İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
15.05.2003
Perşembe
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

YAZARLAR


İSKENDER PALA i.pala@zaman.com.tr
 

[TAVAN ARASI] Şiir denen sevgili

Eski belagat (retorik) bilginleri şiiri hayal edilmiş bir kuram olarak düşünmüşler ve şairlerin, dinleyici yahut okuyucunun hayallerini kendi dizeleri içinde yoğurmak üzere girecekleri duygu atölyesinin kapısını daima açık bıraktıklarını söylemişlerdir.


Böylece şiir özünde doğru olsun ya da olmasın, dizelerin doğruluğuna inansın yahut inanmasın, muhatap (okuyucu/dinleyici), şairin hedeflediği yere yönelecek veya onun istediği doğrultuda diğer şeylerden (dış dünya, hüzün, sevinç vb.) yüz çevirecektir. Şair bunu dizelerine yüklediği anlam ile yapabilecek ve bunun için kelimelerini seçmeye, onları yan yana veya alt alta dizerken titizlik göstermeye başlayacaktır. Bu vetirede şairin iki tavrı söz konusu olacaktır: Birincisi kelime seçimi, diğeri de edebiyat sanatlarını tatbik.

Kelime seçiminde şair, bir sandık dolusu mücevherin başına oturmuş da gerdanlık dizen bir sarraf titizliği içinde olmak zorundadır. Sandığın içindeki mücevherlerin yakut, yeşim, zümrüt, inci, mercan vb. olması kadar bu mücevherlerin irilik ve ufaklıkları, ışığı yansıtma veya kırma dereceleri, birbirine temas halinde gösterecekleri tepki vs. de önemlidir. Sarraf eğer iki sıra mücevher dizerek bir gerdanlık meydana getirecekse bir uçtan diğer uca dizeceği taşların ahenk ve renk uyumunu alt sırada da koruyacak, söz gelimi taşlar ortada irilerden seçilmişken iki uca doğru küçülüyorsa bunu ikinci sırada da uygulayacak, muhtemelen dizilerin her ikisinde de düğümlenen uçların uzunluk ve irilik yönünden dengeli olmasını sağlayacak, renkleri birbirine uyan taşlarda geçişkenlik yaratarak da estetik bir eser ortaya koymaya çalışacaktır. Sarrafın kılı kırk yararcasına özendiği bu gerdanlık dizileri, aslında şairin iki dizesi (dize=dizi) gibidir. Söz gelimi burada taşların renk uyumu, seçilmiş kelimeleri; irilik ve ufaklık uyumu, şiirdeki ahengi; dizilerin eşit uzunlukta oluşu, beyitteki ölçüyü (aruz veya hece); renklerin ışığı yansıtması yahut kırması da anlam zenginliğini karşılar.

Bütün bunlar sağlandıktan sonra şairin ikinci tavrı kendini göstermek zorundadır ki o da edebiyat sanatları vasıtasıyla kurulabilecek hayal dünyası ve şaire özgü dil işçiliğidir. Söz gelimi “şarap, erimiş yakuttur”, yahut “sevgilim parlayan dolunaydır” diyen bir şair, aslında söylediği yalan ile muhatabının belli bir hedefe yönelmesini istemekte, hatta onun buna inanmasını beklemektedir. Hatta görüşlerini desteklemek için mesela akik ile şarabın aynı hamurdan yaratıldığını, birisinin sevgiliyi görünce donup kaldığını, diğerinin ise aşk ateşinde yanıp eridiğini falan söyleyerek de yalanını inandırıcı kılacak deliller getirecek, sonra şarap üzerine İlahi aşk mecazları yaparak tasavvufi açılım sağlayacaktır. Keza sevgilisini dolunaya benzeten şair, ayın doğuşu ile sevgilinin gece görünmesi arasında ilişki kuracak, sevgilinin görünmesinin, dolunayın görünmesinden daha aydın olduğunu, dolunayın yalnızca dış dünyayı aydınlattığını, oysa sevgilinin âşıklara ait dünyanın dışı gibi içini de aydınlattığını iddia ederek sözlerine delil getirecek, sevgilinin yanağını dolunay diye niteleyip orada tasavvuftaki vahdet düşüncesini bahis konusu yapacaktır.

Şairin bu iki tavrı birleştirmesi iledir ki bir şiir, gönüllerin kendi miktarınca ve şairanelik yeteneği ölçüsünde etkilenmesini beraberinde getirir. Aynı şiir karşısında söz gelimi âşık bir gönlün aşka inanmayandan, ayrılık çekenlerin de vuslattakilerden ayrı etkilenmesi bundandır. Bu hedefe ulaşan bir şiir artık şairin malı olmaktan çıkmış, herkesin ilgisine mazhar bir güzel (sevgili) olmuştur. Vezinden bir kaftan giyen bu sevgili kaftanının eteklerini kafiyeler ile süslemiş, ayağına redif halhallar bağlamış, yanağına da hayal benini koymuştur. Artık zülüfleri cinas gibi birbirine simetrik, kaftanının kolları ve yenleri (sıralı kelimeler) leff ü neşir gibi dengeli, renk dağılımı tenasüp misali uyumlu, desenleri de telmihler gibi hayal yüklüdür. Bu sevgili gözünü tecahül–i arifane ile kırpar, ağzını ta’riz ile açar, dudağı kinaye ile kıpırdanır; elini ihâm ile oynatır. Yüzünde mecaz peçesi, boy’unda mübalağa, salınışında istiare, yanaklarında akis, gamzesinde mecaz–ı mürsel, siteminde tevriye vardır bu sevgilinin ve böyle bir dilber, ancak bir şairin sevgilisi olabilir.

O halde sevgili denen bu şiir (Şiir denen bu sevgili mi demeliydim?) tepeden tırnağa katıksız bir sihr–i halal değil de nedir?!..

TARİHİN DİPNOTLARI

Yunan mı, yunmayan mı?

Bundan 550 yıl önceydi, Konstantinepol genç bir hükümdarın azmi karşısında boyun büktü ve İstanbul oldu. O Fatih idi. Ve o Türkçe bilinci yüksek ilk Osmanlı hükümdarı idi. Altı dili bilir ve konuşur, Türkçe’nin de etimolojisini araştırırdı. Onun dil merakı, gitgide bu dillerde yazılmış eserleri bile tenkid edecek noktalara varmıştı. Hatta bazan şakalarını dilin bu inceliklerine dayandırdığı da olurmuş..

Anlatırlar ki, Avrupa’da insanların ilkel topluluklar olarak yaşadığı Ortaçağ’da eski Yunan şehirleri de akıl almaz bir pislik içerisinde imiş. Sokaklar açık çöplük, evler bir ahırdan farksız, halk da yıkanma nedir bilmeyen kirli pasaklı insanlar...

Fatih, Molla Güranî ile sohbet ederken söz Yunanlılardan açılıp da hocası birkaç defa “Yunan, Yunan...” diye tekrar edince hünkar dayanamayıp onların pisliğinden kinaye olarak;

–Hocam, demiş, bunlar hiç yunmamışlardır. Onun için lütfen bunlara Yunan değil, Yunmayan deyiniz.

(Yunmak, eski Türkçe’de yıkanmak demektir ki hâlâ Anadolu’nun bazı yörelerinde kullanılır.)

Berceste

Gönül gamını nice safha–i beyâna yazam

Kalemden od çıkuban korkarım ki yana yazam

Avnî (Fethedilen şehrin özge sultanı)

Gönlümün kederlerini açıklayacağım sayfayı bir türlü yazamıyorum. Korkuyorum ki (gönlümdeki yakıcı aşkın gamlarına dayanamayan) kalemimden ateş çıkar da sayfayla birlikte her şey yanıp gider.


15.05.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (08.05.2003) - Gidelim serv-i revanım yürü Miniatürk’e!..

> (01.05.2003) - Varalım kûy–ı dilârâya

> (24.04.2003) - Sonunda Bağdat... Bağdat...

> (17.04.2003) - ‘Bağdat hırsızı’ bu sefer tarihi çaldı

> (10.04.2003) - [TAVAN ARASI] Bağdat; sembol şehir

> (03.04.2003) - [TAVAN ARASI] Acılar kum olup esende

> (27.03.2003) - [TAVAN ARASI] Elçilik mührünün yüzük kaşı

> (20.03.2003) - [TAVAN ARASI] Konan göçer ya!..

> (13.03.2003) - [TAVAN ARASI] Türkiye gündemini işgal eden bir kelime: Tezkere

> (06.03.2003) - [TAVAN ARASI] Bağdat... Bağdat...




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.