Uluslararası hukuku ve yapılanmaları yok sayan, stratejik hedefi uluslararası şirketlerin ve ABD’nin çıkarlarını korumak olan, bunun için askerî güç ve şiddet kullanan, demokrasi ve insan hakları söylemini işlediği suçlara paravan yapan, tahakkümcü bir güç olduğunu açıkça gösteren, diktatörlerle çıkar dostlukları kurup daha sonra onların üzerinden demokrasi götürme kandırmacasıyla ülkeleri işgal eden, tüm dünyayı çiftliği zanneden, dünya halklarını aşağılayan, işgal ettiği ülkenin petrol kuyularını koruyan ama insanlığın ortak mirası olan kültür ve uygarlık yapıtlarının yağmalanmasına göz yuman, gerçek gücünü onur, erdem, saygınlık, barış, adalet, hukuk gibi evrensel değerlerle değil silahlı üstünlükle gösteren bir ülkeye stratejik hizmet vermek bu stratejiye hizmet eden ülkeye uluslararası saygınlık ve onur kazandırmayacağı gibi bu ülkeyi güvenilir olmaktan da çıkarır. Bugünkü yönetimin ABD’yi düşürdüğü bu durumun başarısızlık olduğu orta ve uzun vadede görülecektir. ABD’nin yukarıda belirttiğim anlayışı Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile yapılan söyleşide açıkça ortaya çıkmıştır.
Wolfowitz neyi ikrar ediyor?
Wolfowitz, bir soruya verdiği yanıtta ittifakın çok önemli geleneksel destekçi kurumu olarak orduyu gösteriyor ve ordunun oynaması gereken liderlik konumuna sahip çıkmadığını belirtiyor. Wolfowitz’in anlatımıyla ABD stratejik hedefleri içinde bulunan ülkeler de dahil olmak üzere kendisine stratejik hizmet veren ülkelerde ABD’nin stratejik çıkar ve kararlarına uyum yapacak yapılanmalar arıyor. Bu yapılanmanın demokratik veya antidemokratik olması hiç de önemli değil. Nitekim 1980 askerî müdahalesini destekleyen ABD’nin 1982 Anayasası’nda MGK gibi antidemokratik yapılanmaya niçin yeşil ışık yaktığı ve şimdiye dek bu yapılanmayı niçin hiç eleştirmediği anlaşılmaktadır. ABD dışındaki ülkelerde yapılan askerî müdahalelerden sabıkalı olan bu ülkenin Türkiye’deki askerî müdahalelere verdiği destek düşünüldüğünde Türkiye’nin ABD’ye karşı değil, aksine ABD’nin Türkiye’ye ve Türk halkına karşı hata yaptığı açıktır. Bir dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in 1971 askerî müdahalesiyle ilgili olarak CIA’nın AP iktidarının altını oyduğundan haberdar olmadığı şeklindeki saptaması tarihe not olarak düşülmüştür. 1980 askerî müdahalesi öncesi Türkiye’nin nasıl istikrarsızlaştırıldığı ve ABD’nin yeşil kuşak doktrini ile sol ve muhalif düşüncenin nasıl ezildiği, işkence, insan hakları ihlalleri ve faili meçhullerle nasıl yıkıma uğratıldığı unutulmamıştır. Evet hatalı olup, özür dilemesi gereken bir taraf varsa o da ABD’dir. Wolfowitz yine bir soruya verdiği yanıtta ‘nasıl bir Türkiye olmalı?’ diye soruyor ve yanıtlıyor: ‘Evet biz bir hata yaptık demeli. Irak’taki olaylara daha duyarlı davranmalıydık. Bilemedik. Ama artık biliyoruz. Nerede ne kadar yardımcı olabiliyorsak o kadar yardımcı olmalıyız Amerikalılara demeli. Çünkü bu Türkiye’nin çıkarları için de çok önemli.’ Wolfowitz, Türkiye’nin neye hizmet etmesini istiyor? İnsanlığın büyük acılardan geçerek oluşturduğu hukukun ve ahlakî değerlerin tüm birikimini yok eden ilkel ve vahşi bir stratejiye hizmet etmesini istiyor. Bir büyüklenme ile biz aciz halklara yine de el uzatıyor.
Grossman yanılıyor
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman’ın ‘Türklerin kendilerini bu kadar önemli sanmalarına imkan verdik.’ sözü de hastalıklı bir büyüklenmeyi göstermektedir. Grossman yanılıyor. ABD teknolojik güç bakımından önemli olabilir ve Irak’ın işgali ABD’nin çıkarları bakımından önemli bir sonuçmuş gibi algılanabilir. Ama yaptıkları değerli midir? Onurlu mudur? Ortadoğu coğrafyasında ve dünyada güvenilirlikleri ve itibarları yerinde midir? Dünya halkları ve özellikle Ortadoğu halkları ABD’yi nasıl algılamaktadır? Türkiye bilinçsiz de olsa bu çirkin resme girmemekle onurlu davranmış, kendi coğrafyasında ve dünyada güvenilir bir ülke olduğunu göstermiştir. Türkiye kendi bölgesinde demokrasi yolunda ilerleyen tek Müslüman ülke olması, stratejik konumu, her türlü potansiyeli, tarihsel ve kültürel birikimiyle önemli bir ülkedir. Kanımca ABD’nin iç kamuoyunda kendisiyle yüzleşmesi vicdani bir sorun durumuna gelmiştir. ABD’nin dünyanın değerli ve itibarlı bir ülkesi haline gelmesi, suç işleyen bir savaş makinesi olmaktan çıkarılmasına bağlıdır. ABD ancak böyle güçlü ve önemli bir ülke olabilir. Hiçbir stratejik hedef ve çıkar, hukuk çiğnenerek şiddet kullanılmasına gerekçe oluşturamaz.
Türkiye neden yalpalıyor?
Bugünkü hükümet, başbakanın meşruiyet sorunu yüzünden en baştan ABD’ye teslim olmuştur. Kuşkusuz sistem zaten bu yönde kurgulanmıştır. Ancak Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’deki antidemokratik ortam nedeniyle II. Bush nezdinde meşruiyet araması handikap oluşturmuştur. Aslında hükümet de, asker de istemelerine rağmen kendi aralarındaki güvensizlik ve siyaset manevraları nedeniyle ABD’ye yardım edemez duruma düşmüşlerdir. Kuşkusuz ABD’ye başta verilen sözler ve ilk tezkerenin kabulü karşı tarafta umut yaratmış, eylemsel olarak faaliyetlere başlanılmış; ancak gelişmeler Türkiye’nin ABD’ye karşı sözünü tutmayan ve yalpalayan bir müttefik görüntüsü vermesine neden olmuştur. Yine de yasal duruma rağmen ABD’ye fiilî kolaylıklar sağlanmıştır. Ancak resmî sonuç ülke bakımından yararlı olmuş, daha ileri gidilmemekle Türkiye itibarlı ve onurlu bir duruş içinde kalmıştır. Bugün gelinen noktada Wolfowitz ve Grossman’a verilen cılız ve yetersiz yanıtlar Türkiye’nin yalpaladığını göstermektedir. Türkiye hem ABD’ye hem dünya kamuoyuna ABD’nin hukuka dayanmayan vahşi stratejisine hizmet etmeyeceğini, barış ve hukuk ekseninde kalacağını açıklamalı, ABD’yi ve yönetimini kendi tarihî ve hukukî sorumluluğuyla baş başa bırakmalıdır. Ve Türkiye derhal ve ivedilikle yönünü Avrupa Birliği’ne dönmeli, gereken düzenlemeleri yapmalı ve uygulamalıdır. ABD üzerinden Avrupa Birliği’ne girme teşebbüslerinden vazgeçmelidir. Ve kuşkusuz Türkiye, MGK yapılanmasını Anayasa’sından derhal çıkartarak, MGK ile ilgili yasayı da kaldırarak her demokratik ülkede olduğu gibi bir ‘Dış Güvenlik Kurulu Yasası’ çıkartmalıdır. Başbakana bağlı olarak çalışacak bu kurulda Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı bulunmalı, bu kurul sadece dış güvenlik konularında çalışmalar yaparak istendiği zaman başbakanı bilgilendirmelidir. Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı’na bağlanmalıdır. Asker artık siyasetin içinden çekilmeli, yürütme erkini Bakanlar Kurulu’na bırakmalıdır. Ordu siyasetin içinde kalmakla kurum olarak yıpranmaktadır. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı öncesi üniformasını çıkartarak sivil yerel kongre iktidarlarını örgütlediğini, meclisi oluşturup sivil olarak siyaset yaptığını, üstelik bu zor işi Kurtuluş Savaşı sırasında gerçekleştirdiğini, Cumhuriyet’in ilanından sonra devrimlerin en zor dönemlerinde dahi orduyu siyasetin dışında tuttuğunu, MGK gibi bir yapılanmaya en zor koşullarda bile ihtiyaç duymadığını görmeli ve siyasetin orduyu gerçek işlevinden ve bütünlüğünden uzaklaştırıp, zayıflattığını anlamalıyız. ABD’nin tamamen siyasilere ait bir sorumlulukta Türk siyasi kadrosunu aşıp, Türk ordusunu eleştirmesi hüzün vericidir.
Avrupa’nın da kendisine global bir stratejik hedef belirleyerek uluslararası hukuk birikimine sahip çıkması, barış ve hukuk ekseni oluşturması, Türkiye’yi de özendirerek içine alması hem Avrupa’nın geleceği hem Türkiye hem de dünya barışı için yaşamsal önemdedir. Gideceği yönü belirlemekte yalpalayan Türkiye’nin önünde gerçek bir fırsat vardır. Sorumluluk hem siyasetçide hem askerdedir. Halka güvenmeden ve onun iradesine saygı göstermeden gerçek bir demokrasiye geçemeyeceğimiz açıktır. Asker artık halkın reşit olduğunu görmeli, onu korunması gereken aciz bir topluluk olarak algılamamalıdır. Bürokratik sistemden demokratik sisteme geçmenin zamanı gelmiştir.
Dr., Emekli Yargıç Albay
11.05.2003
|