Irak Savaşı ile birlikte pandoranın kutusu da açılmış oldu. Soğuk Savaş sonrası oldukça kırılgan bir yapı arz eden bölgesel ve uluslararası dengelerin ardı ardına yıkıldığına tanık oluyoruz. Irak Savaşı sadece Bağdat’ın değil, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen kurumların ve değerlerin de yağmalanmasına neden oldu. Irak krizinde ABD’nin baştan beri BM’ye ve uluslararası diplomasiye karşı takındığı olumsuz tutum, uluslararası toplumun genelinde, bu tür eylemler için ‘meşruiyet’ kaygılarını yoğunlaştırdı. Bu kaotik ortamda ilk kez, insanların savaşı küresel ölçekte kınaması ve ‘meşruiyet’ taleplerini yüksek sesle ifade etmeleri önemli bir gelişmeydi.
BM’nin etki alanı
Irak Savaşı bir yanda Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezini doğrular gözükürken, diğer taraftan da paradoksal bir şekilde ABD ve AB arasındaki tarihsel makasın açılmasına neden oldu. Almanya, Fransa, Rusya ve Çin gibi uluslararası politikanın önemli aktörleri Irak krizi özelinde uluslararası sistemin ABD merkezli yeniden yapılandırılmasına karşı çıkmakta, bu konuda BM’nin öncü rol üstlenmesinde ısrar etmektedirler. Blair ve Bush, Belfast’ta yaptıkları toplantıda, BM’nin etki alanını sadece ‘insani yardımla’ sınırlandırmak isterken, BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Rusya, Fransa ve Çin ise Irak vesilesiyle BM’nin merkezi bir rol oynaması gerektiğini savunmakta ve BM’nin yeni koşullara uygun bir şekilde reforme edilmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar. Putin, ABD’nin kontrolsüz gücünün dengelenebilmesi açısından BM’nin etkinliğinin artırılması gerektiğini ifade etmiş ve Blair–Bush zirvesine tepki olarak St. Petersburg’da Rusya’nın inisiyatifinde Almanya ve Fransa ile karşı bir zirve düzenlemiştir. Zirvenin davetini kabul eden BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın son anda ABD baskısı nedeniyle zirveye gelememesi de kapalı kapılar ardında diplomatik mücadelenin bütün hızıyla sürdüğünün bir kanıtı.
Denge arayışı
Ancak, Almanya ve Fransa’nın kararlı tutumlarına rağmen, Irak bunalımı konusunda AB’nin ‘ortak bir dış politika’ üretmedeki başarısızlığı sadece Irak’ın, yani dolaylı olarak Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasını değil, AB entegrasyon sürecini ve ABD’ye karşı denge arayışlarını da uzun dönemde olumsuz etkileyecektir. Fransa, Almanya, Çin ve Rusya arasındaki işbirliği ve ortak bir dış politika arayışları gerçekte ABD’nin dayatmak istediği tek kutuplu yapıya karşı bir direnme hareketidir. Bu bağlamda da, bu ülkelerin liderleri, bölgenin ve uluslararası sistemin yeniden yapılanmasında uzun dönemde ‘istikrarın’ sağlanabilmesi için ‘meşruiyeti’ ön plana çıkarmakta ve Irak’ta demokratik bir yönetimin BM’nin denetiminde bir an önce kurulması gerektiğini ısrarla vurgulamaktadırlar.
Değişen ilişkiler
Savaş sadece ABD–AB arasında çıkarların farklılaşmasına değil, Türk–ABD stratejik işbirliğinde de ciddi kırılmalara neden oldu. I. Körfez krizinde senkronize hareket eden iki müttefikin şimdi K. Irak konusunda yollarının ayrıldığına, Irak’ın yeniden yapılandırılmasında ise Türkiye’nin bilinçli olarak dışarıda tutulduğuna tanık oluyoruz. Bu durum, ABD– AB arasında tarihsel bir kavşakta yer alan Türkiye’yi dış politikasında bir tercihe itmektedir. Irak krizi, Türk dış politikasının ana yönelimlerini ve ulusal çıkarlar tanımlarını yeniden değerlendirebilmek için bir fırsattır aynı zamanda. Irak Savaşı, ABD ile olan ‘stratejik ortaklığın’ bundan böyle konjonktüre göre değişiklik göstereceğini ve ilişkide istikrar olmayacağını ortaya koydu. Oysa Türkiye, AB ile konjonktüre göre değişmeyen, ‘demokrasi, serbest piyasa ve ortak güvenlik’ üçgeninde yapısal bütünleşme temelinde bir ortaklık kurma yolunda. Bu paralelde Türkiye gerek I. Körfez savaşının ve gerekse bugünkü savaşın maliyetini en ağır ödeyen ülkelerin başında gelmesine ve ABD ile stratejik işbirliği bulunmasına rağmen, ABD’nin, bölgenin yeniden yapılanmasını savaşa sembolik bir sayıda asker gönderen Polonya ve Avustralya ile planlamayı tercih etmesi konjonktürel dalgalanmaya güzel bir örnektir. Türkiye’ye verilmesi planlanan 1 milyar dolarlık yardımın da son anda ‘şarta’ bağlanması Türk dış politikasında stratejik bir arayışa ve paniğe neden olmaktadır. Türk kamuoyunda ABD’ye duyulan bu tepkinin AB ile de özdeşleştirilmesi, AB’ye karşı negatif söylemlerin bu vesileyle daha yüksek sesle ifade edilmesi AB ile tam üyelik sürecinde bulunan Türkiye için doğru bir yöneliş olmayacaktır. Bazı çevreler, ABD’nin ‘stratejik ortaklık’ anlayışını, AB’nin tam üyelik için aradığı demokratik ölçütlerle bir tutup her ikisine karşı da negatif bir politika geliştirmeyi savunmakta ve bu fırsatla Türkiye’yi içe kapatmaya çaba harcamaktadırlar. Oysa, ABD ve AB arasındaki konjonktürel ve yapısal farklılığın çok iyi gözlenmesi gerekmektedir. Türkiye, Avrupa vizyonunu yeniden iç ve dış politikaya taşıyarak, yakın bölgesini ve içini Avrupalı yapılar ve değerlerle örerse bu krizi iyi değerlendirmiş ve hatta krizden kazançlı çıkma şansını yakalamış olabilir.
Yard. Doç. Dr., Atılım Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
11.05.2003
|