| |
Yakın geçmişi anlamak
Yanlışı şurada yapıyoruz: Belli bir çevrenin özelini genelin vasfı gibi telâkki edip, bir dönem hakkında buna göre hüküm verebiliyoruz. “1950’lerde, 1960’larda böyleydi” sözünden Türkiye anlaşılır. O dönemde kemmiyetçe de keyfiyetçe de, basının, ekonominin, sanatın, eğitimin, temsil ağırlığı İstanbul’daydı.
Öğrencilik çağıma ait 10’larca, 100’lerce okulun, sınıfın, öğretmenin bilgisine ve hâtıralarına sahibim, ilkokulla, ortaokulla, liseyle ilgili olarak. Bazı köylerde 5 sınıfı bir tek öğretmenin okuttuğunu bilirdik. Ama bizim ilkokulumuzda, son sınıfın bile iki şubesi ve iki ayrı öğretmeni vardı. Ve okul kaloriferliydi! Bu gibi noktaları “1950’lerde hiçbir şey yoktu” zannını uyarmak için zaman zaman hatırlatma arzusu duyuyorum. “Ezberci, baskıcışekilciyüzeysel” deniliyor. Hayır efendim, ciddi okullardı onlar. Benim okulum istisnâ değildi; başka okullarda okuyan arkadaşlarım ve akrabalarım vardı, ayrıca okullar arasında ziyaretler, temaslar olurdu. İstanbul büyük bir şehirdi; ama yakın münâsebetler içinde yaşayan ve kendisini iyi bilen bir şehirdi. Bunca sene sonra şu an bile, bir sürü ilkokulun, ortaokulun, lisenin sadece adresli değil insanlı (kimlikli) tanıtımını yapabilirim. Ulubatlı Hasan İlkokulu’na, kitap sergisi için gitmiştik; Çapa’ya bir müşterek çalışma için sık sık uğruyorduk. 19’uncu okulun bahçesinde top oynardık. Mihrimah Sultan’ın ilk mezunuyum; inşa edilişini 27. okuldan seyretmiştik. Mahir kardeş Fethiye’de okuyordu. Orhan ağabey Kabataş mezunuydu. Vefa, İstanbul Lisesi, Pertevniyal; hepsinde tanıdıklarım vardı. Benim okulumda değil, bu eğitim âleminde şapka falan yoktu. Baskı da yoktu, dayak da yoktu. Disiplin başka bir kavramdır. Çok nâdir vak’alarda öyle müeyyideler uygulanmıştır ki, dayak müreccah addedilir! Örneklemek istemiyorum... Anlattığım kendi özelim değildir, İstanbul’un bütünüdür.
Var olan bir genel sistematik baskı, her açıdan önce İstanbul’da hissedilir. 1950’den önce, ablam bir hocahanımın evine Kur’an öğrenmeye giderken bir sivil kadın polis tarafından tartaklanmış ve elindekiler yere atılmıştı. Ama ben, ilkokuldaki din dersinde öğretmenimiz Sabri Bilsel’in uygulamalı olarak namaz bilgisi verdiğini biliyorum. Ortaokuldaki din dersinde, bir zâtın yazdırdığı kareli defteri hâlâ saklarım. Tabii ki Demokrat Parti döneminde çok şey değişmişti. Rahmetli Menderes’ten köydeki adama cevabî telgraf gelirse, elbette ki çok şey değişirdi. O köylü, 1950’den önce şehrin ana caddelerinde dolaşamazdı bile. Bazı baskı uzantılarının kaldırılamamış olması pozitivist damarlı bürokratik etkinliğin yine de kısmen devam ediyor olmasındandı. Buna rağmen Menderes’in idam hükmü gerekçesinde “gericilik” lâfzı yer bulmuştur. (Ş. Süreyya Aydemir)
Lisedeyken, öğle tatilini Bâbıâli yokuşunda geçirir, kitap araştırması yapardık. Hatta, tercüme edilmiş matematik kitapları satın aldığımız olurdu. Prof. Aubert ve Prof. Papelier gibi bazı yabancıların “denklemler” ve “trigonometri” çalışmaları gibi... Öyle bir heyecan, öyle bir iklim vardı. Edebiyattan felsefeye, matematikten kompozisyona, gerçekten ciddi bir eğitim söz konusuydu. Çok yönlü bir gayretin ve mazhariyetin içindeydik. Fen kolunda olmamıza rağmen, onunla ilgili bir dala müracaatımız bile olmadı. Mühendislik, mimarlık önemli değildi bizim için. İdeallerimize uygun gördüğümüzü seçtik. Sonunda yenik düştüğümüz söylenebilir. Pozitivist damarlı özentilere 58’lerde de, 68’lerde de prim veren tekerlemeci ve modacı aydın geleneği, mahiyetinin icaplarını yerine getirdi. Önemli olan “şapka” değil, işte bu.
Necip Fazıl’ın “suda mineraller ve madenler nasıl varsa, sunuşunuz öyle olmalı” anlamındaki teşbihi çok önemli bir tahlil aleti olarak kullanılabilir. Bazılarımız, madenleri rendeleyerek yaptığı müstahzarı biraz ıslatarak sonuç almaya kalktı. Yenilgi sonrasındaki kolaycılık benzeşmesi böyle oluştu ve bunu çeşitli vazgeçişler tâkib etti. Son örneği Ahmet Hakan! “Hayrını görmedim” demek istiyor. Görmezsin tabii! Önce gazete gazete gibi, televizyon televizyon gibi, iktisat iktisat gibi, tarih tarih gibi, sinema sinema gibi, felsefe felsefe gibi var olacak; bu var oluştan sonra, sen de ürettiğinle, kişiliğinle, düşünüşünle var olacaksın. Bu kolaycılık benzeşmesinin sebebi, bilinen anlamdaki baskılar değil, dengesiz ve yetersiz beslenme tercihimizdir, gayretsizliğimizdir. O hal ile, modernite yorumu yapmak isteyişimizdir. Bir şeylerden vazgeçtik; ama ne modern olabildik ne de postmodern! Kişilikle ilgili var oluş problemleri, kimlik kayıplarına dönüştü.
... 1950’li, 60’lı yılları ve yakın kırılma noktalarını iyi tanıyan bir perspektife muhtacız. Demokrasi aktarılamaz, üretilir; üretilemeyen, taşınamaz da. Birçok yazımdaki asıl amaç, bunu işaretlemektir.
11.05.2003
|