| |
“Siz kendinizi düzeltmeye bakın!”
İnsan, başkalarının dalalet, küfür ve küfranıyla meşgul olmak yerine, kendisinin hidayette olup olmadığı üzerinde durmalı ve istikamet adına hep kendini sorgulamalıdır ki, kurtuluşa ermenin en kestirme yolu da bu olsa gerek.
Kur’an–ı Kerim, sıhhatli bir aile ve toplumun oluşması adına her şeyden evvel, fertlerin sıhhatli olmalarına büyük bir önem vermiş ve bunun için de pek çok emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. O, adeta her şeyi ferdin kendini düzeltmesine, kendini görüp gözetmesine bağlamıştır. “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) ayetiyle bu gerçek hatırlatılır ve insan kendi vazife ve sorumluluklarına yönlendirilir. Evet insan, başkalarının dalalet, küfür ve küfranıyla meşgul olmak yerine, kendisinin hidayette olup olmadığı üzerinde durmalı ve istikamet adına hep kendini sorgulamalıdır ki, kurtuluşa ermenin en kestirme yolu da bu olsa gerek.. evet, siz, hidayette olduktan sonra başkalarının dalalet, küfür ve küfranı asla size zarar vermeyecektir.
Kur’an–ı Kerim, bu tür ayetleriyle şu hususlara dikkat çekmektedir:
1) Başkaları küfür ve küfran içinde bulunurken, bir Müslüman, kendi köşesine çekilip şahsî ibadet ü taat ve evrâd ü ezkârla yetinmemelidir; ehl–i dalâletin menfi yollarına alternatif olarak onun da kendisine göre bir yolu–yöntemi olmalıdır ve o, bu çerçevede hizmetlerini devam ettirmelidir.
2) Müslümanın vazifesi, envâr–ı imâniye ve Kur’aniyeyi neşretmek ve O’nu muhtaç gönüllere duyurmaktır. O, bu yolla rûhen perişan ve dâğidâr kimselerin imdadına koşmuş ve onlara manen nefes alacakları bir ortam hazırlamış olacaktır.
3) O, bütün bunları yaparken, önüne çıkan engeller karşısında sarsılmadan Allah’ın tevfik ve inayetiyle bunların hepsini aşacak ve doğru bildiği yolda yürümeye devam edecektir.
Evet, bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Kur’an–ı Kerim, her şeyden önce ferdin ahlak ve karakteri üzerinde durmakta ve adeta diğer her şeyi bunun üzerine bina etmektedir. Ona göre şahsî hayatı müstakim olmayan kimselerin mükemmel bir cemaat ve cemiyet oluşturması da bahis mevzuu değildir. Namazında, niyazında ve Allah’a teveccühünde insanlarla muamelesinde samimi olmayan bir insanın topluma bir hayır vaat etmesi de söz konusu olamaz. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadisi şerifiyle bu konuyu bir buudu ile şöyle tenvir ederler: “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, Allah ve Rasulü’nün zimmetini alan bir Müslümandır.” Bu sözün mefhum–u muhalifi şudur: Bir kimse bizim namazımızı kılmıyor, kıblemize dönmüyor ve kestiğimizi yemiyorsa Allah ve Rasulü’nün nezdinde onun zimmetinden söz edilemez.
Huzuru yakalamak için...
Bugün bizim de, bu sınıfa dahil olan ve inançları itibariyle kalbî dünyaları kararmış pek çok bildiğimiz insan vardır ki, bu kimselerle daha samimi diyaloglar kurarak onlara kalbimizin en samimi soluklarını duyurma mecburiyetindeyiz. Biz şuna inanıyoruz ki, insanların hayat standartları ne kadar yüksek olursa olsun, yine de bu insanlar huzurlu olmayabilirler; olmayabilirler zira gönül, onu yaratan Allah’a (celle celâluhu) imanla aydınlanmadıktan ve vicdan da iman ve Kur’an nuruyla nurlanmadıktan sonra insanın huzur ve itminana kavuşması mümkün değildir.
Evet, bizim en büyük gayemiz, herkesi imanın diriltici iklimiyle tanıştırarak, onların dünyada huzura kavuşmalarına, ahirette de Allah’ın rıza ve rıdvanına mazhar olmalarına vesile olmaktır.
|