Milletlerin devlet kurmadığı, devletlerin millet inşa ettikleri gerçeğinin ışığı altında, bu sürecin milliyetçi tarih yazıcıların varsaydıkları tabiîlikten oldukça uzak olduğunun altını çizmek gerekir. Ancak, bilhassa I. Dünya Savaşı sonrasında ulus–devletin, tarihî gelişimin nihaî merhalesi olduğuna duyulan inanç ile bu yapının doğuşunun kaçınılmazlığını vurgulayarak, ona ulaşılmasını “milletin önlenemez zaferi” olarak sunan tarihçilik bu sürecin günümüz toplumlarında fazlaca sorgulanmaksızın kabul edilmenin ötesinde kutsanması sonucunu yaratmışlardır.
Uluslu devletler
Günümüz bireyi için geriye bakarak “Türk”, “Makedon”, “Yunan”, “Pakistan”, “Suriye” milletlerinin nasıl yaratıldıklarını düşünmek yerine aslında “hep varolmuş” olan bu varlıkların devletler kurduklarını düşünmek daha mantıklı gözükebilir. Böylesi bir devlet–millet ilişkisi kurgusu, hiç şüphesiz, ulus–devletin hoşuna giden, bunun ötesinde yaratmaya çalıştığı bir ilişki biçimidir. Ancak, böylesi bir kurgunun ulus–devletlerin karşılaştıkları sorunların ne anlaşılması, ne de çözümlenmesinde faydalı olamayacağı açıktır. İlginçtir ki, kendi hususî lügatleri çerçevesinde “millet” değil de “halk” ve bunun üyesi, yeni bir üst kimlik sahibi bireyler yaratmaya çalışan çok uluslu devletler de benzeri iddialar ve tezler kullanmaktan geri kalmamışlardır. “Sovyet halklarının kardeşliği,” “Güney Slavlarının tarihsel mücadelesi” gibi sloganlar aslında ulus–devlet yaratılması sürecini kutsayan “İlliryalılardan Enver Hoca’ya kadar Arnavut milleti” benzeri ifadelerden fazla da farklı değildirler.
Millet yaratma
Millet yaratılması zor bir süreçtir. Unutulmamalıdır ki, Avrupa kıtasının belli bir bölümünde ortaya çıkan bu yapının tüm dünya için geçerli model olarak takdimi beraberinde “millet inşa” sürecini daha da zorlaştıran sorunları getirmiştir. Cetvellerle, karakuşî kararlarla çizilen sınırlar ve yaratılan devletler, söz konusu inşa hareketini gerçekleştirmenin ne denli zor olduğunu uygulamada fazlasıyla görmüşlerdir. Bu süreçte, uygulayıcı devletin merkezî gücü, iktisadî kaynakları, coğrafyasının daha evvel merkezî bir devletin ne denli kontrolünde olduğu, nüfûsunun etnik, dinî dağılımı, yerleşikliği benzeri unsurlar başarıya ulaşılmasında ciddî rol oynamaktadırlar. Ancak, bu sürecin zor olduğu ölçüde, iyi uygulanma koşuluyla, başarı şansı yüksek bir uygulama olduğunu da vurgulamak gereklidir. Bir “tarihî tesadüf” sonucu yaratılan Ürdün Devleti’nin uzun süreli gayretleri sonucunda inşa edilen “Ürdün milleti” Ortadoğu toplumları içindeki yerini almış, Doğu Sorunu çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin lehlerine reform yapacağı Hıristiyanların yaşadığı coğrafî alanı tanımlamak için yeniden yaratılan “Makedonya” sözcüğü (bu sözcük Ortaçağ’da kullanıldığı zaman Hersek’i de içine alan, değişik bir coğrafyayı kapsardı) günümüzde inşa edilme sürecinde olan “Makedon milleti”nin temel taşı olmuş, 1947 yılında Hind Müslümanı kimliğini terk ederek “Pakistan milleti”nin fertleri haline gelen bireylerin çocukları kendilerini böylesi bir yapının unsurları olarak görmeye başlamışlar, bayraklar altında toplanan Afrika kabileleri ise “millî çıkarları” uğruna birbirleriyle mücadeleye girişmişlerdir.
Millet inşa etme
Bu belki de şaşılacak derecede başarılı “millet inşa etme” süreçlerinin en belirgin zaafı modern “milletlerin” demokrat olmayan ve gereğinde baskıcılığa dönüşen iktidarlar elinde yaratılmasıdır. Bu sürecin tamamlanmasına değin Batı demokrasisi kurallarının bu toplumlarda uygulanmaları, sürecin aksamasına, yara almasına, bazı uç misâllerde ise başarısızlıkla sona ermesine neden olmaktadır. Nitekim, bu inşa hareketlerinin önemli bir bölümünde, Kore, Pakistan ve Burma misâllerinde olduğu gibi, ordunun temel uygulayıcı olarak ortaya çıkması tesadüf eseri değildir. Çağdaş millet inşası süreçlerinde yeni kimlikler yaratılması, etnik kimliklerin çok daha kemikleşmiş bir nitelik kazanması, kendi “millet” yaratma sürecini tamamlayan “gelişmiş” milletlerin bu uygulamayı sonuçlandıramamış devletlere yönelttikleri baskıcılık suçlamaları ve ideolojik propaganda tekelinin teknololojik gelişmeler nedeniyle imkânsız hale gelmesi benzeri nedenlerle çok daha zordur.
Kaynaşmış bir kitle
Diğer bir ifade ile “millet” ya da “halk” yaratma eylemleri “demokratikleşme” ile zıt bir etkileşim içindedirler. “Sovyet Halkı”, Stalin gibi bir lider yönetiminde birlikteliğinin en üst noktasına ulaşırken, gittikçe daha az baskıcı siyasetler uygulayabilen liderler elinde anlamsız bir kavram haline gelmeye başlamış ve Gorbaçov yönetiminde ise yeni milletlere dağılmıştır. Türkiye’de 1950 sonrası çok partili siyasî hayata geçiş ve demokratikleşme süreci ile birlikte “kaynaşmış bir kitle” olduğu varsayılan “Türk milletinin”, zannedildiği gibi süreci tam anlamıyla ikmal edemediği görülmüştür. Irak, Pakistan gibi ülkelerin sık sık demir yumruk gösteren yöneticiler tarafından yönetilmesi, bu liderlerin kişisel düşünce ve ihtiraslarıyla değil, söz konusu sürecin daha demokratik yollarla sürdürülebilmesinin imkânsızlığı ile daha iyi açıklanabilir. “Irak milleti”nin yaratılmasında şimdiye değin ne ölçüde başarı sağlanmış olduğu ise kuşkusuz bu ülkeye getirileceği iddia olunan “demokrasi”nin uygulanmasında ortaya çıkacaktır. Bu milletin yaratılması sürecinde, nüfusun etnik ve dinî dağılımı ile yerleşiklik düzeyinin inşacılara fazla yardımcı olmadığı ortadadır. Gene, bu ülke coğrafyasının önemli bölümlerinin yüzyıllar boyunca merkezce doğrudan kontrol edilmeyen uç yerleşim alanları olarak idare edilmiş olması da söz konusu girişimi zorlaştırıcı mahiyette bir unsur olmuştur. Irak’ın bu alandaki en önemli şansı şimdiye kadar iyi kullanıldığını söylemenin pek de kolay olmadığı iktisadî kaynaklarıdır. Bunların akılcı kullanımı ve âdil dağıtımı, “Irak milleti”nin ayrılmaz parçası bireyler yaratabilmek için belki de tek çaredir.
08.05.2003
|