görmezlikten gelirler’ anlamına söyledim” türünden savunma cümleleri kullandı. Ondan sonraki ilişkilerimiz ağlamadan anlatamadığım hatıralarla doludur. Yukarıda hastalığımdan söz etmiştim ya. O arada yazılılar sözlüler olmuş. Benim hânem bomboş. İşgüzar öğrencinin biri kalkıp benim durumumu sordu. Verdiği cevap şu: “Bu dersin asıl amacı matematik nosyonu kazandırmak. Ben şekillerin değil, asılların hocasıyım. O arkadaşında matematik nosyonu var, evvelce aldığı notu da aynen karnesine yazdım.”

Okullarımı ve hocalarımı çok sevmişimdir ve sık sık da hâlâ rüyalarımda görürüm. Nurettin Topçu hoca, İsmail Hilmi Soykut hoca, Cemil Reşit hoca, İsmail Kemal hoca... “Bâis–i şekvâ bize hüzn–ü umumidir Kemâl! Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına” beyti bana, sadece bir sene kendisinde okuduğum Fikret hocahanımı hatırlatır. Toktamış Ateş’in annesiydi ve sırf bu yüzden ona bir gizli sempatim vardır. Çok kızsam da “Fikret hocahanımın oğlu” diyorum.

“Şapka vardı, üniforma vardı, baskı vardı, nefes aldırmazlardı.” Yoktu böyle bir şey. Bütün 68’lilerle 58’lilerle aynı yerlerden geçtik; biz “tek tip” miyiz? Ben daha lisedeyken yazı yayınladım! 27 Mayıs’a, karşı eylem koydum; hem de sınıf tahtasına dörtlükler yazarak! Üniversitede Orhan Aldıkaçtı’ya (bir arkadaşımla) soru notu gönderdim küplere bindi. Topçu hocaya “sosyalizm” kelimesini olumlu terkiplerde kullanmaya başladığı için muhalefet ettim, mahzun bir tebessümle “haklısın bir açıdan” demekle yetindi.

Çok uzar bu bahis. El yazımla 800 küsur sayfa yazdım, hâlâ neşre hazır değil. 1950’li 60’lı yıllar maalesef yanlış biliniyor.

Şu önlüğe de biraz dokunayım. Önlük bir özgürlüktü. Yalınayak gezen çocuklar vardı o zamanlar. Önlük, okulda bir eşitlik sağlıyordu... Öğretmenler de önlüklüydü ve çok doğru bir uygulamaydı. Bir gün anlatırım.

Hüküm cümlemi bir daha tekrarlayayım: “1950’li yılların müspetleri 27 Mayıs’a rağmen 1960’lı yılları kurtardı; ama 1960’lı yılların menfileri 1970’li yılları zehirledi.” Tedahüller zühuller bunu görememekten doğuyor.


08.05.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (06.05.2003) - [SERBEST VURUŞ] Hüzünlü Kanarya

> (04.05.2003) - Birey, sorumluluk, sistem

> (01.05.2003) - Hayata dönün, hayata!

> (01.05.2003) - Solak Galatasaray

> (27.04.2003) - Gerginlik değil, üreten uzlaşmacılık

> (24.04.2003) - Aydınlar ve siyaset

> (22.04.2003) - [SERBEST VURUŞ] Sergen ve Fenerbahçe

> (20.04.2003) - Peki bu meşru mudur?

> (17.04.2003) - Bir hicran hikâyesi

> (15.04.2003) - [SERBEST VURUŞ] Kadri Aytaç’ları hatırlamak




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.