Demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, şeffaf yönetim ve seçimle iş başına gelmiş yöneticilerin halka hesap vermesi gibi kavramlar son yıllarda evrensel değerler olarak kabul edilmekte ve küresel düzeyde yaygınlık kazanmaktadır. Buna rağmen, genel olarak Ortadoğu bölgesinde, özelde ise Arap ülkelerinde monarşik ya da tek parti kontrolüne dayalı kapalı otoriter rejimlerin hakimiyetini sürdürdükleri görülmektedir. Hatta denebilir ki, Huntington’un sözünü ettiği “üçüncü küresel demokratikleşme dalgası”nın hiç uğramadığı ya da iyimser bir yaklaşımla en az etkilediği halklar Arap halklarıdır. Bu anlamda, Arap dünyasında bir demokrasi açığından söz edilmekte, bu ülkelerde yönetimi ve ekonomik gücü elinde bulunduran hakim siyasal elitlerin, kendi iktidarlarını koruyabilmek için bilinçli bir şekilde halkın modernleşme ve demokratikleşme taleplerini engelledikleri söylenmektedir. İçeride meşru eleştiri ve muhalefet kanallarının mevcut olmamasının ise ulusal düzeyde siyasal şiddet ve terörü beslediği, uluslararası alanda da 11 Eylül türü saldırılara yol açarak küresel barış için “asimetrik” bir tehdide dönüştüğü ifade edilmektedir.
ABD’nin son Irak işgali konusunda dünya kamuoyunu ve özellikle de Amerikan halkını ikna etmek için savaşa, önce Irak’ı ve ardından da tüm Ortadoğu halklarını “özgürleştirmek” gibi kutsal bir amaç yüklediği görülmektedir. Çünkü iddialara göre, 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirenlerin 16’sı Suudi Arabistan pasaportu taşımaktaydı. O halde yapılacak şey, ABD’nin gelecekteki güvenliği için Ortadoğu’daki otoriter Arap rejimlerini demokrasiyle tanıştırarak, toplumsal muhalefetin tepkisini kendi despot idarecilerine kanalize edilmesine yardım etmektir. Demokratik açılımlar ise ancak ABD gibi güçlü devletlerce yapılabilecektir; çünkü Arap dünyası kendi iç dinamikleri ile demokratikleşememektedirler. Eğer ABD, bu teorisini uygulamalarıyla gösterecekse, mantıksal olarak bunun Irak’tan sonraki ikinci örneği Suriye olacaktır.
Nitekim savaştan sonra ABD’li bazı dış politika şahinleri Suriye’nin hedefte olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. Bu hafta da dışişleri bakanı Powell, bölgedeki pek çok Arap ülkesi başkentini –bu arada Şam’ı da– kapsayan bir dizi ziyaretler gerçekleştirecektir. Kuvvetle muhtemeldir ki, Powell’ın bu ülkelere yönelik vereceği mesajlardan biri de Arap ülkelerine, kurumsal muhalefetin kanallarının açılmasının gerekliliği olacaktır. Türk Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün son Şam ziyaretinde de muhtemelen bu konular gündeme gelmiş olmalıdır. Babasına göre daha uzlaşmacı ve Batı yanlısı gözüken Beşşar Esad’ın, Suriye halkı için bir İsmet İnönü misyonunu üstlenerek, ülkesinde kademeli bir demokratik reform hareketine girişmesi kendisi için en rasyonel politik tercihlerden biri olarak gözükmektedir. Kendi halkı ile barışık, demokratik bir Suriye, hem komşularını hem de Batı’yı oldukça rahatlatacaktır.
Neden demokratikleşemiyorlar?
Arap ülkelerinin neden demokratikleşemediğini açıklamaya yönelik teorik tartışmalar geniş bir literatür oluşturmakta olup, bunların başlıcaları olarak petrol, İslam kültürü, sivil toplumun zayıflığı ve uluslararası sistemin etkisi sayılmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse:
1. Petrol: Petrolün, Arap ülkelerinin birçoğunda ekonomiyi ayakta tutan en önemli güç olarak, bu ülkelerdeki yönetici elitin toplumsal meşruluk aramadan iktidarlarını sürdürmelerini sağladığı ve her türlü muhalefetin de güç kullanılarak bastırılmasını veya yok edilmesini kolaylaştırdığı söylenmektedir. Ayrıca bu ülkelerde zenginliğin tek kaynağının petrol olmasının, sanayi ve hizmet sektörünün gelişmesini ve dolayısıyla da devletten bağımsız bir burjuvazi ve emek sektörünün oluşumunu engellediği iddia edilmektedir. Böylece, bir orta sınıfın oluşamadığı Arap toplumlarında, demokrasinin gelişmesinin de mümkün olmadığı söylenmektedir.
2. Din: Bu ülkelerde demokratikleşmenin önündeki engellerden biri olarak da yönetici elitin ulema ile yaptığı ittifak gösterilmektedir. Rejimin beğenmediği yorumlar insanlara ulaşamamakta ve bu yorumları yapanlar da cezalandırılarak bu yönde hareketlerin oluşması engellenmektedir. Başka bir deyişle, sekülerleşmenin (dünyevileşme) oluşmadığı bazı Arap ülkelerinde din, rejimin devamı için bir kontrol aracı olarak kullanılırken; sekülerleşen ülkelerde ise toplumsal muhalefetin sözcülüğünü yapan İslami oluşumlar bir tehdit olarak görülerek bastırılmaktadır.
3. Siyasal kültür: Devlet geleneklerinde demokrasi ve bunun türevi olan sivil toplum, insan hakları vb. kavramların bulunmadığı bu ülkelerde, siyasal açılımlar için aşağıdan bir baskı oluşamamakta ve rejimler keyfi davranmaya devam etmektedirler. Toplumun tepkisinin çok cılız kalması veya hiç olmamasının, bu ülkelerde demokrasiye yönelik talebin veya bir değişimin de önünü tıkadığı söylenmektedir.
4. Uluslararası sistem: Uluslararası sistem, bu ülkelerde demokrasi talep eden hareketlere karşı destekleyici bir tutum takınmadığı gibi, bu ülkelerde demokrasinin kurulması yönünde de hiçbir gayret göstermemektedir. Bunun nedeni ise “bu ülkelerin elinde bulunan petrolün, bu ülke halklarının kendi kontrolüne bırakılamayacağı” düşüncesinde yatmaktadır. Uluslararası sitemin bu olumsuz tavrı, bu ülkelerde demokratik bir açılımın önünü tıkayan önemli nedenlerden birisi olarak görülmektedir.
Yukarıda sayılan nedenlerden her birisi (ve belki başka nedenler de) kendi başına önemlidir ve birisinin diğerine önem bakımından önceliği yoktur. Her biri, birbiriyle ilişkili olarak Arap halklarının demokratikleşmesinin önünde katmerli engeller oluşturmaktadır.
Çözüm nedir?
Tek bir neden olmadığı gibi, tek bir çözüm de yoktur. Daha doğrusu, sorunun önce anlaşılması gerekmektedir. Çözüm önceliği, örneğin dış güçlerin etkisinde görülüyorsa, o halde uluslararası kurumlar ve ABD başta olmak üzere tüm büyük güçler, bu ülkelere tutarlı bir şekilde demokrasi telkininde bulunmalı; bu yönde adım atan ülke liderleri de ödüllendirilmelidir. Özetle eğitim, özgür tartışma kanallarının açık tutulması, sivil toplum kuruluşlarının cesaretlendirilmesi ve en önemlisi de büyük güçlerin bölgeye yönelik geliştireceği tutarlı politikalar, Arap dünyasının demokratikleşmesi konusunda gelecekte kritik rol oynayacaktır.
Yrd. Doç. Dr., Selçuk Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü (birolakgun@hotmail.com)
12.05.2003
|