|
Ağustosböceği yaşamı sürmek...
İşin ucunda ister bir aile, ister bir şirket, isterse bir devlet olsun, ekonomik yetersizliğin kaynağında harcamaların karşılanması için yeterli gelir düzeyine sahip olunmaması yatıyor.
İster istemez, bu durumda, yani gelirinden fazla harcama eğilimi ailenin, şirketin veya devletin bütçesinde açık verilmesi sonucunu doğuruyor. Bu açığın kapatılması, herhangi bir şekilde ek kaynak arayışını veya bulunamadığında borçlanmayı beraberinde getiriyor. Açığın devamlılık kazanması ve borçların geri ödenememesi de sonuç itibarıyla haciz memurunun kapıya dayanmasını...
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1950’li yıllara kadar ayağını yorganına göre uzatan, bütçesi fazla veren, dolayısıyla borçlanma ihtiyacı olmayan bir ülke idi.
İş başına gelen hükümetlerin gelirlerinden fazla harcama yapma eğilimi içerisine girmesi ile zamanla bu tablo ve anlayış tersine döndü. İç ve dış borçlanma başladı. Taşınamaz boyutlara ulaşan aşırı borçlanmanın getirdiği yük en nihayetinde ekonomik krizlerin gerekçesi halini aldı.
Türkiye’de yaşanan ekonomik krizlerin kaynağında bütçe ve ödemeler dengesi açıkları ve bu açıkların kapatılması için uygulanan borçla ekonomiyi çevirme yöntemi yatıyor. Giderek borçla ekonomiyi yönetme, borcu borçla çevirmeye dönüştü. Bu da ekonominin yönetilmesini iyice zorlaştırdı. Ekonomiyi yönetilemez konuma taşıdı.
Türkiye’ye, 1923’ten 2002 yılına kadar gelirlerin üzerinde harcama yapmanın maliyeti 206,7 milyar, ürettiğinden fazlasını tüketmenin sonucu ortaya çıkan dış ödemeler dengesi açığının bedeli de 53,2 milyar dolar. Bazı dönemler hariç 80 yıldır ayağını yorganına göre uzatmamanın Türkiye’ye çıkarttığı toplam fatura 260 milyar dolar.
Bu yapının sonucunda çıkan ağır fatura aynı zamanda iç ve dış borçlanmayı kaçınılmaz kılıyor. Türkiye 1932 yılında 46,5 milyon dolar dışarıdan, 1933 yılında da 11,8 milyon dolar içeriden borçlanmaya başlıyor. Bu başlangıç sonrası bugün dış borçlar 131,5 milyar dolara, iç borçlar ise 106,6 milyar dolar seviyesine ulaşmış durumda. Toplamda gelinen nokta 238 milyar dolar.
Şimdi, ilgili ilgisiz her kesim tüm yoğunluğumuzla bu borçları nasıl azaltırız, geri öderiz üzerine uğraşır gibi yapıyoruz. Akıllandığımız, geçmişten ders çıkarttığımızın söylenmesi mümkün değil. Çünkü, her şey eskisinin tıpkısının aynısı. Yine gelirlerimizden fazlasını harcamayı sürdürüyor, yine ürettiğimizin üzerinde tüketme alışkanlıklarımızdan geri durmuyoruz.
Kuşkusuz, dalgalı kur ve sıkı para politikalarının uygulanması doğru. Bu silahlar ithalat eğilimini frenlemede önemli roller üstleniyor. Üreticileri ihracat yapmaya otomatik olarak yönlendiriyor. Ancak, sınırlı ürün çeşitliliği ve teknolojik yetersizlik dış piyasaların ürünlerimize olan talebini arzu edilen boyuta taşımasına yetmiyor. Özellikle, kamu tarafından üretilen sanayinin kullandığı girdilerin dünya fiyatları üzerinde olması rekabet koşullarını daha da bozuyor. İhraç mallarının dış piyasalarda aranır olması öncelikle bunun tersine dönmesine bağlı...
Önemli bir diğer nokta ise kamu harcama disiplini reformunun hayata geçirilmesi. Burada önemli olan açığa yol açan sosyal güvenlik, yerel yönetimler, kamu iktisadi kuruluşları, iç ve dış borç faiz ödemeleri gibi kara deliklerin etken önlemler alınarak kapatılması.
İkinci bir husus ise verginin tabana yayılması ile vergilendirilmeyen kesim ve gelirin dışarıda bırakılmaması ile işin gelir kısmının sağlıklı bir yapıya kavuşturulması.
Görünen köy kılavuz istemez. Ekonomideki kötü gidişin nedenleri de çözüm yolları da belli. Mesele, uygulanan yöntemin doğruluğu ve uygulayıcıların kararlılığı. Bugün için uygulanan yöntemin kuşkusuz eksikleri var. Ama, hatalı olduğu söylenemez. Burada sorun, uygulamacıların kararlığı ve inandırıcılığı etrafında düğümleniyor. Mevcut hükümetin kararlı gayretleri bu bakımdan iyi sinyaller veriyor.
08.05.2003
|