1999 Marmara depreminde, yalnız evlerimizin değil, gönlümüzün ve zihnimizin duvarlarının da yıkıldığını gördük. Uzun yıllar aramızda soğuk rüzgârların estiği Yunanistan, herkesten önce yardıma koştuğunda; Avrupa’dan, Japonya’dan, İsrail’den sivil toplum örgütleri, yürekli insanlar, kilometreleri yakın edip Adapazarı’na, Gölcük’e, Değirmendere’ye gelerek acılarımızı paylaştığında, aslolanın ırklar, milletler ya da mesafeler değil, ‘insanlık’ değerleri olduğunu anladık. Acılar evrenseldi, tıpkı iyilik, yardımseverlik ve civanmertlik gibi...
O büyük deprem, bir gerçeği daha can evimizden duyurdu bize: ‘Mal da yalan, mülk de yalan’... Bir gecede tüm servetini yitiren ve bir öğün yemek için tüm evsizlerle birlikte sıraya giren zenginlerin hikâyesi anlatıldı dilden dile... Devlet kurumlarının tüm ‘bencilliklerine’, anlaşılmaz korkularına ve engelleme çabalarına rağmen, sivil toplum örgütleri hiç alışılmadık ölçüde imkanlarını deprem kentlerine seferber etti. Nice isimsiz insan, meçhul kahraman; kendi yaşamını, evini, geçimini unutup başkalarının acılarını seyreltmek; yıkılmış evlerin ve çökmüş omuzların hüznü arasında bir umut ışığı parlatmak için didindi durdu. O günlerden, destansı insan öyküleri kaldı hafızalarda. Bu ülkenin insanlarının alamet–i farikası olan diğergamlık, kederde ve tasada birlik, başkalarının acısına ağlayabilmek gibi faziletlerin üstünü bağlayan küller dağıldı ve bir bilinç tazelenmesiyle zenginden yoksula, insandan insana, kentten kente, aramızda görünmez köprüler, sevgiden bağlar kuruldu. Ve anladık ki ortak acılar, felaketler, bizi birbirimize yaklaştırıyor, insan olduğumuzu bir kere daha hatırlatıyor.
Hafızalarımızda unutulmaz bir kıyamet provası gibi duran Marmara depremi, bireylerin fazilet öyküleri ve sayısız insanlık dersiyle birlikte, devlet kurumlarının yetersizlikleri, paranoya derecesine varan ‘korkuları’ ve hem Türkiye’den hem de dünyanın dört bir yanından akıp gelen yardımları ‘yerine ulaştırma’ konusundaki beceriksizlikleri, kimi zaman da duyarsızlıkları ile hatırlanıyor. Yardım amaçlı toplanan paraların, bölge halkı ve kentlerin yeniden imarı için harcanacağı yerde bütçe açığını kapatmak için kullanılması ve yardım sahiplerini mutmain edecek şeffaflığın sağlanamaması, yardımsever insanları gücendirdi, onların temiz zihinlerini bulandırdı ve şevklerini kırdı. Ne yazık ki onunla kıyaslanması mümkün olmasa bile Marmara depreminden sonra yaşanan yıkım ve acılarda, Türk insanı aynı şevkle, aynı coşkuyla ortaya atılmadı acıları sarmak için. Bunun vebali de sanırım, ‘bir şey yapılacaksa onu da ben yaparım’ anlayışından bir türlü vazgeçemeyen ve bu tür organizasyonlarda yardımları ‘gerçek yerine’ ulaştırdığından kuşku duyulan devlet kurumlarının boynunadır.
Bingöl’ün gök ekinleri...
Marmara acısının üzerinden dört yıl bile geçmeden, şimdi de Bingöl halkı, ‘gök ekini biçmiş gibi’ gözleri önünde yitip giden çocuklarına ağlıyor. Müteahhit demirden ve çimentodan mı çaldı, okul fay hattına, ovanın yüzüne mi yapıldı... Bu katliama sebep olanlar aftan yararlanır mı yararlanmaz mı... Artık bir anlamı var mı bütün bunların! Bir kent umudunu, kimi köyler bir kuşağı ve onlarca aile de yüreğinin bir yarısını yitirdi. Doğrusu bu ya, bir okul enkazının altında can veren bahar sürgünü gibi tazecik çocukların dramı, bütün bir ülke insanının yüreğinde gözle görülür, hissedilir bir sarsıntı oluşturmadı. Ateş düştüğü yeri yaktı ve geniş kitleler, uzaktan uzağa izledi olup biteni. Mevsim bahardı ve yaşam bütün renkliliğiyle sürüyordu. Oysa ömrünün baharında onlarca karayağız çocuk, bir daha bahar göremeyecekti. Bingöllü anneler, artık ömürlerinin kalan baharlarını yasla karşılayacaktı.
Ortada gözle görülür bir seferberlik olmasa da, başkalarının acılarını duyan, başkalarının kederiyle kederlenen insanlar az değil bu topraklarda. Okul enkazının başında ‘gök ekin’lerinin acısına ağlayan anneleri görüp yüreği sızlamayan, uykusu kaçmayan bir anne, bir baba düşünmek mümkün mü? Uzak kentlerden meçhul insanlar, belki hiç gitmedikleri, bilmedikleri Bingöl için, evsiz ve acılı anneler, yetim kalmış çocuklar için kim bilir ne dualar gönderiyor; gizli gizli ne acılar çekiyor...
‘Acınızı duyuyoruz’ demek için...
Günlerin birbiri ardına kendi sürprizleriyle gelişi, ne denli trajik olursa olsun acıların üstünü örtüyor, küllendiriyor. Olup biteni hemencecik unutuyor ve kendi küçük dünyamıza gömülerek, gündelik hayatımızın meşgalesi içinde kayboluyoruz. Oysa daha on gün önce yıkılmış bir kent var orada. Tozu dumanı yatışmamış göçükler, gözyaşı dinmemiş insanlar var; evsiz, okulsuz, ekmeksiz, giysisiz çocuklar... Çok değil, birkaç gün, bilemediniz birkaç hafta sonra unutup kendi kaderleri ve kederleriyle başbaşa bırakacağız onları. Yetim çocuklar, eli bağrında anneler; acısı gözlerinde donup kalmış suskun babalar, kendi kendilerine avunmanın; yoksulluklarını, evsizliklerini ve kimsesizliklerini tamir etmenin yollarını arayacaklar...
Başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğu, başkalarının acısını kendi acısı bilen temiz yürekli, diğergam ve yiğit insanlara düşen, onları acılarıyla başbaşa bırakmamak olmalıdır; geçip giden zamanın bütün unutturucu, küllendirici etkilerine rağmen... Cenaze evlerinin acısını dağıtmak, ölümün ıssızlığı içinden hayatın ışığını yeniden parlatmak için komşusunun evine yemek taşıyan, onun kederinin bir yarısını omuzlayıp yüreğini hafifleten insanların ülkesinde, sevgiden köprüler kurmak, çiçekli baharı solmuş annelere bir buket umutla gitmek için uzaklıklar bahane olamaz...
Şimdi, Marmara depreminde yeşeren yardımlaşma geleneğini, acıları hafifleten sevgiden köprüler kurma çabasını, bu kez Bingöl için harekete geçirme zamanı. Gözden ırak olanın gönülden ırak olduğu söylencesini boşa çıkarmak için... Çürük okul binasında yaşamlarının gülünü soldurduğumuz ‘gök ekin’lerin kardeşleri de aynı sona uğramasın; annelerinin elleri bağrında kalmasın ve babaları yaşamlarının sonuna dek gözlerindeki donuk acıyla yaşamasın diye...
Bugüne kadar yurt içinde ve yurt dışında yaşanan pek çok felaketin acılarını sarmada öncülük eden ZAMAN, Bingöl depremi sonrasında da aynı duyarlılıkla bir yardım kampanyası başlattı. Okurları, ZAMAN’ın güvenilirliğini; onun eliyle giden yardımların heba olmayacağını, yerine ulaşacağını biliyor. Onların, bu kampanyaya da tertemiz bir yürekle ve coşkuyla destek vereceklerinden kuşku yok. Ve yine onlar biliyor ki, bu yardımların niceliğinden çok yüklendiği anlam önemli. Acısına ortak olup umudunu yeşerttiğimiz her yürek, yeniden yaşama tutunduğunda, biz bir kere daha insan olduğumuzun farkına varacağız. ‘İnsan’ olmanın başkalarında ‘var olmak’ anlamına geldiğini yeniden kavrayacağız...
09.05.2003
|