Üstad Necip Mahfuz 1973 Ekim savaşı sonrası Kahire’deki kültürel forumlarda tekrarlanan ve milli despota olan sevgiyi belirten ‘Abdunnasır’ın eliyle gelen yenilgi Sedat’ın eliyle gelen zaferden daha güzel.’ yollu söylemi hatırlatmıştı bana.
Mısır’daki ordunun harekete geçtiği 1952 yılının ellinci yıldönümü münasebetiyle Necip Mahfuz, aylar önce El–Ehram gazetesiyle yaptığı söyleşide (10.07.2002) Mısırlı ve Arap aydınların, Enver Sedat’ı 1973 Ekim’inde savaşmasına ve 1967 yenilgisi sonrası işgal edilen Mısır topraklarını geri almasına rağmen hain olarak görürken; Abdunnasır’a Sina’nın, Golan Tepelerinin, Filistin’in geriye kalan kısmının ve Kudüs’ün işgaline yol açan 1967 Haziran’ındaki yenilgisine rağmen ulusal bir kahraman olarak bakması karşısındaki şaşkınlığını dile getirmişti.
Yenilgiye uğramış milli kahramana yönelik böylesi bir sevgiye yetmişli yıllarda Mısırlı yazar Mustafa El–Huseyni tarafından ‘Abdunnasır’ın dulları’ ifadesi kullanılmıştı. Görünen o ki ‘liderin dulları’ olgusu Saddam Hüseyin’in yenilgisi ve rejiminin düşüşü ile birlikte bir kez daha tekerrür etti. Saddam’ın dullarından bir grup Arap aydın ve siyasetçinin ortak noktası milli despot sevgisi, yani despotluğu Arap milliyetçiliği adıyla meşrulaştırmaktı.
Oryantalistlerin piri Bernard Lewis ‘İslam’ın Krizi’ adlı son kitabında Irak’taki Baas rejiminin Nazi ve Stalin geleneklerinin bir uzantısı olduğunu ortaya koyuyor. Bu yüzden yetmişli yılların sonunda Bağdat’tan start alan ve Arap dünyasının kültür ve siyasi çevrelerinde faaliyet gösteren ‘Saddamcı’ olgu, Stalin ve Nazi geleneklerinin baştan çıkardığı birçok aydın ve siyasetçiyi kendine çekti. Abdunnasır’ın dullarını, Sedat düşmanlarını, nasyonal sosyalizme inananları, antisemitistleri bünyesinde barındırdı bu olgu. Yetmişli yılların sonunda Mısırlı bir grup Saddamcı aydın ve sanatçının Bağdat’a taşınması Mısırlılarca garip karşılanmıştı. Mısır’ın Sina’sını geri almak için İsrail ile Camp David anlaşması imzalayan Sedat’a karşı ‘mücadele etmek’ iddiasıyla Arap Birliği’nden Saddam’ı ihraç eden ülkelerinin politikalarına düşman olmuştu bu grup.
Seksenli ve doksanlı yıllarda Saddamcı olgu Arapların doğu kapısı, İsrail’e düşman ve söylendiği üzere ABD’ye boyun eğmeyen Irak’ı savunma iddiasıyla Saddam’ı ve Saddamcılığı revaca çıkardı. Saddamcılığın taraftarları Amerikan emperyalizmi ve dünya Siyonizm’i ile çatışmasındaki ‘milliyetçiliği’ iddiasıyla Saddam’ın diktatörlüğünü görmezlikten geldiler.
Saddam’ın ‘nihai savaş’ olarak isimlendirdikleri savaşta yenilmesi, rejiminin düşmesi, baştaki çetenin kaçması ve ardından birer birer Amerikan güçlerine teslim olması, despot milliyetçi bir kahramana ağıt yakan ve adamlarının kendisine ihanet ettiğini belirterek hatta Irak halkını liderine ihanet etmekle suçlayarak gözyaşı döken ‘Saddam’ın dulları’ olmak suretiyle yok oldu Saddamcılar. Kaderin cilvesi Hitler ve Nazileri taklit ederken Alman halkını da aşağılık ve zayıflıkla nitelemişlerdi. Oysa bir gün dahi bu ‘Saddam’ın dulları’ çetesinin gündemine despotluğa, işkenceye, dillerin kulakların kesilmesine, idamlara, göçe, sürgüne ve aptalca savaşlara maruz kalan halk girmemişti.
Burada alınacak ders şu: Halklarına ülkelerini emperyalizmden kurtarma iddiasıyla despotluk uygulayan milliyetçi despot rejimler ulusal toprağı işgal ettiler. Irak’taki son yaşananlar ise emperyalizmin halkları milliyetçi despot yönetimden kurtarma ve demokrasiyi getirme iddiasıyla tekrar dönmesidir.
Arapların önünde Almanya ve Avrupa’da demokrasiyi gerçekleştirmenin elzem bir şartı olarak Nazilerin kökünden sökülmesi gibi bir yöntemle Saddamcılığı da kökünden sökmekten başka bir yol bulunmamakta. Tıpkı öncesindeki Arap milliyetçiliği adıyla despotluğu dayatan düşünce ve pratikler sistemi Nasırcılık gibi Saddamcılığın da kökleri Bernard Lewis’in de belirttiği üzere Arap–İslami köklere değil Stalin ve Nazizm’e dayanmaktadır. Ulusal birlik slogan düzeyinde kaldığı için halkın özgürlüğünün gasp edilmesi ve ülkenin işgaliyle son bulmaktadır.
Saddamcılığın ve milliyetçi despot projelerin kökünün sökülmesi bütün Arap ülkelerindeki vatandaşın özgürleşmesinin şartıdır. Araplar bağımsız demokratik devlet yapısı sürecini tamamlamadan aşiret ve kabile sürecinden kapsamlı Arap birliği sürecine sıçradılar. Bu yüzdendir ki pratikte birer aşiret ve kabile olarak kalırken Arap birliğini hayallerde yaşamaktalar.
Saddamcılık ve milliyetçi despotizm bitirilmeden ne özgürlük gelir, ne bağımsızlık ne de birlik. Nazilik bitirilmeden Almanya’nın demokrasiye geçmesi, bağımsızlığı ve birliği mümkün değildi. Tabii Saddamcılığı bitirmek, çocuğu yıkanacağı suya atmak anlamına gelmez. Zira ortada demokrat olmuş Naziler, liberalliğe dönüş yapmış Nasırcılar, Rusya’da ve Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşü sonrası sosyal demokrat olmuş komünistler bulunmakta. Bizde ise durum Irak’ta yaşanacaklara bağlı. Oradaki Saddamcılığın bitmesi ve Baasçıların Arap dünyasına ilham kaynağı olacak demokrasiye en yakın rejimin kurulması için demokrasiye geçmesi ümit edilmekte.
Şarkulevsat, 3 Mayıs 2003
08.05.2003
|