İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
09.05.2003
Cuma
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP


  Yorum

Başkanlık modeli

Korkmaz Tağma



Anadolu insanının; “beka”, “güvenlik”, “refah” ve “mutluluğunu” amaçlayan “barış içinde çağcıllaşma projesi”, geçmişte, “ıslahat”, “reform”, “yenileştirme”, “devleti küçültme” bugünlerde de “başkanlık veya yarı başkanlık modeline” geçiş ile gerçekleştirilebileceği zannedilmiş ve Anadolu insanı boş vaatlerle oyalanmıştır. Çağcıllaşma sorununun bir yönetim modelinin alınması, kılık kıyafetin değiştirilmesi veya herhangi bir ulusal gücün yenileştirilmesiyle gerçekleştirilemeyeceği, maalesef asırlardan beri anlaşılamamıştır. Nitekim, kolektivist sistemlerden türetilen ve tek partili dönemden beri uygulanan “merkeziyetçi”, “devletçi”, “bürokrasici” ve “emredici” yönetim yapısı üzerine, 1950’lerden beri parlamenter model yerleştirilmeye çalışılmış, ancak parlamenter çatı ile bürokratik yönetim yapısı arasında uyum ve denge sağlanamamış, dolayısıyla ülke siyasî istikrara, ekonomik refaha, sosyal ve kültürel huzura, bilimsel ve teknolojik ilerlemeye kavuşturulamamıştır.

Bürokratik yapı devam ederse

Bugün de parlamenter modelin, bütün dünyada ömrünü tamamlamış ve kokuşmuş bir İngiliz sistemi olduğu iddia edilmiş ve mevcut bürokratik yönetim yapısı üzerine “başkanlık veya yarı başkanlık” çatısının oluşturulması gündeme sokulmuştur. Türkiye’nin mevcut “karma sistem” ve “bürokratik yönetim” yapısı ile çağcıllaştırılamayacağı doğru, ancak tedavi yöntemi yanlış seçilmiştir. Seçim meydanlarında mevcut sistem ve yönetim yapısı ile ülkenin yönetileceğini iddia edenler, iktidara gelince ülkenin kronikleşmiş sorunlarının mevcut modelle çözümlenemeyeceğini anlayınca, “denize düşen yılana sarılır” misali, başkanlık veya yarı başkanlık modeline sarılarak, jeostratejik yanılgı içerisine girmiştir. Zira, katılımcı demokrasi içerisinde yer alan “başkanlık modelinin” ABD dışında, sadece İsviçre’de başarı ile uygulandığı, buna karşın “merkeziyetçi”, “devletçi”, “bürokrasici” ve “emredici” yönetim yapısı üzerine, oluşturulan “başkanlık modelinin”, katılımcı demokrasi ile ilişkisi olmadığı göz ardı edilmiştir. Nitekim dağılan SSCB’nin siyasî sistem ve dikey yönetim yapısından türetilen ve örneğin Ermenistan’da uygulanan başkanlık modelinin başarılı olduğu henüz kanıtlanamamıştır.

Türkiye’de mevcut bürokratik yönetim yapısı devam ettirildiği sürece, kamu personelinin % 90’ı yine merkezî idarenin emrinde çalıştırılacak, kamu hizmetlerinin ve yatırımlarının % 80’i yine merkezden yürütülecek ve 81 ilin yönetimi yine merkeze ait olacaktır. Böyle bir çağdışı yönetim yapısının tepesine “başkanlık”, “parlamenter” ya da bunlardan türetilen “Fransız”, “Alman” veya “İsrail” modellerini koymakla; rüşvetin, yolsuzluğun, adam kayırmanın, ihalelere fesat sokmanın, halkı kendi hür iradesiyle seçtiği yöneticilerce yönetmenin ve “barış içinde çağcıllaşma projesini gerçekleştirmenin” mümkün olmayacağı mevcut siyasî partilerce maalesef henüz algılanamamıştır.

Şayet bir ülkede aslî ve tali görevler belirlenmemişse, resmî ve sivil toplum alanları ayrılmamışsa, sivil kontrol ve denetim ilkesi benimsenmemişse, yönetimde insan yerine soyut kavramlar ön plâna geçirilmişse, halk yönetimden, denetimden ve karar verme sürecinden dışlanmışsa, oy pusulası seçmen için bir anlam ifade etmiyor ve bir torba şekerle değiştirme kâr sayılıyorsa, o ülkede çağcıllaşmayı veya kronikleşmiş sorunları çözümlemeyi parlamenter, başkanlık veya yarı başkanlık modellerinden beklemek son derece hatalı ve sakıncalı bir yaklaşım olmuştur. Ayrıca, parlamenter model için; bölge, idarî ve malî özerkliğe sahip yerel yönetimler oluşturulamıyorsa ve otoriter partiler çoğunlukta bulunuyorsa, başkanlık sistemi için; siyasî, idarî, malî ve yargı özerkliğine sahip eyalet yapısı teşkil edilemiyorsa, esnek ve demokratik partiler kurulamıyorsa ve çift meclis sistemi oluşturulamıyorsa ve halkın benimseyebileceği bir anayasa vücuda getirilmiyorsa, o ülkede başkanlık veya parlamenter modelin hâkim kılınması mümkün görülmemiştir. Nitekim Güney Amerika ülkelerinde sözde başkanlık modelinin, Türkiye’de ise sözde parlamenter modelin kolayca timokrasiye dönüşmesi, bu kuralların dikkate alınmamasından kaynaklanmıştır.

Demokrasinin vazgeçilmez temel unsurları olan siyasî partiler, Türkiye’de henüz katılımcı demokratik sistemi benimseyememiş, teşkilâtlarını ise yatay yönetim yapısına göre oluşturamamıştır. Dolayısıyla siyasî partilerin teşkilâtı, ülkenin karma sistem ve bürokratik yönetim yapısı ile paralellik oluşturmuş ve hangi siyasî parti iktidara gelirse gelsin “savunma”, “yargı”, “dış ilişkiler” ile “asayiş ve emniyetten”, oluşan devletin dört aslî görevini bürokratlara teslim etmiş, kendileri ise tali görevlerle meşgul olmuş ve bu idare tarzı da ülke yönetimi olarak algılamıştır. İşte, Türkiye’yi 1940’lardan beri yönetenler ve yönetmeye talip olanlar, maalesef gözlerini hep çatıya diktiği için temeli, yani yönetim yapısını ihmal etmiştir. Temelde yapılan bu yanlışlıklar çeşitli bahanelerle göz ardı edilmiş, detaylar üzerinde üretilen politikaların icraatı ise, daima siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel istikrarsızlıklara, aynı zamanda da, bilimsel ve teknolojik alanda geri kalmışlığa yol açmıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yönetim yapısı ile temsilî demokrasi arasında gerekli uyumun gerçekleştirilmesi ve yönetenlerle yönetilenler arasında dengenin oluşturulması için büyük çabalar harcanmıştır. Nitekim, ülke nüfusunun 13 milyon olduğu ve 10,3 milyonunun köylerde yaşadığı bir dönemde, yönetim yapısının “beka” ve “güvenlik” sütunlarını oluşturan dört aslî görevin ulusal çapta yönetenlerce, “refah” ve “mutluluk” sütunlarını oluşturan “ekonomi”, “sosyal, kültürel”, “bilim ve teknoloji” ile ilgili üç talî görevin de, mahallî yönetimlerce yerine getirilmesi için 442 sayılı Köy Kanunu çıkarılmıştır. Kanunun tasarısını takdim eden raportör bu konuda şunları ifade etmiştir: “Efendiler bu milletin kendini idare etmesi vakti pekâlâ gelmiştir ve kendini idare edecektir. Eğer kendisini idare edemeyecekse zaten biz idare edemiyoruz. Zaten bizim ekseriyetle kötü memurlarımızın elinde zebun olmaktansa kendi kendilerini idare etmeleri bin kere iyidir.”

Devleti tesis etmeye uğraşmak

Tasarı hakkında konuşan bir milletvekilinin ifadeleri ise, Türkiye’yi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar için şu önemli mesajları içermiştir: “Devleti tesis etmeye uğraşanlar, temeli ihmal ettikleri içindir ki ne kadar muazzam bir bina kurmaya çalışmışlarsa mutlaka yıkılmıştır. Evvelâ köyleri oluşturarak onların idaresini tanzim edip, aşağıdan yukarıya doğru idare yapacağımıza, tuhaf bir zihniyetle daima yukarıdan başlamışız. İstanbul’da teşkilât ve en çok olabilse büyük vilayet merkezinde yapılmış olan teşkilâttır. Fakat hep devlet teşkilâtı... Katiyen halk ve millet teşkilâtı yok.” Bunları ifade eden değerli milletvekili siyasî sistemle yönetim yapısı arasındaki dengenin önemini vurgulamıştır. Ancak, daha sonra çıkarılan yasalarla köy muhtarları seçilmiş bir yönetimin başkanı olmaktan ziyade, merkezî yönetimle köy arasında aracılık yapan hükûmetin bir memuru gibi düşünülmüş, köy yönetimleri de şeklî bir birim haline dönüştürülmüştür.

Sonuç olarak geçmişte “bürokratik yönetim” yapısı üzerine parlamenter çatının oturtulması nasıl liderlik sultasına ve karma sistemin oluşumuna yol açmışsa, bugün de aynı yapı üzerine başkanlık sisteminin oturtulmaya çalışılması başkanlık sultasının oluşturulmasına ve aynı zamanda otoriter sistemin yerleşmesine ortam hazırlayacağı bir öngörü olarak belirlenmiştir. Bunun için katılımcı demokrasinin gerekli kıldığı yatay yönetim yapısı oluşturulmadan başkanlık, parlamenter ya da bunlardan türetilen modellerin Türkiye’de oluşturulması, ülkenin kronik sorunlarını çözemeyeceği gibi, mevcut sorunların da artarak devamına yol açacağı düşünülmüştür.

Emekli General

09.05.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




Diğer Yorumlar

> Bingöl’de ‘gök ekinler’ solmasın diye... Ali Çolak (09.05.2003)

> Demokrasi ve millet inşası Şükrü Hanioğlu (08.05.2003)

> ‘Saddam’ın dulları’ ve millî despot sevgisi Rıza Hilal (08.05.2003)

> BM’nin Irak’taki başarısızlığı sonunu getirir mi? Ramazan Gözen (07.05.2003)

> CHP ve Türk demokrasisi Gökhan Bacık (07.05.2003)

> Küresel harpler serisi ve savunmasız dünya Durmuş Hocaoğlu (06.05.2003)

> ABD siyasetinde iki ekol William Row (06.05.2003)

> Denktaş’ın yumurtası HERKÜL MİLLAS (05.05.2003)

> Savaşı görmek Naci Bostancı (04.05.2003)

> Türkiye örnek ülke olabilir mi? Cem Özdemir (04.05.2003)

> Yakınlaşma mı, yalnızlaşma mı? NİHAL BENGİSU KARACA (04.05.2003)

> Medeniyet ayinleri ve imaj denetimi Nazife Şişman (03.05.2003)

> Irak Savaşı’nda kazananlar ve kaybedenler Emir Tahiri (03.05.2003)

> Türkmenlerin savaş sonrası konumları Soner Çağaptay (02.05.2003)

> Reform başka şeydir, ‘Batılılaşma’ başka şey! ALEV ALATLI (02.05.2003)







GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.