Uzun bir aradan sonra İstanbul’a döndüğümden bahseden son yazımı okuyan bazı okuyucular “hayırdır abi, yine nerelerde geziyordun?” diye serzenişlerde bulundular. Sanki devamlı geziyormuşum gibi bir mana çıkarılabilecek bu tip sorulara biraz bozulsam da cevap veriyor ve “hasbelkader bir iş için yurtdışında idim” deyip geçiyorum.
Türkiye’nin bilimselliği ve inandırıcılığı olmayan ‘kırmızı çizgi’lere sahip olduğu tek alan Kürt meselesi değil. Laikliğin tanımlanma ve işlevselleşme biçimi de gayrı gerçekçi bir ideolojik tavır haline gelmiş durumda. Düşünün ki bu laiklik anlayışı kimlerin iktidar olabileceğini, hatta siyaset yapabileceğini belirlemekle kalmıyor; siyasetçiyi de askerin uzantısı haline getiriyor.
Yol azığı olarak yanıma Bahtiyar Vahapzade’nin şiirlerinden bir demet aldım. Orta Asya’ya ait çok şey duyup okudum, ama ilk defa gidiyorum. Uçakta karşılaştığım simalar, memleketime, Erzurum’a gidiyormuşum hissi uyandırdı. Yüz hatları ve şiveleriyle ‘dadaş’larımdan farkı yoktu çevremdekilerin. Bakü ile karşılaşmadan önce birkaç nefes Bakü çekmek istedim, Vahapzade’den.
Irak Savaşı bitti; ancak tezkere kavgası bitmedi. Amerika’ya Irak Savaşı’nda kolaylıklar sağlayan hükümetin yetki tezkeresini Meclis’in reddetmesinden sonra Türkiye–ABD ilişkilerinin seyri merak konusuydu.
KKTC’nin serbest geçişlere müsaade etmesi Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafına büyük bir taktiksel avantaj sağladı. Bu girişim sayesinde bir dünya abuk sabuk analizin de yanlış olduğu ortaya çıktı. Türkler kitleler halinde Güney’e geçip iltica talebinde bulunmadılar. Kuzey’e gelen Rumlar aç ve perişan bir kitleyle karşılaşmadılar. Altyapısı gayet iyi ve hayat standardı pek de kötü sayılmayacak, eğitimli bir toplum buldular karşılarında.