Anadolu insanının; “beka”, “güvenlik”, “refah” ve “mutluluğunu” amaçlayan “barış içinde çağcıllaşma projesi”, geçmişte, “ıslahat”, “reform”, “yenileştirme”, “devleti küçültme” bugünlerde de “başkanlık veya yarı başkanlık modeline” geçiş ile gerçekleştirilebileceği zannedilmiş ve Anadolu insanı boş vaatlerle oyalanmıştır. Çağcıllaşma sorununun bir yönetim modelinin alınması, kılık kıyafetin değiştirilmesi veya herhangi bir ulusal gücün yenileştirilmesiyle gerçekleştirilemeyeceği, maalesef asırlardan beri anlaşılamamıştır. Nitekim, kolektivist sistemlerden türetilen ve tek partili dönemden beri uygulanan “merkeziyetçi”, “devletçi”, “bürokrasici” ve “emredici” yönetim yapısı üzerine, 1950’lerden beri parlamenter model yerleştirilmeye çalışılmış, ancak parlamenter çatı ile bürokratik yönetim yapısı arasında uyum ve denge sağlanamamış, dolayısıyla ülke siyasî istikrara, ekonomik refaha, sosyal ve kültürel huzura, bilimsel ve teknolojik ilerlemeye kavuşturulamamıştır.
Bürokratik yapı devam ederse
Bugün de parlamenter modelin, bütün dünyada ömrünü tamamlamış ve kokuşmuş bir İngiliz sistemi olduğu iddia edilmiş ve mevcut bürokratik yönetim yapısı üzerine “başkanlık veya yarı başkanlık” çatısının oluşturulması gündeme sokulmuştur. Türkiye’nin mevcut “karma sistem” ve “bürokratik yönetim” yapısı ile çağcıllaştırılamayacağı doğru, ancak tedavi yöntemi yanlış seçilmiştir. Seçim meydanlarında mevcut sistem ve yönetim yapısı ile ülkenin yönetileceğini iddia edenler, iktidara gelince ülkenin kronikleşmiş sorunlarının mevcut modelle çözümlenemeyeceğini anlayınca, “denize düşen yılana sarılır” misali, başkanlık veya yarı başkanlık modeline sarılarak, jeostratejik yanılgı içerisine girmiştir. Zira, katılımcı demokrasi içerisinde yer alan “başkanlık modelinin” ABD dışında, sadece İsviçre’de başarı ile uygulandığı, buna karşın “merkeziyetçi”, “devletçi”, “bürokrasici” ve “emredici” yönetim yapısı üzerine, oluşturulan “başkanlık modelinin”, katılımcı demokrasi ile ilişkisi olmadığı göz ardı edilmiştir. Nitekim dağılan SSCB’nin siyasî sistem ve dikey yönetim yapısından türetilen ve örneğin Ermenistan’da uygulanan başkanlık modelinin başarılı olduğu henüz kanıtlanamamıştır.
Türkiye’de mevcut bürokratik yönetim yapısı devam ettirildiği sürece, kamu personelinin % 90’ı yine merkezî idarenin emrinde çalıştırılacak, kamu hizmetlerinin ve yatırımlarının % 80’i yine merkezden yürütülecek ve 81 ilin yönetimi yine merkeze ait olacaktır. Böyle bir çağdışı yönetim yapısının tepesine “başkanlık”, “parlamenter” ya da bunlardan türetilen “Fransız”, “Alman” veya “İsrail” modellerini koymakla; rüşvetin, yolsuzluğun, adam kayırmanın, ihalelere fesat sokmanın, halkı kendi hür iradesiyle seçtiği yöneticilerce yönetmenin ve “barış içinde çağcıllaşma projesini gerçekleştirmenin” mümkün olmayacağı mevcut siyasî partilerce maalesef henüz algılanamamıştır.
Şayet bir ülkede aslî ve tali görevler belirlenmemişse, resmî ve sivil toplum alanları ayrılmamışsa, sivil kontrol ve denetim ilkesi benimsenmemişse, yönetimde insan yerine soyut kavramlar ön plâna geçirilmişse, halk yönetimden, denetimden ve karar verme sürecinden dışlanmışsa, oy pusulası seçmen için bir anlam ifade etmiyor ve bir torba şekerle değiştirme kâr sayılıyorsa, o ülkede çağcıllaşmayı veya kronikleşmiş sorunları çözümlemeyi parlamenter, başkanlık veya yarı başkanlık modellerinden beklemek son derece hatalı ve sakıncalı bir yaklaşım olmuştur. Ayrıca, parlamenter model için; bölge, idarî ve malî özerkliğe sahip yerel yönetimler oluşturulamıyorsa ve otoriter partiler çoğunlukta bulunuyorsa, başkanlık sistemi için; siyasî, idarî, malî ve yargı özerkliğine sahip eyalet yapısı teşkil edilemiyorsa, esnek ve demokratik partiler kurulamıyorsa ve çift meclis sistemi oluşturulamıyorsa ve halkın benimseyebileceği bir anayasa vücuda getirilmiyorsa, o ülkede başkanlık veya parlamenter modelin hâkim kılınması mümkün görülmemiştir. Nitekim Güney Amerika ülkelerinde sözde başkanlık modelinin, Türkiye’de ise sözde parlamenter modelin kolayca timokrasiye dönüşmesi, bu kuralların dikkate alınmamasından kaynaklanmıştır.
Demokrasinin vazgeçilmez temel unsurları olan siyasî partiler, Türkiye’de henüz katılımcı demokratik sistemi benimseyememiş, teşkilâtlarını ise yatay yönetim yapısına göre oluşturamamıştır. Dolayısıyla siyasî partilerin teşkilâtı, ülkenin karma sistem ve bürokratik yönetim yapısı ile paralellik oluşturmuş ve hangi siyasî parti iktidara gelirse gelsin “savunma”, “yargı”, “dış ilişkiler” ile “asayiş ve emniyetten”, oluşan devletin dört aslî görevini bürokratlara teslim etmiş, kendileri ise tali görevlerle meşgul olmuş ve bu idare tarzı da ülke yönetimi olarak algılamıştır. İşte, Türkiye’yi 1940’lardan beri yönetenler ve yönetmeye talip olanlar, maalesef gözlerini hep çatıya diktiği için temeli, yani yönetim yapısını ihmal etmiştir. Temelde yapılan bu yanlışlıklar çeşitli bahanelerle göz ardı edilmiş, detaylar üzerinde üretilen politikaların icraatı ise, daima siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel istikrarsızlıklara, aynı zamanda da, bilimsel ve teknolojik alanda geri kalmışlığa yol açmıştır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yönetim yapısı ile temsilî demokrasi arasında gerekli uyumun gerçekleştirilmesi ve yönetenlerle yönetilenler arasında dengenin oluşturulması için büyük çabalar harcanmıştır. Nitekim, ülke nüfusunun 13 milyon olduğu ve 10,3 milyonunun köylerde yaşadığı bir dönemde, yönetim yapısının “beka” ve “güvenlik” sütunlarını oluşturan dört aslî görevin ulusal çapta yönetenlerce, “refah” ve “mutluluk” sütunlarını oluşturan “ekonomi”, “sosyal, kültürel”, “bilim ve teknoloji” ile ilgili üç talî görevin de, mahallî yönetimlerce yerine getirilmesi için 442 sayılı Köy Kanunu çıkarılmıştır. Kanunun tasarısını takdim eden raportör bu konuda şunları ifade etmiştir: “Efendiler bu milletin kendini idare etmesi vakti pekâlâ gelmiştir ve kendini idare edecektir. Eğer kendisini idare edemeyecekse zaten biz idare edemiyoruz. Zaten bizim ekseriyetle kötü memurlarımızın elinde zebun olmaktansa kendi kendilerini idare etmeleri bin kere iyidir.”
Devleti tesis etmeye uğraşmak
Tasarı hakkında konuşan bir milletvekilinin ifadeleri ise, Türkiye’yi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar için şu önemli mesajları içermiştir: “Devleti tesis etmeye uğraşanlar, temeli ihmal ettikleri içindir ki ne kadar muazzam bir bina kurmaya çalışmışlarsa mutlaka yıkılmıştır. Evvelâ köyleri oluşturarak onların idaresini tanzim edip, aşağıdan yukarıya doğru idare yapacağımıza, tuhaf bir zihniyetle daima yukarıdan başlamışız. İstanbul’da teşkilât ve en çok olabilse büyük vilayet merkezinde yapılmış olan teşkilâttır. Fakat hep devlet teşkilâtı... Katiyen halk ve millet teşkilâtı yok.” Bunları ifade eden değerli milletvekili siyasî sistemle yönetim yapısı arasındaki dengenin önemini vurgulamıştır. Ancak, daha sonra çıkarılan yasalarla köy muhtarları seçilmiş bir yönetimin başkanı olmaktan ziyade, merkezî yönetimle köy arasında aracılık yapan hükûmetin bir memuru gibi düşünülmüş, köy yönetimleri de şeklî bir birim haline dönüştürülmüştür.
Sonuç olarak geçmişte “bürokratik yönetim” yapısı üzerine parlamenter çatının oturtulması nasıl liderlik sultasına ve karma sistemin oluşumuna yol açmışsa, bugün de aynı yapı üzerine başkanlık sisteminin oturtulmaya çalışılması başkanlık sultasının oluşturulmasına ve aynı zamanda otoriter sistemin yerleşmesine ortam hazırlayacağı bir öngörü olarak belirlenmiştir. Bunun için katılımcı demokrasinin gerekli kıldığı yatay yönetim yapısı oluşturulmadan başkanlık, parlamenter ya da bunlardan türetilen modellerin Türkiye’de oluşturulması, ülkenin kronik sorunlarını çözemeyeceği gibi, mevcut sorunların da artarak devamına yol açacağı düşünülmüştür.
Emekli General
09.05.2003
|