İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
08.05.2003
Perşembe
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP


  Yorum

Demokrasi ve millet inşası

Şükrü Hanioğlu



Milletlerin devlet kurmadığı, devletlerin millet inşa ettikleri gerçeğinin ışığı altında, bu sürecin milliyetçi tarih yazıcıların varsaydıkları tabiîlikten oldukça uzak olduğunun altını çizmek gerekir. Ancak, bilhassa I. Dünya Savaşı sonrasında ulus–devletin, tarihî gelişimin nihaî merhalesi olduğuna duyulan inanç ile bu yapının doğuşunun kaçınılmazlığını vurgulayarak, ona ulaşılmasını “milletin önlenemez zaferi” olarak sunan tarihçilik bu sürecin günümüz toplumlarında fazlaca sorgulanmaksızın kabul edilmenin ötesinde kutsanması sonucunu yaratmışlardır.

Uluslu devletler

Günümüz bireyi için geriye bakarak “Türk”, “Makedon”, “Yunan”, “Pakistan”, “Suriye” milletlerinin nasıl yaratıldıklarını düşünmek yerine aslında “hep varolmuş” olan bu varlıkların devletler kurduklarını düşünmek daha mantıklı gözükebilir. Böylesi bir devlet–millet ilişkisi kurgusu, hiç şüphesiz, ulus–devletin hoşuna giden, bunun ötesinde yaratmaya çalıştığı bir ilişki biçimidir. Ancak, böylesi bir kurgunun ulus–devletlerin karşılaştıkları sorunların ne anlaşılması, ne de çözümlenmesinde faydalı olamayacağı açıktır. İlginçtir ki, kendi hususî lügatleri çerçevesinde “millet” değil de “halk” ve bunun üyesi, yeni bir üst kimlik sahibi bireyler yaratmaya çalışan çok uluslu devletler de benzeri iddialar ve tezler kullanmaktan geri kalmamışlardır. “Sovyet halklarının kardeşliği,” “Güney Slavlarının tarihsel mücadelesi” gibi sloganlar aslında ulus–devlet yaratılması sürecini kutsayan “İlliryalılardan Enver Hoca’ya kadar Arnavut milleti” benzeri ifadelerden fazla da farklı değildirler.

Millet yaratma

Millet yaratılması zor bir süreçtir. Unutulmamalıdır ki, Avrupa kıtasının belli bir bölümünde ortaya çıkan bu yapının tüm dünya için geçerli model olarak takdimi beraberinde “millet inşa” sürecini daha da zorlaştıran sorunları getirmiştir. Cetvellerle, karakuşî kararlarla çizilen sınırlar ve yaratılan devletler, söz konusu inşa hareketini gerçekleştirmenin ne denli zor olduğunu uygulamada fazlasıyla görmüşlerdir. Bu süreçte, uygulayıcı devletin merkezî gücü, iktisadî kaynakları, coğrafyasının daha evvel merkezî bir devletin ne denli kontrolünde olduğu, nüfûsunun etnik, dinî dağılımı, yerleşikliği benzeri unsurlar başarıya ulaşılmasında ciddî rol oynamaktadırlar. Ancak, bu sürecin zor olduğu ölçüde, iyi uygulanma koşuluyla, başarı şansı yüksek bir uygulama olduğunu da vurgulamak gereklidir. Bir “tarihî tesadüf” sonucu yaratılan Ürdün Devleti’nin uzun süreli gayretleri sonucunda inşa edilen “Ürdün milleti” Ortadoğu toplumları içindeki yerini almış, Doğu Sorunu çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin lehlerine reform yapacağı Hıristiyanların yaşadığı coğrafî alanı tanımlamak için yeniden yaratılan “Makedonya” sözcüğü (bu sözcük Ortaçağ’da kullanıldığı zaman Hersek’i de içine alan, değişik bir coğrafyayı kapsardı) günümüzde inşa edilme sürecinde olan “Makedon milleti”nin temel taşı olmuş, 1947 yılında Hind Müslümanı kimliğini terk ederek “Pakistan milleti”nin fertleri haline gelen bireylerin çocukları kendilerini böylesi bir yapının unsurları olarak görmeye başlamışlar, bayraklar altında toplanan Afrika kabileleri ise “millî çıkarları” uğruna birbirleriyle mücadeleye girişmişlerdir.

Millet inşa etme

Bu belki de şaşılacak derecede başarılı “millet inşa etme” süreçlerinin en belirgin zaafı modern “milletlerin” demokrat olmayan ve gereğinde baskıcılığa dönüşen iktidarlar elinde yaratılmasıdır. Bu sürecin tamamlanmasına değin Batı demokrasisi kurallarının bu toplumlarda uygulanmaları, sürecin aksamasına, yara almasına, bazı uç misâllerde ise başarısızlıkla sona ermesine neden olmaktadır. Nitekim, bu inşa hareketlerinin önemli bir bölümünde, Kore, Pakistan ve Burma misâllerinde olduğu gibi, ordunun temel uygulayıcı olarak ortaya çıkması tesadüf eseri değildir. Çağdaş millet inşası süreçlerinde yeni kimlikler yaratılması, etnik kimliklerin çok daha kemikleşmiş bir nitelik kazanması, kendi “millet” yaratma sürecini tamamlayan “gelişmiş” milletlerin bu uygulamayı sonuçlandıramamış devletlere yönelttikleri baskıcılık suçlamaları ve ideolojik propaganda tekelinin teknololojik gelişmeler nedeniyle imkânsız hale gelmesi benzeri nedenlerle çok daha zordur.

Kaynaşmış bir kitle

Diğer bir ifade ile “millet” ya da “halk” yaratma eylemleri “demokratikleşme” ile zıt bir etkileşim içindedirler. “Sovyet Halkı”, Stalin gibi bir lider yönetiminde birlikteliğinin en üst noktasına ulaşırken, gittikçe daha az baskıcı siyasetler uygulayabilen liderler elinde anlamsız bir kavram haline gelmeye başlamış ve Gorbaçov yönetiminde ise yeni milletlere dağılmıştır. Türkiye’de 1950 sonrası çok partili siyasî hayata geçiş ve demokratikleşme süreci ile birlikte “kaynaşmış bir kitle” olduğu varsayılan “Türk milletinin”, zannedildiği gibi süreci tam anlamıyla ikmal edemediği görülmüştür. Irak, Pakistan gibi ülkelerin sık sık demir yumruk gösteren yöneticiler tarafından yönetilmesi, bu liderlerin kişisel düşünce ve ihtiraslarıyla değil, söz konusu sürecin daha demokratik yollarla sürdürülebilmesinin imkânsızlığı ile daha iyi açıklanabilir. “Irak milleti”nin yaratılmasında şimdiye değin ne ölçüde başarı sağlanmış olduğu ise kuşkusuz bu ülkeye getirileceği iddia olunan “demokrasi”nin uygulanmasında ortaya çıkacaktır. Bu milletin yaratılması sürecinde, nüfusun etnik ve dinî dağılımı ile yerleşiklik düzeyinin inşacılara fazla yardımcı olmadığı ortadadır. Gene, bu ülke coğrafyasının önemli bölümlerinin yüzyıllar boyunca merkezce doğrudan kontrol edilmeyen uç yerleşim alanları olarak idare edilmiş olması da söz konusu girişimi zorlaştırıcı mahiyette bir unsur olmuştur. Irak’ın bu alandaki en önemli şansı şimdiye kadar iyi kullanıldığını söylemenin pek de kolay olmadığı iktisadî kaynaklarıdır. Bunların akılcı kullanımı ve âdil dağıtımı, “Irak milleti”nin ayrılmaz parçası bireyler yaratabilmek için belki de tek çaredir.

08.05.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




Diğer Yorumlar

> ‘Saddam’ın dulları’ ve millî despot sevgisi Rıza Hilal (08.05.2003)

> BM’nin Irak’taki başarısızlığı sonunu getirir mi? Ramazan Gözen (07.05.2003)

> CHP ve Türk demokrasisi Gökhan Bacık (07.05.2003)

> Küresel harpler serisi ve savunmasız dünya Durmuş Hocaoğlu (06.05.2003)

> ABD siyasetinde iki ekol William Row (06.05.2003)

> Denktaş’ın yumurtası HERKÜL MİLLAS (05.05.2003)

> Savaşı görmek Naci Bostancı (04.05.2003)

> Türkiye örnek ülke olabilir mi? Cem Özdemir (04.05.2003)

> Yakınlaşma mı, yalnızlaşma mı? NİHAL BENGİSU KARACA (04.05.2003)

> Medeniyet ayinleri ve imaj denetimi Nazife Şişman (03.05.2003)

> Irak Savaşı’nda kazananlar ve kaybedenler Emir Tahiri (03.05.2003)

> Türkmenlerin savaş sonrası konumları Soner Çağaptay (02.05.2003)

> Reform başka şeydir, ‘Batılılaşma’ başka şey! ALEV ALATLI (02.05.2003)

> Siyasi krizler ve ekonomik maliyetleri Muhammet Akdiş (01.05.2003)

> Türkmenler ya da Kuzey Irak’ın yumuşak karnı Soner Çağaptay (01.05.2003)







GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.